Kendisinin Annesi Yine Kendisidir

Muteber

Annelik kutsaldır. Annelerimiz başımızın tacı, evimizin neşesi, çokta meşakkatli ve ve güzel bir duygudur klişelerine hiç girmeyeceğim. Aslında pekte anlatacak hiçbir şeyim yok. İnsanların yüzlerine derin derin bakmaktan vazgeçeli çok uzun zaman oldu. Çünkü biliyorum ki “neyiniz var sizin?” denilmeyecek, “sizi bu hâllere koyan nedir?” denilmeyecek. Ne yapılacak peki? Şimdi bir kahkaha mı patlatmalıyım? Sakladığım nedir sizden ve kendimden. Anlatacak bir şeyim yok diyorum. Senin dinleyecek takatin var mı? Bıkkın ve sıkılgan bir hâlde görüyorum çevremdekileri, herkesi. Yanlarına bu yüzden gitmek istemiyorum. Üç kişilik banklarda bu yüzden herkes tek başına oturuyor. Kimse biraz yanaş da oturayım demiyor veya diyemiyor. Bir insanın hayatına girmek o kadar zorlaştı ki. Birazdan anlatacağım kişi tüm bunlara cesaret gösterebilecek. Yavrum, kuzum, kızım, oğlum, gülüm ve daha birçok narin, naif hitaplarla size seslenerek “Sen anlat. Sen yeter ki anlat. İyi –kötü olsun. Hiçbir önemi yok. Ben seni her şekilde dinlemeye hazırım. Sen anlatmaktan yorulduğun vakit benim de dinlenmeye mecalim kalmaz. Sen yeter ki anlat…”

Bir insanın, başkasına anlatacak bir şeyler bulması ne kadar güçtür. Aynı konu üzerinde düşünmek, aynı duyguları paylaşmak ve birlikte aynı ufka bakmak; imkânsız gibi geliyor. Bu bir mucizedir: Seninle aynı pencereden bakıyorum! Oysa pencereler daraldı, ufuk görünmüyor, gözün alabildiğince bakılabilecek boşluklarda yok. Dalgın dalgın bakmak istiyorum hayata. Hiçbir şey anlatmadan herhangi bir anlama gelmeyen bakışlarla etrafı seyretmek istiyorum. Anlamsızlığa dönmek değil niyetim, sadece bu anlam karmaşası bana çok geliyor artık. Her şey çok fazla anlama geliyor çünkü. Ve anlaşılmayan gözlerle etrafa bakınırken birazdan anlatacağım kişiyle göz göze gelirsin. Her bir yüz hattının ayrı yerinde güller, menekşeler, mor sümbüller açan o kişi hiç duraksamadan, tereddüde de girmeden, dik, vakur, kendinden emin ve korku bilmez bir duruş ile “Ben seninle aynı pencereden bakıyorum. Aynı pencereden bakabilmek için tüm pencerelerimi enkaz altında bırakıp da senin pencerenin dibinde oturdum. Tüm sevdiğim çiçekleri de o enkaz altında bıraktım. Bir fesleğen var pencere mermerinde, bir de ölmüş ruhlar. Ama ben belki defalarca öldüm. Senin bir kere bile ölmemen için bin kere razıyım ölmeye. Sen tatma o ruh yorgunluğunu…” Eğer öyle bir pencere bulmuşsan, şarkılar söyleyebilirsin, pencere açıkken bile.

