Penceremin Önü

Rüzgârın uğultusu geliyor kulaklarıma, beynimin odacıklarına… Böğüre böğüre yüklü bir kamyon geçiyor yanı başımdan ve ayıramadığım başka başka sesler… Tıslaya tıslaya seslenmeye çalışıyorum birilerine. Sesim çıkmıyor. Ürkek ürkek açıyorum gözlerimi, her yer toz duman, toz zerrecikleri burun deliklerimden solunuyor. Gözlerimi kapatıp açıyorum, toz duman gitmiyor. Elimi zorlukla yüzüme, gözlerime değdiriyorum, ılık bir ıslaklık hissi oluşuyor parmaklarımın arasında. Boynumdan süzülüyor aynı ılık ve ıslaklık hissi… Emniyet kemerini çözmeye çabalıyorum ama bu o kadar kolay değil, gücüm yetmiyor. Dağılmaya başlayan toz duman arasından kapı kolunu görüyorum. Uzanmaya çalışıyorum ama gövdem isteğime uymuyor. Oturduğum yerde direksiyon, emniyet kemeri ve koltuk ile bütünleşip kök salmış durumdayım.

Neden sonra fark ediyorum yan koltuğumun boş olduğunu ve hatırlıyorum nereden gelip nereye gittiğimi. Ön cam tuz buz, yan camlar yok. Az sonra biri gelir, kapımı açar, elini uzatır ve çıkarır beni buradan diye düşünüyorum. Ümitliyim. Derin bir nefes almak istiyorum. Sıcak hava ciğerlerime girip çıkıyor. Birazdan, ne kadar birazdan emin değilim. Gölgeler, bir ateşin etrafında dans eden birileri gibi dolanıp duruyor etrafımda, bir gölge, iki gölge, üç, dört ve konuşmalar… Başımı seslerin geldiği yöne çevirmek istiyorum. Hayır, yapamıyorum. Kulaklarımdaki uğultu şimdi biraz hafiflemiş gibi. Sonra, sonrası yok…

Günün birinde kendi kuyruğunu ısıran bir kedi gibi irkilip geliyorum kendime; bir evin içinde kalması gereken aykırı biri olarak…

Bu sabah uyanınca tortop olmuş bedenim, af haberi almış bir mahkûm gibi bir an evvel terk etmek istiyor akrep dolu yatağımı. Şöyle güzelce gerinip tatlı tatlı hayallere dalamıyorum. Mide boşluğumda, ruhu olup da yaşayan canlı bir el var sanki. Ve büyükçe bir kepçe ile karıştırıp duruyor içimi, ağrılı ağrılı kasılmalar, gerilmeler… Kahvaltımı henüz yapmadım. Yaparım birazdan. Temizlikçi kadını bekliyorum.  Ama tıkırtılara bakılırsa ben uyurken gelmiş olmalı. Mutfaktan o bilindik kahvaltı hazırlama sesleri geliyor. Kadın kahvaltımı hazırlayıp oturur birazdan karşıma. Aramızda yazılı olmayan bir sözleşme bağıdı var gibidir. O bana ben de ona fazla müdahalede bulunmayız. Böylece uzun zamandır birlikte yaşayıp gidiyoruz.

Düşünüyorum da insanlar fiziki engelleri olmaları dışında her zaman evde olmazlar. İşlerine giderler, alışverişe giderler, gezmeye, eğlenceli arkadaş buluşmalarına giderler. Oysaki rutinleşmiştir zaman akışı bazılarımız için… Renkler yoktur bu zaman dilimlerinde. Rutindir mevsimler, rutindir kuşların uçuşu, hüzün rutindir ve rutindir kulakları tırmalayan egzoz sesleri. Binerim bende rutin olarak tekerlekli sandalyeme; yaz kış açık olan penceremin önünde otururum bütün gün. Caddeden gelip geçenlere bakarım. Nedense tanır gibi olurum birçoğunu. Burası her ne kadar şehrin en kalabalık caddelerinden biri olsa da yıllar yıllar boyu aynı pencereden bakınca tanıyor gibi oluyorsunuz işte; kaldırımlardan öylece yürüyüp gidenleri.

İlk bakışta sıradan birilerine benzer caddedeki insanlar… Önce bir adam görürüm yürüyenlerin arasında veya bir kadın ardından bir delikanlı ya da genç bir kız derken sayısı artar bunların. Bu böyle bütün gün sürüp gider.

