A. YAĞMUR TUNALI ile İKİ GÖZÜM TÜRKÇE ÜZERİNE

“Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti,

dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

M.K. ATATÜRK

 

Yahya Kemal’in “Anamın ak sütü kadar saf ve temiz” dediği, güçlü bir geçmişe sahip Türk dili zaman çizgisinde var olduğu her dönemde siyasi, dinî ve coğrafi tesirlerin etkisiyle değişir, gelişir ve uzun yıllar boyunca dünyayı etkileyen bir dil olarak varlığını sürdürür. Zaman zaman farklı kültür sahalarının etkisiyle değişimlere fazla açık hâle gelse de havzasına aldığı kelimeleri kendine mal etmeyi ve krizlerden sıyrılmayı başarır. Uzun ve dalgalı geçmişi boyunca Türkçenin kendisine sahip çıkacak müdafileri de eksik olmaz. Bazen hükümdarlar bazen yazar ve şairler dilin içine düştüğü handikapları mesele hâline getirir. Günümüzde dil hassasiyetiyle ön plana çıkan isimlerden biri, belki en önde geleni, A. Yağmur Tunalı televizyonculuk hayatı boyunca kalemiyle, eliyle, diliyle gördüğü yanlışları söylemekten ve düzeltmekten geri durmayan bir “okumuş” olarak dikkat çekmektedir. Ömrü boyunca içinde taşıdığı dil sevgisi ve hassasiyetinin bir sonucu olarak İki Gözüm Türkçe kitabını Kubbealtı Vakfı’na ait Hülbe Yayınları’ndan 2020 yılında çıkarır. “Dil Dikkati”, “Türkçe’nin Sesi” ve “’Dilimiz Kimliğimiz’ ise Kimliksizleşiyoruz” ana başlıklarından oluşan kitap hakkında kendisiyle görüştüm ve söyleştim. Benim için doyurucu ve keyifli bu söyleşiyi aynı hazzı yaşayacağınız umuduyla sizlere sunuyorum.

  • Öncelikle ithafınızla başlayalım. “Bu kitap, Türkçenin Sırları’ndan elli yıl sonra onun anlayışıyla ve yol göstericiliğiyle yazıldı. Bu mânâda bir devamlılığın ifâdesidir ve o’na ithaf edilmesi, yazarı için zevkli bir vazîfeden öte mânâlar taşır.” demişsiniz. Nedir bu manalar, biraz açabilir misiniz?

Sevdiklerimizle anılırız. Kimi veya kimleri, neyi veya neleri seviyorsanız siz ondansınız. Bazı durumlarda o neyse siz osunuz. Sorduğunuz “mânâlar” buradan çıkar. Nihad Sami Bey, Türk kültürünün uç beylerindendir. Çok yönlüdür. Tarih bilir, edebiyat bilir. Kültürün her unsuruyla yakındır. Türkçe’de üstaddır. Osmanlı Türk asırlarını anlamak için gereken Arapça ve Farsça’ya yakın, Fransızca’ya hâkimdir. Zerâfet âbidesidir. Seven ve sevdiren bir isimdir. Adından büyük bir kültüre, Türklüğe gideriz. Türklüğünü duymak ve bilmek isteyenin bakacağı örnek kişilerden biri odur. Türk çocukları o yüksek karakteri bilirlerse, alnı açık, başı dik, hemen her konuda en ileriye geçmiş fatih cedlerinin ruhunu duyar. Kendine güveni böyle bir ruhla beslenir ve duygusu, sevgisi taçlanır.

  • Kitabınızda “Toplumun bütün katlarına yayılan bir dikkat birliği okumuşun yanlışa düşmesine engel olur. Düzenleyici ve asıl frenleyici rol, bu dikkattedir.” demişsiniz. Başka bir yerde 1960’lara kadar çobanlara varasıya bir dil zevki olduğunu belirtiyorsunuz. Yine bir yerde dilimizin klasik şiirle, klasik sahne hayatımızla, şifahi kültürle işlendiğini; dilin, bizde sözün değerinin her zaman yüksekte tutulmasıyla işlendiğini belirtmişsiniz. Tüm bu söylediklerinizden toplumun geneline yayılan yüksek bir dil zevki olduğu ve hatta bu dil zevkinin aydın kesimi yönlendirici etkisi olduğu anlamı çıkıyor. Fakat günümüze baktığımızda kırsal kesimlerde yaşayan insanlar bir yana İstanbul’un göbeğinde ve bazen kültür sanat faaliyetlerinin içindeki insanlarda dahi dil özensizliği olduğunu görüyoruz. Geçmişte yazılı kültüre hâkim olmasalar bile şifahî kültürle saza söze aşina bir toplum yapısı vardı. Bugünse dilimizde “edebiyat parçalamak” şeklinde yerleşmiş bir deyim bulunmakta. Toplum içinde edebiyat ve dille uğraşanlara yönelik “bizim köyün delisi” algısı var. Demek ki yalnızca bir dil dönüşümünden değil aynı zamanda bir algı dönüşümünden bahsediyoruz. Sizce bu köklü algı değişiminin sebepleri nelerdir, bunu dilin dönüşüm süreciyle ilişkilendirebilir miyiz?

