Sahi siz nasıl tanıştınız?

Bence bu soruyu ikimizde beklemiyorduk. Çünkü ikimizin bu soruya verecek bir cevabı yoktu. Birbirimizi hala tam anlamıyla tanımış sayılmazdık. Benim bu sorunun cevabını net bir ifadeyle veremeyeceğimi anlayınca “Arkadaşız işte.” demişti Lena. Bir bakıma Lena’nın annesi haklıydı. Lena’nın evinde, Lena’nın balkonunda, Lena ve annesiyle soda içip sohbet ediyorduk ama ben hâlâ Lena’nın benim için ne ifade ettiğini bilmiyordum.

Sahi Lena kim ki? Ben neden buradayım? Her şey nasıl başladı? Lena’nın annesinin bu sorusu benim o an bunları düşünmemi sağlamıştı.

Aslında her şey benim tesadüfen Lena’yı başkasına benzetip sosyal medya üzerinden mesaj atmamla başlamıştı. Sonra Lena’yla daha öncesinden birbirimizi tanıdığımızı fark ettik. Kısa süreli mesajlaşmanın ardından Lena sürekli benim kahve içme talebimi yoğun olduğunu öne sürerek erteliyordu. Üç ay geçtikten sonra bir akşam Lena’nın bir kahvecide hikâye paylaştığını gördüm. Olayın güzel tarafı işe gitmek için zaten oradan geçmem gerekiyordu. Yani işe giderken tesadüfen Lena’yı görebilecektim. Hemen gittim tabii. Kahveciyi yaklaşık dört kez tavaf ettikten sonra Lena’nın orada olmadığına ikna olup işe gitmek için metronun yolunu tuttum. İstasyonda metronun gelmesini beklerken birden Lena’yı fark ettim! Lena benim birkaç adım ötemde metronun gelmesini bekliyordu. Tesadüfen karşılaşmayı planlayıp görüşememişken tesadüfen metroda karşılaşmıştık. Kısa süreli şaşkınlığın ardından merhabalaştık ve aynı metroya bindik.

İşte Lena ile ilk kez görüşüp konuşmamız böyle olmuştu. Bir Mart akşamı hiç tahmin etmediğimiz bir metro yolculuğunda. Tabii ben bu metro yolcuğunu biraz daha romantik bir hale getirmek için son istasyonda inecek olan Lena’yla son istasyona kadar gidip tek başına geri dönmüştüm ama bu hamlem hiçbir şekilde Lena’yı etkilememişti. Etkilenen tek durum benim işe geç kalmamdı. Sanıyorum tesadüfen karşılaşmamızın etkisi olacak ki bir ay sonra Lena benimle kahve içmeyi kabul etti. Buluştuğumuzda daha kahve siparişlerini bile vermeden önce çok vakti olmadığını ve bir kahve içip gideceğini söyledi. Bir nevi benimle buluşmaya tek gelmemiş, önyargısını da getirmişti. Bu buluşmayla ilgili hatırladığım en önemli şey Lena’nın üç saatin sonunda bana kurduğu “Ben kendimle ilgili bu kadar çok bilgiyi sana neden anlattım ki şimdi?” cümlesiydi.

Aslında bu cümle Lena’yla aramızdaki iletişim ve ilişkinin tam bir tanımı olabilir. Birbirimizin hiçbir şeyiyken aslında çok fazla her şeyiydik. Lena’nın bir huyu vardı. Her zaman görüşmez ama hiç beklemediğin bir anda yaptığı buluşma teklifini geri çevirirsen belki dört ya da beş ay göremezdin. Mesela bir keresinde kız arkadaşım varken Lena benimle buluşmak istemişti. Eğer Lena’yla görüşemezsem dört ya da beş ay göremeyeceğimi bildiğim için kız arkadaşıma “Aykutlarla ya…” bahanesini söyleyip Lena’yla üçüncü nesil kahvecide beş saat sohbet etmiştim. Evet, tam beş saat konuştuk. Her şeyden konuşabiliyorduk. Duvardaki Ankara keçisi tablosu hakkında bile en az otuz dakika konuşabilme yetisine sahiptik. İletişim bir frekans meselesiydi ve biz o frekansı tutturmuştuk.

O dönem bir de kız arkadaşımdan ayrıldım, daha doğrusu terk edilmiştim. Aynı dönemde Lena’nın da mobilyacı bir sevgilisi vardı. Adam mobilyacı değildi ama ben öyle diyordum. Belki soğur ve ayrılır diye. Çünkü ben terk edildiysem Lena da terk edilmeliydi. İlişkiler dönemimizden sonra Lena yeni bir işe başladı. Sabah uyandım ve bugün Lena’yı şaşırtmalıyım dedim. Aldım kahvemi, Lena’nın ofisine girdim ve hiçbir şey demeden “Afiyet olsun.” diyerek çıktım. Lena etkilendi tabii. Bu hareketimi telefonla tam olarak kahveye ihtiyaç duyduğu anda benim kahveyle kapıda belirmemi bir çılgınlık olarak ifade etmişti.