Şu an elleri cebinde, kafasını omuzları içine çekmiş bir adam geçiyor mesela penceremin önünden… Bu sıcak yaz günü, kendisini soğuktan korumak istermiş gibi bir hali var. Haklı olabilir. Zira ben, kafasının üstünde onunla beraber hareket eden morarmış bir bulut imgesi görüyorum. Bulut iyiden iyiye kararmış ve şimşekler sürekli çakıp durmaktadır. Her an patlamak üzere olan bir fırtınanın habercisi gibidir.  Tüm bunlara hazırlıklı değildir ama adam… Sürekli hor görülmekten de bıkmış olmalı. Umursamaz umursamaz bilinmeyen bir cisim gibi geçip gidiyor. Benim dışımda farkına varan yok adamın…

Zıt yönden, belediyeye doğru yaşı hayli ilerlemiş görünen kısa boylu, kıvırcık saçlı bir erkek daha geçiyor. Başı öne eğik ve yerde bir şey arıyor sanki. Çok somurtkan bir yüz ifadesi var. Zihni çok karışık besbelli… Kendi kendine konuşup duruyor. Bazı bazı elleri ve kolları da katılıyor bu konuşmalara… Kafasının içinde kurulu bir mahkeme salonu var muhtemelen. Geçmişi düşünüp hesap görüyor olmalı… Hem savcı hem de hakîm koltuğunda kendisi oturuyor ve tanıdığı herkesi sanık veya tanık sandalyesine oturtmuş yargılıyor da yargılıyor… Bazıları beraat ederken kimileride mahkûm oluyor bu vicdan mahkemesinde. Bu arada el ele bir kadın ve bir erkek takılıyor gözüme, heykel istikametine doğru gidiyorlar. İnsanın gözlerini kamaştıran ışıltılar içinde… Yürüdükleri esnada bütün cadde, bütün sokak hayranlıkla onlara bakıyor. Ellerinde fırça ve boya, havada çın çın dalgalanan neşe ve kahkahaları ile mutluluğun resmini çize çize yürüyorlar. Evet, mutluluğun resmini, birbirlerine sevgi dolu bakışları ve bol kahkahaları onların bir kedi gibi masalsı bir sevgi yumağı peşinden koşturduklarını gösteriyor. Tıklım tıkış vaziyetteki kırmızı belediye otobüsü görüntümü kapatınca onlar da yok oluyorlar. Pembe bir masal dinlemiş gibi oluyorum şu an… Bir varmış gibilerdi ama şimdi yoklar… Sonra bir eliyle annesinin güvenli ellerinden ilahi bir elmiş gibi sıkı sıkıya tutmuş diğer eliyle dondurmasını yalayan şu sapsarı kıvırcık saçları olan tatlı çocuk…

Ve birazdan görev bölgesi bu cadde olan trafik polisi takılıyor gözüme. Alt geçidin hemen yanı başında… Şişman, kısa boylu ve kırmızı suratlı. Sağ eli, bir dayanak gibi sürekli silahının üstünde… Oldukça sıkılmış görünüyor. Önünde dikildiği eczaneye çay taşıyan çaycı çırağı geçerken elinde taşıdığı tepsiden bir bardak çay da polise uzatıyor. Polis, şekerleri ayırıp çay tepsisinin içine atıyor; zar atar gibi… Çaycı çırağı sırıtıp, yaltaklanıyor o an polise, bu sırıtış bir teslim olma sırıtışı aynı zamanda… Aslında bütün cadde esnafı yaltaklanıyor polise çünkü kısa bir süreliğine de olsa dükkânlarına gelen müşterilerin ihlal ettiği park yasağını idare etmek onun elinde sonuçta. Trafik polisi çayını içerken bir yandan da kahkahalar atarak cep telefonu ile konuşuyor. Elinde henüz bir yudum içtiği çay bardağını gökyüzüne doğru kaldırıp bardağı inceliyormuş gibi yapıyor.

Polisin yanı başın da ufak tefek bir adam beliriyor şu an, şahlanmış bir dalga gibi… Para kazanmak için çırpınan ve bir o yöne bir bu yöne koşan tiplerden. Hani her işe girmiş çıkmış yine de vazgeçmemiş…  Nasıl vazgeçsindi? Zaman geçiyor ama eline para geçmiyordu.  Sanki eninde sonunda kutsal yerdeki zehirli ağacın zehirli meyvesini görecek ve dayanamayıp koparacak. Eyvahlar olsun! İşte o kadar hırs bürümüş benliğini! Ama bunun sonucunda başına gelecekleri ve yaşayacağı pişmanlığı hiç düşünmüyor. Ne acı…

Ya şu ihtiyara ne demeli? Kamburu belirmeye başlamış ve mini mini adımları ile bastonundan güç alarak yürüyen… Bembeyaz saçı sakalı ve nuranî bir yüz ifadesi ile etrafına hüzünle gülümseyen… Ne günlerden geçti kim bilir? Karşımda yürüyen eski bir kale duvarı sanki. Birçok savaş görmüş ve delik deşik olmuş. Yıpranmış, ama yıkılmamış. Ayakta. Son kuşatmayı bekliyor artık. Ve buna çoktan hazır… Tıpkı bir yiğit gibi…