Dedikleriniz cevap gerektirmeyecek cevaplar. Bir acı sergileme. Neden böyle oldu? Hep sorduğumuz soru budur. Bu sefer dar alandan çıkalım. Tarihin uçsuz bucaksız genişliğinden bakalım. Milletler düşe kalka ilerler. Her zaman zirvede kalamazsınız. Önemli olan nasıl düştüğünüz ve düştüğünüz durumlardan nasıl kurtulduğunuz veya kurtulacağınız veya kurtulamadığınızdır. Büyük milletler düşseler de kalkarlar. Biz çok düştük ve kalkmayı bildik. Bazı kereler hiç beklenmedik şekilde yeniden doğuşlarla kalktık. Ders aldığımız, almadığımız durumlar yaşadık. Her düşüşün getirdiği bozulmalar, kayıplar olur. Ayrıca, toplumlar bir yerden ve bir yönden bozulmazlar. Yıkım başlarsa kolay durdurulamaz. Çökmeye başlayan bir binayı ayakta tutmak veya ayağa kaldırmak gibi bir imkânsıza yakın şeydir. Bir tarafıyla ayakta tutayım derseniz de bağlantılar kesilir. Olan budur.

Biz, son büyük tecrübede –Osmanlı Türkiyesinde- çok yavaş giden bir düşüşü ağır hüzünlerle yaşadık. Utandık. Bu utançla, büyüklüğümüz bize yaşadıklarımızı unutma talimatı verdi. Nesiller boyu yaşadığımız böyle bir yanlış sürdürülen utancın yansımalarıdır. Bir de böyle bakarsak, şimdi hatırlamaya çalışmamızın anlamı belirgin hale gelir. Olan bitenden şikâyete hakkımız var. Ama oralarda konaklayacak halimiz yok. Zaman ve imkân kaybıdır. Şimdi bir çıkış için davranmak lazımdır. Evet unuttuklarımızı hatırlayacak ve yeni hayata yeni şekliyle katacağız. Böyle geniş açıdan ve genel bir cevap vermiş olayım. Belki diğer sorularınızda bunlara dair açılışlar da olacaktır.

  • Kitapta “entelektüel” ve “aydın” kelimelerinin yerine “okumuşlarımız” kelimesini kullanıyorsunuz. Bunun özel bir sebebi var mı?

“Aydın” kelimesini münevver karşılığı kullanıyoruz. Şunu görüyoruz: Münevvere aydın demeye başladığımız zamandan beri bir anlam karışıklığı var. Münevver’e de dönemiyoruz. Çünkü o derece kötüleyerek kovduk ki. Bundan dolayı Fransızca entelektüel yeniden dilimizde yaygınlık kazandı. Yeni kelimelerin böyle eskiyi kovan ama manasını taşıyamayanları batı dillerindeki karşılıklarına kapı açtılar.  Bu vesileyle söyleyeyim: İki Gözüm Türkçe’nin getirdiği dikkatlerden biri budur.

Diyeceğim o ki, aydın kelimesini de kullanmakla beraber, bu karışıklığı “okumuş” kelimesiyle aşmayı düşündüm. Daha geniş bir insan topluluğunu ifade ediyor. Bugüne de uyuyor. Okuyanımız çok anlayanımız pek az. Hepsi okumuş’un içinde. Dünkü gibi değil, her okuyanın münevver olamadığı bir devirdeyiz. Dünün eğitim öğretimi de bugünkü gibi “okuma” değil. Doğuda, Batıda özel öğretimden tutun da halk filozoflarına kadar iyi yetişmiş insanlar vardı. Okumuş dediklerimizin hepsi aydın değil.  Bu manaya iyi oturdu bence. Âzerbaycan’da “aydın” kelimesi açık, apaçık manasında kullanılır. Bu kullanışla söylersek aydın kelimesi de “aydın değil”. Onun için yer yer okumuş kullanmak doğru gibi. Herhangi bir olumsuz anlamı da yok. Aydın gibi yüceltici görünen ama hırpalanmış bir tarafı da yok.