Cümleler koşulsuz yan yana gelemiyor. Düşüncelerin ve duyguların arasında ki mesafe de açıldı. Oysa gülerken birden ağlamalar, yerden yere sevinçle yuvarlanışlar, haykırırken birden sessizliğe bürünmeler, ne kadar da hayata ait şeyler. Ağlamanın ilerisinde bir durak vardır, orada tebessüm başlar. Ama gözyaşları oraya kadar getirmiştir onu. Her şeyin arkasında en zıtını görebiliriz, eğer gerçekten gözlerimiz varsa her şeyi görebiliriz. Bir süre sonra perdelerin kalktığını ve işitemediğimiz şeylerin bize malum olduğunu hissedeceğiz. Hissetmekle kalmayıp bunu yaşayacağız. Artık insanlar sadece karşındakinin yanındaymış gibi davranıyor. Çünkü bir insanın yakınında olmak, onun civarında dolaşmak değildir aslında. Yanındasın ama değilsin, uzağındasın ama ona o kadar yakınsın ki… Mesafeler silinip atılabilir. Ama artık yakınlık sadece fiziksel olarak iki insanın arasındaki mesafenin en yakın hâli olarak biliniyor. Yakın değiliz oysa. Aslında bunu ben anlayabiliyorum. Ben anlayabiliyorsam sizler de anlıyorsunuzdur. Ama sizin anlayan birisi daha var. Siz belki çoğu zaman anlamadığını, çok farklı fikirler içerisinde olduğunuzu düşünseniz de birazdan anlatacağım kişi aslında sizi en iyi anlayandır. Anlaşamazlığınız bile bir anlaşma mevcudiyeti içerisindedir. Hatta öyle ki o kişi evlendiği anda bile senin bir gün gelme hayalinle yanıp

tutuşmuştur. Aranızda ise sayıyla ifade edilemeyecek şekilde mesafe var. Bilmem kaç milyar km var aranızda. Ama o seni daha gelmeden, ana rahmine düşmeden önce, belki evlenmeden önce bile düşleyen, seven, hisseden biri. Dur dur hemen geçme! Dalga geçmiyorum seninle. Böyle biri var bu dünyada. İnanılması çok güç geliyor. Belki de mucize gibi.

Bazı şeyleri anlayabiliyorsak, biz niçin anladığımız hâlde; kendi elimizle kendimizi ateşe atmaktan vazgeçmiyoruz? “Ne yaptıysam kendime yaptım. Hâşâ, zulmetmez kuluna Hüdâsı, herkesin çektiği kendi cezası’diye isyan bayrağını çekerken o kişi ansızın sesleniveriyor sana: Hayır, sen kendine kendin hiçbir şey yapmadın. Kötü olsa da yapmadın. Sen kendinle baş başa kalmadın. Gerçekten ne istediğini hiç biliyor musun? Ne yaptıysam kendime yaptım diyenler kendi seslerine sağır olanlardır. İnsanın kendine iftira atması kadar acı ne olabilir? Hadi koy başını dizime, okşayayım saçlarını, sana bir inşirah okuyayım, Rabbin varlığını unutup da sakın isyana kapılmayasın. Ümitsizlik münafık belirtisidir. Tabii bir de mutmain olman için ayeti söylemeden de duramaz. (“Ey oğullarım, gidin, Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez. Yusuf- 87 ) sen inşirahla huzur bulasın, ben yüzüne bakarken en büyük huzur içerisindeyim zaten… “

