Begonvil Sarmaşıklı Veda Busesi

Sahi yaşımı sorup durmayın. Çünkü ben her acının muhtevasında acı olmadığını görebilecek yaştayım. Hayatın yedek kulübesine düşmeme ramak kalmıştı. Ömrümün ikinci yarısı diyebileceğim süre zarfında hep sahanın içerisine girmenin hayalini kurup sahanın içerisinde yer aldığım dönemlerdeki beşerî keyfi arayacağım. Lakin giden süre ömürden olduğu müddetçe bir daha sahaya ayak basamayacağımı biliyordum.

Hayata dair bildiğim ve bilmediğim ne varsa bir kenara bırakıp düşünce deryasında yol almayı kendime amaç edinmiştim. Aklıma düşünce kendimi kendimden uzak tuttuğum anlar, içim hep ürperti içerisinde yıkılır kalırdı. Yine böyle bir an yaşanırken kendimi kızıl topraklı yolda yürürken buluyorum. Az sonra küçükten ahşap masa ve sandalyeleriyle birlikte, yaşanmışlığın verdiği samimiyete istinaden, birbirleriyle bütünleşmiş begonvil sarmaşıklı duvarlarıyla arz-ı endam eden ve ötelerden bize selam getiren çay ocağının yanına kadar gelmiştim. Begonvil sarmaşığının mor renginin içerisinde barındırdığı buruk mutluluğu şimdiden görür gibiydim. Hüznün ve mutluluğun tezahürü olan gelin duvağı misali vakur bir duruş sergiliyordu karşımda.

Çay ocağına girişte ufacık ama bakımlı mı bakımlı bir bahçeden geçiyorsunuz. Bu bahçe içerisinden çay ocağına girinceye kadarki sürede ruhunuzu önce duygu pınarından kana kana içirmek zorundasınız. Hâlâ böyle manalı yerlerin olması ne güzel diye geçiriyorum içimden.

Tahta kapının ardından içeriye doğru sokulup gözüme ilişen duvar dibindeki sandalyeyi çekip oturuyorum. Öyle şehir kafeleri gibi daha oturur oturmaz, soluk dahi alamadan menüyü gözünüze sokmuyorlar. Yahut burada kendinizi hep bir şeyler yemek içmek zorunda hissedip, bulunduğunuz ortamdan keyif almaktan ziyade samimiyetsiz bir mutluluk gösterisi içerisinde yer almanın zorunlu mahşeri çılgınlıklarını da hissetmiyorsunuz.

Odanın içerisinde bir sağa bir sola koşuşturup çay dağıtan kavruk tenli, cılız fakat uzun boylu gence dönerek bir çay da bana getirmesini söyledim. Gözlerimle dolaşmaya çıktığım odanın içerisinde tütsülerin etrafa saçtığı rayihalarla mest olup kendimden geçmiştim.

Masaya çayı bırakan gencin “Afiyet olsun” diye seslenişiyle birlikte daldığım yerden geri döndüm. Çaydan bir yudum aldıktan sonra yanımda getirdiğim çantamdan kâğıt ve kalemimi çıkardım. Evet burada bir şeyler yazabilirdim. Yazmalıydım çünkü yazamazsam kendimi bir girdap içinde kıvrandıkça batacak ve çıkamayacak gibi hissediyordum. Ağlamaklı oluyor, gözlerim dolacağı esnada çocukluğuma gidiyorum. Hani anlatsam kimse için bir anlam ifade etmeyecek fakat benim için yalnızlığın ve çocuksu bir utancın ilk mihenk taşı…

Ruhumun bileklerine geçirilmiş olan kelepçe her geçen gün biraz daha sıkıyordu bedenimi. Ruhum, kalp ve beyin ikileminde düşünce sancıları çekmeyi bir türlü dindiremiyordu. O ne büyük bir sızı, tarifi dünyanın hiçbir sözlüğünde yer edinememiştir.

Kâğıda bir şeyler karalamak geliyor içimden fakat kendimde o takati bulamıyorum. Sadece içimdeki kendime mahcup olmamak adına, birkaç cümle yazıyorum:

“Yalnızlık, gecenin kör karanlığında bir başına sokağı başından sonuna kadar volta atarak tek başına dolaşmakta saklı değilmiş. Meğer yalnızlık doğru söz söyleyip dokuz köyden kovulmak gibi ulu bir vazifenin altında gizli bir cevher imiş.”

Kâğıdı masanın bir köşesine bıraktım. Çayımdan son bir yudum alıp masaya birkaç lira bıraktıktan sonra içeri girdiğim bahçe kapısına doğru yöneldim. Burayı ilk gördüğümde bende uyandırdığı intiba bakımından değerlendirecek olursam; Cengiz Dağcı’nın “Badem Dalına Asılı Bebekler” romanındaki Haluk’un evinin şekil bulmuş hali diyebilirim. Son bir kez bahçe kapısından çıkışa yaklaştığım an geriye dönüp bakıyorum. Her şey çok muntazam bir şekilde bana selam duruyormuş gibi hissediyor ve müteşekkir olduğumu beyan eder nitelikte selamı alıp dışarıya çıkıyorum. Artık kızıl topraklı yolda az önce yağan yağmurun huzur verici atmosferi içerisinde yol alıyorum.

Ahmet, üniversite kütüphanesinde yaklaşık üç saattir başından kalkmadığı yazısına, arkadaşlarının seslenmesi ile ara vermek zorunda kalıyordu. Bir şeyler içmek için aşağıya iniyorlardı. Üçüncü kattan merdivenleri inerken, Ahmet’in aklına hep yukarıda bıraktığı yazısı geliyordu. Oturacak yeri zor buldukları tıka basa mekânda, beş dakika ayakta beklemenin sonunda, mükâfatmış gibi kıytırıktan ve oldukça rahatsız edici bir masada yer bulabilmişlerdi. Arkadaşlarının aldığı filtre kahvelerin yanı sıra kendisi çayı hiçbir zaman terk etmemişti. Alelacele içtikleri içeceklerinin ardından, oturmak için sıra bekleyenlerin ağır takibi dolayısıyla kalkmayı kendilerine boyun borcu gibi gördüklerinden, masayı yeni gelen talihsizlere devredip kendilerini dışarıya attılar.

Arkadaşlarının dışarıda kaldırımda oturup telefonlarına gömüldüğü ve kendisinden uzaklaştıkları bir anda, aklına yarım bıraktığı yazısı geliyordu. Bir ara kafasını kaldırıp yolun karşı tarafındaki müstakil evin bahçesine doğru baktı. Bahçe duvarını saran begonvil sarmaşığını gördüğünde, yüreğinde bir ah işitti. Keşke bizler de gönül dünyamızın hemhal olduğu, kalemimizden kâğıtlara bir veda busesi gibi kondurulan bu mekânlarda hep yaşayabilseydik!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.