  • Güneş Dil Teorisi’nin ardından devlet eliyle yeni dilin dayatılmasına karşı Köprülü’nün eleştirilerine yer vermişsiniz. Gidişatın önüne geçmek istemiş fakat başarılı olamamış. Devamında Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Halit Ziya ve Yakup Kadri’nin isimlerini zikredip hiçbirinin bu gidişi durduramadığını yazmışsınız. Saydığınız bu isimler de Köprülü gibi cesurca ifadelerde bulundular mı? Durum karşısındaki tepkileri ne oldu?

Bu önemli aydınlar içinde en son konuşan Köprülü’dür. Diğerleri, Yakup Kadri hariç, baştan itibaren tavırlarını koymuşlardır. Köprülü’nün belki kendince mazereti vardı. Sadece üniversite hocası değildi, bir çok işle uğraşıyordu ve devlet içinde pek çok işte fikri sorulan önemli bir öncü konumundaydı. O hizmetlerine engel olur düşüncesiyle, misyonu açısından açıktan karşı duramadı. Ancak, 1940’ların başlarında, Bayar ve Menderes’le beraber Chp içindeki muhalefet bayrağını açtıktan sonra rahat konuşabildi. Doğrudur, yanlıştır, yargılamadan anlatırsak bu böyle.

Bu sayılan isimlerden çok özel durumda olanı Yahya Kemal’dir.  Tavrı nettir. Geçinmek için devlet memurluğuna veya mebusluğa mahkûm olduğu halde, dille ilgili toplantıya çağrıldığında usulünce hayır demiştir.  Hayır dediği kişi Atatürk’tür. Paşa’nın Köşk’te sofrada arı dili konuşma davetini ileten zata, “Dil konusunda benim bir vehmim var. Paşa Hazretleri beni mazur görsünler.” demiştir. Atatürk büyük şairin dediğini aklında tutmuştur. İki yıl sonra (1936) Öz Türkçecilikten vazgeçince yine sofrada dil bilginlerine “Yahya Kemal’in(Şairin) vehmi hepinizi yendi.” demiştir.  

  • Türklüğe dayalı bir millî devlet kurmak ve buna uygun bir dil oluşturmak zorundaydılar, fikir açısından doğru ama uygulamada aksamalar oldu, Arı Türkçeciliği başlatarak yıkıcılığa zemin hazırladılar, demişsiniz. Atatürk’ün bu yanlışı kısa sürede fark edip yeni bir hamle yapmak istediğini ama sağlığının ve ömrünün vefa etmediğini belirtmişsiniz. Atatürk’ün yapmak istediği hamle neydi, bu konuda ne tür beyanlarda bulundu?

Öz Türkçecilik aşırı bir hamleydi. Öz dil olamayacağını, her büyük dilin başkalarından kelime ve kavram, yanlış da olsa kaaide alacağını bir defa daha anladığında vazgeçti. Buradan dönüş de benzer bir aşırılıkla oldu. Atatürk büyük yanlışını kısa yoldan düzeltmek istiyordu. Bu sefer Güneş Dil Teorisi’ni gündeme getirdi. Bu nazariyeye göre, bütün diller Türkçe’den çıkmıştı. Bu görüşle, her dilin kelimesinin şu veya bu Türkçe kelimeden çıktığını isbata çalışan sahibinin sesi korosu bu işi de eline yüzüne bulaştırdı, bizi rezil etti. Mesela, onlara göre Niagara Şelalesi’nin adı Türkçe “ne yaygara”dan geliyordu. Bu aşırılık, Atatürk’ün ölümünden sonra diğer özleşmeci aşırılığa dönmek isteyen yıkıcılığa zemin hazırladı ve uydurmacılık devlet politikası haline geldi. İnönü ve bir çok siyasetçi, bazı aydınlar ve halk kendi hayatında her zaman makul bir Türkçe kullandı ama Millî Eğitim, bütünüyle diğer kurumlar ve basın o anlayışın baskısı altında kaldı. 1940ların böyle bir kültür değişmesine yol açan dil yıkıcılığı yoğun bir şekilde devam etti. Günlük hayatta yaşayan bir dil hemen terkedilmedi ama dediğim alanlarda bu yıkıcılığın egemenliği epeyce hasar vererek bir çok kaleyi fethetti.