Eğer Lena hayatınızdaysa sürprizlere açık olmalıydınız. Çünkü Lena gelgitleri olan bir kızdı ve bu gelgitler gerçek anlamdaydı. Bir sabah yine böyle bir döneme merhaba dediğini fark edip basmış istifasını. Lena bu, durur mu? Koymuş kafasına bir kere gitmeyi… Gitti ve altı ay sonra geldi. Geldiğini ise “Benim kahvem geldi.” mesajıyla anlayabilmiştim. Altı ay sonra buluştuğumuzda da sanki iki gün önce görüşmüş gibi kaldığımız yerden konuşmaya devam etmiştik.

“Tepeden bakmak” diye bir şey bulmuştu Lena. Buluştuğumuz zaman kahvelerimizin fotoğrafını tepelerinden çekerek paylaşıyorduk, üstüne “tepeden bakmak” yazarak. Bu ikimize özel bir durumdu ve artık sadece beraberken yapılan bir eylem olacaktı. Hatta biz bu cümleyi kullanmaya o kadar alışmıştık ki bundan sonrası için birbirimize “Ne zamandır tepeden bakmıyoruz?” diye hatırlatma mesajları atıyorduk.

Lena’nın gelgitleri vardı, benim nankörlüklerim. Yine hayatıma biri girdiği için neredeyse dokuz ay Lena’ya mesaj atmamış ve mesajlarını hep ertelemiştim. Tabii dokuz ay sonra terk edilince Lena’ya attığım ilk “Ne zaman tepeden bakıyoruz?” mesajına doğal olarak “Yine ayrıldın herhalde!” diye yanıt vermişti. Ama Lena beni bilirdi. Bana biraz direndikten sonra hemen affederdi. Ne zaman buluşmak için plan yapsak buluşamaz ama aniden buluşmak istediğimiz her zaman diliminde buluşurduk. Lena’yla böyle bir özelliğimiz vardı. Planlar hiç tutmaz ama plansız her hareket başarılı olurdu. Hatta bundan dolayı onu sürekli kızdırırdım. Görüşmek istemediği göndermesi yaptığımda da Lena bana kızardı. Ama benim içten içe bildiğim bir gerçek vardı. Lena’yla Lena istemediği sürece görüşülemezdi. Lena sadece kendi isterse insanlarla görüşürdü. Görüşmediği zamanlarda da hep evinde, odasında, kendi dünyasında yaşardı. Dış dünyaya kapısını kapatırdı.

***************************

İşte Lena’yla böyle bir ilişkimiz vardı. O gün beni sabahın yedisinde Bim’e gelen kampanyalı bir ürünü almam için uyandırmıştı. Kendi yaşadığı yerde kalmadığı için benim de bakmamı istemişti. Uyandım, ürünü aldım, kahvaltımı yaptım ve Lena’nın, “Haydi bize gel o zaman!” mesajıyla Lena’ya gittim. Daha önce hiçbir arkadaşını eve davet etmediğini söyleyen Lena, beni eve kabul etmiş ve annesiyle tanıştırmıştı. Herhalde bundan dolayı annesinin “Sahi siz nasıl tanıştınız?” sorusunu sormasıyla önce duraksamış, sonra bunların hepsini anlatmak istemiştim. Lena bunu fark etmiş olacak ki önümü kesmişti. Zaten sodalarımız bitince kitaplığını gösterme bahanesini kullanarak annesiyle daha fazla sohbet etmemin önünü kesmiş ve kitaplarını kütüphanesine nasıl dizmesi gerektiği konusunda fikrimi sormuştu. Lena’ya sadece alt tarafta duran İncil’i sol üstteki Kur’an’ın yanına koymasını, çünkü bütün kutsal kitapların aslında sol üstte ve yan yana olması gerektiğini söylemiştim. Sohbetimizi babası duymuş olacak ki bana birden hiç beklemediğim anda “Sen Müslüman mısın?” diye sordu. Bu soru üzerine tam babasıyla balkona geçip sohbet edecektik ki Lena beni oradan kaçırıp sahile götürdü.

Lena böyleydi işte. Bazen deniz kenarında, bazen üçüncü nesil kahvecide hatta bazen sokak arasında bir dürümcüde… Lena nerede olmak isterse oraya gidilir ve sen Lena’ya eşlik ederdin. Sahilde yine beş ya da altı saate yakın oturup kahvemizi içip bolca tepeden baktık.

Tepeden baktık…

Ayrıldık ve neredeyse dokuz ay olmasına rağmen hala Lena’yla görüşemedik. Lena benim hayatımda böyle biriydi işte. Tesadüf bir metro yolculuğuna tepeden bakmak gibiydi.

Sahi Lena kimdi?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.