İnsanlar gün içerisinde aniden bastıran bahar sağanağı gibi nereden geldikleri belli olmadan bir doluşuyor bir boşaltıyor kaldırımları. Zaman gibiler; öylece geçip giden… Farkında değillermiş gibi hiçbir şeyin. Neyin zararı veya yararı olduğundan habersizler…

Bu arada trafik polisi, üstü başı yırtık pırtık, saçları karmakarışık, tıraşsız, gözleri ürkek, acınası birini görüyor. Adam yolun karşısına kontrolsüz bir şekilde geçmeye çalışıyor. Ve bir an adamla göz göze gelip eliyle işaret ediyor, çağırıyor. Adamsa rüyadaymış gibi ölgün bir vaziyette, hiç itiraz etmeden süzülüyor polise doğru. Bir hayalde olduğunu zannediyor olmalı, saçma sapan anlamsız bir hayal. Sorgu meleği çağırıyor sanki… Böylesine seviniyor belki de için için… Kimsenin bilmediği acıları, sorunları ve dertleri sona erebilirdi birazdan. Adam, polisin karşısında oldukça hürmetkâr bir vaziyette dikiliyor ve boş boş yüzüne bakıyor. Ama adamın duruşu bana sanki bizden farklı bir boyutta duruyormuş hissi veriyor. İnce şeffaf bir zarın içindeymiş ve içimizden öylece akan zamanın dışındaymış gibi… Ve konuşma çok kısa sürüyor. Adam daha çok iyi bir nasihat nutku dinlemiş oldu sanki…

Bazen de baktığım cadde de yürüyen insanlar birer gölgeye dönüşür gözümde. İşte o zaman ben de gerçeklikle hayal arasında sıkışıp kalır ve derin düşüncelere dalarım. Hissini unutmadığım, bildiğim duygular dolaşır içimde, yüreğimde. Bazı bazı zihnimi alt üst eden ve beni olabildiğince coşturan günleri düşlerim. Alabildiğine memnuniyet içinde olduğum sevinçten uçtuğum o günleri… Bazen biri yüzünüze bakar ve sizin cesaretiniz kat be kat artar, size kuvvet verir ve konuşmaları ile sizi kendisine bağlar. Bazı günler biriyle kurduğunuz güzel hayalleriniz olur. Hafiftirler. Evet, tıpkı bir kanat gibi. Her kurduğunuzda sizi gökyüzüne çıkarır ve kuşlar gibi uçururlar. Bulutsuz, masmavi göklerde.

Asıl acı olan ne oluyor biliyor musunuz? Birlikte şarkılar söylediğiniz biri vardır ve bu, sizin o insanla aynı arabada yan yana olduğunuz anlamına gelir. Öyle güzel yolculuk yaparsınız ki durduk yere bu arabadan inmek oldukça elem verici olur. Ve öyle mutlusunuzdur ki o anlarda, hemen yanınızda akıp giden hayata ve sunduğu güzelliklere bile dikkat etmemişsinizdir. Hep ileriye bakmışsınızdır. Umut ileridedir çünkü. İlerisi, ufuk çizgisinin kaybolduğu, şafağın tüm aydınlığı, ışıltısı ile doğduğu güzel bir yerdir. Nasıl inebilir insan bu arabadan? İnerse ıssızlığın ortasında kalmış olmaz mı? Bir başına. Karanlığın, soğuğun ve açlığın farkına varmaz mı? Ve önce kim inerse eğer oyunbozanın teki olmaz mı?

Maalesef geçmiş, bugün, gelecek birbirine karışmış vaziyette. Tıpkı karmakarışık kafalar gibi, bir kapıdan geçerek bir geçmişe, bir geleceğe, bir bugüne geliyorum. Hani bazen de “Keşke bir at gözlüğü olsaydı!” der ya insan gözlerimde… Başka bir şeyi görmeden, farkına varmadan öylece yaşayıp gitmek için. Bir şeylere inanmak, kanmak, aldanmak için. Ve avunmak…

Kaç gecenin sonunda tamamen yanlış anlaşılmadan kaynaklanan bir olgunun içinde olmayı istemişimdir. Bir sabah, biri tarafından uyandırılmak, canım sıkılmış, kötü bir rüya görmüş olarak…

Sonra, sonra bir isim ve bir yüz geliyor gözümün önüne, her geçen gün solup, silikleşen…

Dinlediğim hep aynı şarkı maalesef… O da  “İmkânsızın Şarkısı”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.