  • Dil algısı ve toplum üzerinden Ödip Kompleksi benzetmesinde bulunmuşsunuz. Bunu okurlarımız için bir de burada izah edebilir misiniz?

Dilde yaşanan bu yıkıcılığın bize hissettirdiğine bakmak lazım. Neredeyse bütün bir tarihi değersizleştiren bir propaganda bombardımanı yaşandı. Osmanlıca dedikleri Osmanlı dönemi Türkçesi, Türkçe’den ayrı bir dil gibi sunuldu. Bu ne demektir pek düşünülmedi. En az 600 yıl sanki okumuşlar, önde gelenler, saray ve konaklarda yaşayan üst tabaka ile halk birbirini anlamazlar şeklinde gösterildi. Halbuki Padişah dâhil, hepsi de günlük hayatta Divan diliyle veya devletin yazışma diliyle değil, sade bir Türkçe ile konuşurlardı. Yüksek edebî dil yalnız bizde değil, bu derece olmasa da her millette ayrışan, özel bir dildi. Bunu elbette eleştirebilirsiniz. Ama biz topa tuttuk. Sonucu düşünmedik, hala düşünmüyoruz.

Aslında, dehşetli bir abartmayla girişilen karşıtlıkta dil üzerinden koca bir tarih değersizleştirildi. Bunu gözden kaçırıyoruz. Divan edebiyatı ve devlet yazışma dili üzerinden gidilerek girişilen haksız iddialar babasını reddeden çocuk psikolojini doğurdu. Bunun yarattığı travmayı hala aşabilmiş değiliz. Türk çocukları Türkçe’yi kıra döke konuşuyorlar. Yabancı bir dilin herhangi bir kelimesine gelince dikkat kesiliyorlar. Bu abartılı durumun neden olduğunu anlamak lazım. Kendine aid olan ne varsa değersiz gibi gören nesiller yetişti. Kendimize güveni derinden yaralayan, dile ve tarihe bu ve benzeri bakışlardı.  Onun için Freud’ün Ödip Kompleksi’ni hatırlattım. Bu bahsi uzun konuşmak lazım. Kitapta en çok tekrar ettiğim hususlardan birinin bu olduğu mutlaka dikkatinizden kaçmamıştır. Önemli bir meseledir.

  • Sahn-ı Seman medresesinden bu yana üniversitede eğitim verecek hocaların Türkçelerine dikkat edildiğini, Türkçesinde kırıklık olanların İstanbul’da yükselemediğini belirtmişsiniz. Sizce günümüzde durum nedir?

Dilleri Türkçe değildir dedikleri uzun tarih dönemlerindeki dil hassasiyetini belirtmek için o örneği verdim. 19. yüzyıla kadar Osmanlı Türkiyesinde temiz İstanbul şivesiyle konuşamayanlara İstanbul Üniversitelerinde(Yüksek medreselerde) hocalık ettirilmezdi. Bu çok bilinmez ve dile getirilmez, İlber Hoca’ya sorun anlatsın. Bir başka hususun da farkına varmak lazım: Osmanlı dönemini değersizleştirenlerin hatırı sayılır bir çoğunluğunun Türkçesinde de kırıklık vardır.

Şimdi böyle bir dikkat yok. Ekranlara çıkan hocaların bir kısmını dinleyemezsiniz. Bu Türkçeyle nasıl profesör olduklarını soracak bir makam da yok. Yazarken de konuşurken de bozuk bir dil kullananları eski zamanlarda nereye koyarlardı bilenler söylesin. Hala Arapça ve Farsça’dan dilimize girmiş ve kovulmaktan kurtulabilmiş bir kelime görünce kırmızı görmüş boğa gibi olanlar var. Bunların Türkçenin yanlış kullanılışı, kötü yazılışı, bozuk söylenişiyle ilgili bir itirazını göremezsiniz. Sadece o kelimelere karşı ayağa kalkarlar. Türkçe’yi istila eden İngilizce başta, batı dillerinden kelime ve kavramlara gümrük yoktur. Böyle bir tezad içindeyiz.  Düşünceden uzak bu çatışma ve karışıklıklar sonucunda medyanın dili de içler acıtır hâle geldi.  Binlerce akademisyenin, dilci ve edebiyatçılarımızın, şu veya bu konuda öne çıkanlarımızın, okumuşlarımızın böyle bir bozgundan devamlı bir şikâyetlerini duydunuz mu?  Böyle bir dikkatle konuştuklarını gördünüz mü?