Sizi anladığını iddia edenler,sizin hakkınızda cümleler sarf etmeye ve yargılar öne sürmeye başlayacaklar.Sizin hakkınızda öyle fütursuzca ve net konuşacaklar ki siz bile şaşıracaksınız. Sizi ne kadar az tanıyorlarsa hakkınızda o kadar uzun konuşulacak. Onlarla iletişim kurmak istemeyeceksiniz ama onlar haber almak hakkını kullandığını düşünecek. Çünkü hepiniz haber malzemesi, kolayca hüküm verebildikleri bir ideolojinin veya yaşam tarzının temsilcilerisiniz. Herhangi bir düşünce akımına girmenize gerek bile yok, doğmuş olmanız en azından bir tane ideolojiye sıkı sıkıya sarılmanız anlamına gelir. Sizi bir kalıba sokmak isteyecekler. Sizin birden çok anlama geldiğinizi ve aslında kendinizi tanımadığınızı ve mutlaka kendinizi keşfetmeniz gerektiğini söyleyecekler. Bunun için dersler almanız, özel hocalar tutmanız ve bilmem ne felsefesinden istifade etmeniz gerektiği söylenecek. Sayısızca şeyler söylenecek size. Artık yorgunluğunuz iliklerinize kadar işlenmişken birazdan anlatacağım kişiye sarılacaksınız. Ona sarılınca tüm yorgunluklarınız dinecek, dertlerinize deva bulunacakmış gibi hissedersiniz. Onun kucağını kendinize hira bellersiniz. Herkesten, her şeyden kaçıp sadece oraya kaçmak isteyeceksiniz. Kimi zaman onun gözlerini kendinizi saf bir şekilde görebileceğiniz ayna kimi zaman ise ağzından çıkan her cümleyi kendinize, benliğine rehber edineceksiniz. Herkesin iyi-kötü söylediği her şeyde o size “Ben politikadan da anlamam edebiyattan da. İdeolojinin anlamını bile bilmem. Ama benden de illa bir cümle duymak istiyorsan ‘seni seviyorum…’ Seni seviyorum dediğim zamanda anlamın içinde sadece sevgi var. Başka bir anlama ihtiyacımız yok ki. Nefret de yalın olsun, düşmanlık da. Hem zaten insanın nefrete harcağı bir enerjisi var ise onu sevmeye harcamalıdır. Sevecek pek çok insan, sevilmeye lâyık pek çok varlık, olay ve düşünce var iken birinden veya bir şeyden nefret etmeye değer mi? Araplarda bir atasözü vardır: “Huz mâ safâ, da mâ keder!” demek odur kiii; “Safalı olanı al, kederli olanı bırakıver gitsin.” Sevdiğimiz veya sevmediğimiz insanları anlayamıyoruz, onları tanıyamıyoruz. Kelimeler artık eski manalarını yitirdi çünkü. Yerlerine; içi boş, yavan ve cansız ifadeler geldi.” Eh tabii o kişinin yüreği her daim senin için öyle atıyor ki nasihat vermeyi de unutmaz…

“Niçin ağlıyorsun yoksa mutlu değil miyiz?” diye soracaklar. Ağlamanın mutsuzluk göstergesi olduğunu söyleyenlerin ellerinde markaların poşetlerini göreceksin. Hiç sorun değil, nasılsa kredi kartıyla ödenmiştir hepsi. Kredi kartının ertelenen bir üzüntüsü olduğunu ay sonu fark

edecekler. Çünkü bir mutsuzluk sonraya saklandığında daha büyük tahribat verecektir fakat onlar bunu sonradan öğrenecek. Ah o kişi. O kişi seni tamda göğsüne yatıracak. O kalp atışlarını duyurmak için. Senin için atılan kalbin atışlarını… “Sen onlara aldırma (gülüm, kızım, oğlum, yiğidim, yavrum…) .Ağlamana bak, saçma sapan yerlerde hem de; insanların bakışlarına aldırmadan hüngür hüngür. Sonra gül, kendine daha çok gülümse ama. İnsanların arasında çok gülersen hakkında yine mesnetsiz yargılarda bulunacaklar. En basitinden senin hafif meşrep bir insan olduğun dillerde dolaşacak. Ne yapsan kimseye yaranamayacaksın. Mutlaka bir yerlerde eksiklikler olacak ve tüm bunları telafi etmek için çaba sarf eden insanları da etrafında bulamayacaksın. Bulsan da mutlaka senden bir menfaat bekleyecektir. Beklemediği vakitte bana sarıldığın gibi ona da sarıl…”

Birazdan anlatacağım diye diye tutturduğum kişiyi bir türlü anlatamadım. Anne olunca anlarsınız, anne olunca anlatabilirim.

Buraya kadar okuduysanız az da olsa haleti ruhiyenizi yansıtabilmiş isem ufak bir ricamı da kırmazsınız. Bilirsiniz ki kurdun kuşun, dağın taşın sevgi açlığını bir yana koysak bile annelerimiz, onları sevdiğimizi bilmeyi hak ediyorlar. İçten bir tebessümle onları sevdiklerimizi söyleyelim. Unutmamalıyız ki dilimiz ne kadar sevgi sözü telaffuz ederse kalbimiz o derece yaşadığını hissedecektir. Yunus derviş der gibi “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.