Yıkımın büyüklüğü çok yönlüdür ve apaçıktır. Buradan döneceğiz, çıkmaz yoldur. Döneceğiz de dil zevkıni nasıl uyandıracağız, düşüneceğimiz budur.

  • Dil hocalarına yönelik de eleştirileriniz var. Dili dondurduklarını ve hayat eseri bırakmadıklarını yazmışsınız. 1970’lerden sonra gramerciliğin dilin kendisi gibi kabul edilerek sadece akademisyenlerin konuştuğu bir alan hâline geldiğini belirtmişsiniz. Bunu dilin uzman sınıfa emanet edilerek yazarlar tarafından bir sorumluluktan kurtulma hüviyetine büründüğü şeklinde de okuyabilir miyiz?

Dilcilerimiz,  çok güzel çalışmalar yürütüyorlar. Ciddî bir kütüphane oluşturdular. Yapılacaklar belki yaptıklarının yüzlerce katı. Çünkü Türkçe’nin ve Türklüğün tarih içindeki durumu, yaptıkları, yazdıkları, düşüncesi, değişmeleri, gelişmeleri neredeyse bâkir bir alan gibi duruyor. Yapılacak çok iş var.

Benim dediğim, onların dilin yaşayan tarafıyla, asıl dille ilgilerindeki sıkıntı. Dili bir müze malzemesi gibi ele alıyorlar. Unsurlarına ayırarak, dönemlere ayırarak, kendilerince bir laboratuarda inceliyor ve vardıkları sonuçları duyuruyorlar. Genel okuyucuya, okumuşa değil ilim erbabına hitap eder çalışmalar yürütüyorlar. Kendi aralarında, özel bir alan oluşturuyorlar. Buna itirazımız olamaz. İlim de sanat gibi özel bir dil ve dikkat kullanır. Usulüne uyulur. İsteyen de o alana girip faydalanabilir. Yalnız, dilin bütünüyle ilgili olanları pek az olması işimizi zorlaştırıyor. Dilin bugünü bu haldeyken sanki hiç problem yokmuş gibi davranılamaz. Dilci ve edebiyatçılar hele hiç davranamaz. Hadi bütünüyle de demeyeyim, dün ve bugün yaşatılan-yaşayan haline, yazılana-konuşulana, sesine, zevkine varan dilcilerimiz pek az.  Bu dediğimi anlamak için isterseniz üniversitelerin ilgili bölümlerine, isterseniz TDK’na bakınız. TDK’nda seçilmiş 40 akademisyen dile nasıl bakıyor, ne düşünüyor, ne yapıyor,  bakın, dediğimi anlarsınız.

Diğer taraftan, dil,  şair ve yazarlara, dilcilere, öğretmenlere bırakılamaz. Dil bütün bir milletindir. Herkesin dil derdi olmalıdır. Bunu sağladığımız noktada kimse dille gelişi güzel oynayamaz.  Şimdiki anarşiye bir daha uğramayız. Ev, sokak, okul, siyaset, kurumlar-kuruluşlar, her kesimden insanlarımız, bütünüyle toplum bu vurdumduymazlığa düşmez. Sorunuzu anladığım şekilde bu cümlelerle cevaplandırmış olayım.

  • “Dil de şiir gibi her şeyden önce sestir.” demişsiniz. İfadeniz Ahmet Haşim’in şiir ve musiki arasında kurduğu ilişkiyi hatırlatıyor. Bu bağlamda ne söylemek istersiniz?

Yüz elli yıl önce fikir ve sanat hayatımızda hararetli tartışmalar yürütülürdü. Yüzümüzü Batı’ya döndüğümüz yıllardan itibaren hemen bütün çağdaş dünya gibi Fransız Edebiyatı’nın meselelerini biz de benzer şekilde kendi edebiyatımızda konuşur hale gelmiştik. Önemliydi. Aslında yaşadığımız ve en güzel örneklerini verdiğimiz bir edebiyatımız vardı. Divan Edebiyatı, müzikalite açısından eşsizdir. Bu tartışmalar sırasında, dilimiz dünyanın en güzel dilleri arasında ilk sıralardaydı. Büyük dillerin çoğundan önde sayılan bir büyük dilimiz vardı. Hala büyük ama o büyüklükte olmadığı muhakkak. Yine o büyüklüğe gelmesi bize bağlı. O şuuru edinirsek, yine oraya tırmanırız.

Konuya döneyim, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal, kendilerinden önce söylediğim tartışmaların epeyce kıvama geldiği bir dönemde devreye girdiler. Canlı bir fikir ve sanat hayatı vardı. Çok verimli sonuçlarını gördük. Şiir tabii öndeydi. Bütün dünyada da öyleydi. Bu görüş o sırada öne çıktı. Empresyonistlerden başladı, başka anlayışlar da faydalandılar. Taraftarı çoktu. “Şiir, sözün ses haline gelmesidir” dediler. Benim özetlediğim şekliyle, dilin sesini özel bir müziğe, ritme, sese taşıyan tartımlı söz dizimi şiirdir demek istediler. Ben de bu görüşteyim. Bu konuyu en iyi Yahya Kemal ifade eder. “Hissin birdenbire lisan oluşudur” der. “ Söyleyiş” ve “deyiş” kavramlarını kullanır.  “Şiirde ses ve nefes iki unsurdur. Mısraın ayakları yerden kopmazsa yahut en hafif bir kulağı bir ses gibi doldurmazsa hâlis şiir değildir.”der. Bu “hâlis şiir”(poésie püre) de ayrı bir bahistir. Yahya Kemal’in, bu verdiklerimin de yer aldığı Edebiyata dair kitabının 48. sayfasındaki bir mektubundan alınmış satırları okumak lazım. Başka uzun ifadeleri de var. Bu kısa metin, bana kalırsa sorduğunuz soruya çok sağlam ve güzel bir cevap.

  • “Garip’ten, İkinci Yeni’den öteye gitmeyen bir dil ve şiir zevkiyle kuşatıldık.” demişsiniz. İkinci Yeni’den sonra iyi şiir çıkmadığını mı düşünüyorsunuz? Hangi açılardan bu çıkarımı yaptınız?

Kültür şimdiki zamanın işi değildir.  Oluşması uzun asırlar gerektirir. Çağın uygun araçlarıyla yenide eski-yeni görünüşlerle devam eder. Kelimeler için söylenen de budur. Bir kelimenin kültür taşıyabilmesi yüzyıllar gerektirir diyenler bile var. O kadar değilse de şu kesin: Kültürden bahsediyorsak uzun bir tarihi de kastetmiş oluyoruz. Edebiyat ve özellikle şiir kültürün çekirdeğindedir.

Sorduğunuz cümlelerde kastettiğimi buna göre anlamak lazım. Demek istediğimi bir de size anlatayım: Klasik şiire, Divan veya halk şiirine uzak bir anlayışla yeni şiir kurulamaz. Ancak onları bilenler ve sevenler yeni bir şey yapabilirler. Bu kanaatim epeyce nettir. Bizim Garipçiler bir ölçüde başarılı oldularsa bundan dolayıdır. Orhan Veli, aruz da hece de bilirdi. 2. yeninin başlatıcıları da şiirimizin geleneğini bilirlerdi. Eskiyle bağları kopmamıştı. Ne var ki, bir yerde onlar ve özellikle takipçileri tam bir red düşüncesiyle geriye doğru bir karartma uyguladılar. Cumhuriyet Devri şairlerini bile anlamaya girişmediler. O alanı yasakladılar. El yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışan haşarı çocuklar gibiydiler. Şimdi problemimiz, bu tuhaf geleneğin yerleşmiş görünmesidir. Maalesef şiir deyince yeni nesillerimiz de o çizgidekileri biliyor.  Olmuyor. Şiire benzer şeyler çıkıyor, o kadar. Bir daha söyleyeyim: Eskiyi, geleneği bilmeyen, aruz ve heceden geçmeyen bir şairin şairlik edebilmesi de, yeni bir şey yapabilmesi de hemen hemen mümkün değildir.

  • Sık sık resmî kurumları hatta özel işletmeleri bile dil konusundaki özensizlikleri sebebiyle uyardığınız anılarınızdan bahsetmişsiniz. Hemen her defasında da olumsuz sonuçlar almışsınız tabii. Bu sizi ümitsizliğe sevk etmedi mi?

Ben Türkçe’yi varlık sebebim gibi seviyorum. Sevdiğinizi hırpalayanlara önce karşı durmayı deneyip olmazsa olmuyor deyip geri çekilmezsiniz. Her defasında aynı şekilde sizin de bir yerleriniz acır, derdinizi inlersiniz. O acıyla sessiz kalamazsınız. Ses verirsiniz, bir türlü korursunuz, can sakınmasıyla aynı şeydir.  Ancak takatsiz kaldığınızda sesiniz çıkmaz. Sevmek böyledir. Sevdiğinizi böyle de sakınır ve sırasında acıyla haykırırsınız.

Bu sevgi ümittir. Sevdikçe ümitsiz olamazsınız. Yani susamazsınız.

  • Sizin ifadenizle “temiz Türkçeyle” eser veren birkaç şair, yazar önermeniz mümkün mü?

İşte beni burada kendim gibi davranmaktan uzağa düşürdünüz. Her sözünü açık söyleyen ben şimdi biraz kenar duracağım ve yaşayanlardan isim vermeyeceğim. Vereceğim isimler tabii ki var ama diğerleri gücenir endişesi ağır basıyor. Onun için Yahya Kemal’den başlayarak, Refik Halit Karay, Ömer Seyfeddin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Faruk Nafiz Çamlıbel, Sabahaddin Âli, Nihat Sami Banarlı, Nazım Hikmet, Ârif Nihat Asya okunabilir diyeceğim. Osmanlı’nın son nesli ile Cumhuriyet’in ilk iki neslinin Türkçeleri pek güzeldir. Sanatları da yüksektir. Hepsinin okunmasını isterim.  İsimleri sıralasam sayfalar tutar.

  • Dil dikkati ile ilgili olarak telaffuz üzerinde çok duruyorsunuz. İyi Türkçe telaffuzunun artık ekranlarda olmayışından da şikâyetçisiniz. Eski tiyatrocuların ve onların tesiriyle gelişen ilk sinema filmlerinin temiz Türkçe için iyi örnekler olduğunu belirtmişsiniz. Kulaklarına Türkçe sesi yerleştirmek isteyenler için hangi film ve oyuncuları önerebilirsiniz?

1975’ten önce çekilen Türkçesi kötü diyebileceğimiz film yoktur. Basittir, sadedir, halka göredir ve bu haliyle güzeldir. Yerli filmler yanında 1970’ten önce seslendirilmiş yabancı filmlerin Türkçesi de güzeldir. Eskilerin dilini tereddütsüz dinleyebilirler. İstanbullular kesin güzeldir. Politikacıların, şair ve yazarların çoğu güzel Türkçe konuşurlar. Halkın dili de kendi halinde ve bozulmamıştır. Zevklidir. 1970’ten sonrasında öncekilerin devamı olan, sayıları az güzel Türkçe söyleyen isimler vardı. Onlar da gitti. Yeni zamanlarda şu sanatçının Türkçesi güzeldir diyemeyeceğim. Kötü olmayanlar tabii ki var.

  • Kitapta ne imla ne de kelimelerin kullanılış biçimi açısından TDK’ye uymadığınız göze çarpıyor. Bu bilinçli bir tercih miydi? Örtük bir eleştiri olduğu düşünülebilir mi?

İmla birliği önemli.  TDK veya kabul edilmiş bir merkez, bazılarımızın katılmadığı bir imla da kabul etse ona uymak doğrudur. Asıl düşüncem bu. Yalnız kendileri bir kararda kalmıyorlar. Bugüne kadar çıkarılmış yedi yazım Kılavuzu var. Yedisinde de bir iki değil bir çok değişiklik var. Böyle olunca da bazı şair ve yazarlar kendilerini uymak zorunda hissetmeyebiliyorlar.

Yarın nasıl olsa fikir değiştirecekler düşüncesine yol açarsınız, orada birlik kolay sağlanamaz. Ben de böyle düşünenlerdenim. Ülkenin belli başlı televizyonlarında haberlerde “şehitin”, “hatipin” deniyor. Aynı bu yazılan gibi bir telaffuz. Kulak dayanmıyor.  Bu biraz da imladan dolayıdır diye düşünürüm. Şapka meselesindeki kararsızlık, bitişik veya ayrı yazılacak birleşik kelimelerdeki fikir değiştirmeler dil dikkatini zedelemekle kalmıyor var olan telaffuz problemlerini de artırıyor.  Bunun için ben de tam uymuyorum. Biri bu. İkincisi, yayınevi tercihi. Bu kitabım Kubbealtı’ndan çıktı. Onlar Nihat Sami Banarlı imlasını esas alırlar. Elli yıldır böyledir. Uzun sesleri mutlaka şapka ile veya kalın uzunlarda kanun kelimesinde olduğu gibi a’nın üzerine çizgi çekerek verirler. Doğrusu bu telaffuz bozukluğunda faydası olur ümidiyle ben de bu imlaya yakınım.

  • Bütün alanlardaki yozlaşmaya rağmen kitabın sonunda ümitvar olduğunuzu belirtiyorsunuz. Bu ümidinizi neye borçlusunuz, teknoloji çağının dildeki hasarlarını gidermek nasıl mümkün olur ve ne kadar sürede gerçekleşir sizce?

Sözü zor sorularla bağladınız. 

Teknoloji çağının açtığı bir çok problemler var. Bize daha çok açtı. Mesela, nasıl bir vurdumduymazlıkla kabul ettiysek, internet yazışmalarında, sosyal medyada kendi imlamızı kullanamıyoruz. Başlı başına bir derttir. Neden ve nasıl düzeltilemediğini de bilmiyorum. Tunalı yazamıyorsunuz, illa Tunali olacak. Böyle bir mandaya uğramış halimiz var. Buradan başlayan, kısaltmalarla devam eden, şekilden hareketle gelen türlü bozulmalar var. Bütün dünya ile ortak meseleler de var. Kısaltma ve sembolleştirmeler onlar arasında. Bunların önemli bir kısmı kısa zamanda düzelmez, bu gidişle artık normal kabul edilir. Belki bir süre sonra bu durumdan sıkılan insanlık topyekün geri dönüşü ister. Herhangi bir millet de bunu başlatabilir. Çok şey düşünülür de olur mu bilinmez. Belirsiz ve bir çok ihtimale gebe bir gelecek var.

Dediğiniz ilk meseleye gelelim. Evet ümitvârım. Melankoliyi besleyen olumsuz şartlara rağmen ümitvârım. Ümitli olmasam niçin yazayım? Niçin konuşayım? Niçin dert anlatmaya çalışayım? Gerçi karamsar yazıcılar da var. Onlar da yazmanın dayanılmaz itişiyle eser veriyor olabilirler. Ben, o çok kullanılan tabirle “iflah olmaz iyimserliğimi”, ümidimi Türklüğe inancıma bağlıyorum. Tarihe bakmak bu bakımdan da kurtarıcıdır. Nerelerden gelip geçmişiz. Her durumda bir çıkış yolu bulan Türk yine bulur. Bizim çırpınışımız, bu bağlılığı hissetmekten dolayı daima ileri atılışla yürümek aşısını aldığımızdandır. Bu aşka düşene dur durak yoktur. Bu bağ beni her durumda ümide götürüyor. Tasavvuf sevgisi de ümidimi her zaman diri tutuyor.

Dile yönelik yüksek hassasiyeti sebebiyle değerli A. Yağmur Tunalı hocamıza minnettarım. Vakit ayırdığı ve nezaketi için kendisine teşekkür ederim.

*1955 yılında Kayseri’nin Yahyalı ilçesinde doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde başladığı yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fransız Filolojisi’nde bitirdi. Başta şiir olmak üzere birçok türde eser verdi. Yazdıkları Türk Edebiyatı, Hisar, Töre, Divan, Türk Dili, Doğuş, Milli Kültür, Milli Eğitim ve Kültür, Ülkü Pınarı, Erguvan, Sözcü, Hamle ve benzeri pek çok dergi ve gazetede yayımlandı. Birçok dergide kurucu ve yayıncı olarak görev aldı. Toplamda altı kitabı basıldı. Basın müşaviri ve yayıncı olarak çalıştı. Kültür Bakanlığı Danışma Kurulları’nda görev aldı. 12 Eylül 1980 öncesinde, bir grup arkadaşıyla profesyonel anlayışta bir tiyatroyu kurup üç yıl yönetti. 1986 yılında TRT’de çalışmaya başladı. Metin yazarı, senarist, sunucu, yapımcı ve yönetmen olarak 3000’den fazla programa imza attı.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

4 thoughts on “A. YAĞMUR TUNALI ile İKİ GÖZÜM TÜRKÇE ÜZERİNE”

  1. Güzel çalışmalar bizi mutlu ediyor… Gönül rahatlığını da beraberinde getiriyor. Büşra, canım arkadasım sana ve hocamıza teşekkür ediyoruz…

    1. Ben de çok teşekkür ederim. Hep beraber güzel çalışmalara imza atmaya devam ederiz inşallah cânım ekip arkadaşım. ⚘

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.