Söğüt Ağacı

“Bu bela, sana aptallığından gelir;
çünkü nükte ve işaretleri anlamadın.
Kötülükten gönül kararıp koyulaşırsa,
anla; burada şaşırmak yaraşmaz.
Yoksa o karanlık bizzat bir ok olur;
o şaşkınlığın cezası sana erişir.”
(Mesnevi, C. 4, b 2462-2464)

“Dedik ki: ‘Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” (Bakara Suresi,35)

Böylece başladı insanoğlunun imtihanı. Yaratılışından ölümüne kadar da devam edecek. Peki ya bu sınanma dünyasında insanoğlu ne edecek? “Bütün Âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.(İbn Mâce, Zuhd 30) diye buyuran Peygamber (s.a.v)’in sözlerine kulak verip af dileyip tövbe mi edecek, yoksa nefsine zulmedenlerden olup tövbe etmemekte ayak mı direyecek?

İşte İran sinemasının ünlü yönetmenlerinden Majid Majidi’de sanki Horatius’un “Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikâyen!” sözlerine “Ne kızıyorsun? Anlattığım senin hikâyen!” şekliyle nazire ediyormuşçasına bu dünyadan bir kesit sunuyor izleyenlerine. İran kültüründe büyük etkisi bulunan Mesnevi-i Şerif’i ise hissettirmekten kaçınmıyor. Hatta tam bir Mesnevi şöleni sunuyor desek mübalağa yapmış olmayız herhalde diye düşünüyorum. İsterseniz gelin filme kısaca bir bakış atalım ve kararı siz verin.

Yusuf (Parvis Parastui) sekiz yaşında havai fişek kıvılcımlarının gözüne gelmesi sonucu görme yetisini yitirmiştir ve otuz sekiz yıl hayatını bu şekilde idame ettirmiştir. Bir üniversitede Mesnevi dersleri vermektedir. Bu yolda en büyük yardımcısı ise ‘Bir de meleklerin yalnızca cennette olduklarını söylerler!’ diye latife ettiği eşi Rüya’dır (Roya Taymourian). Yusuf eşiyle, kızıyla mutlu bir hayat sürdürmektedir lakin yüreğinin derinliklerinde büyük bir arzu yatmaktadır: Dünyayı kendi gözleriyle görebilmek… Bu dileği dile getiren:

“Sen söyle. Daha ne zamana kadar gizleyebilirim? Kimseye bir şey söylemeden. Bir gün mü? Bir hafta mı? Bir ay mı? Bilmiyorum, kendim için mi endişelenmeliyim, yoksa onlar için mi?”

sözleriyle karşılar ilk sahnede film bizleri.

Amcasının yardımıyla tedavi olmak amacıyla Fransa’ya gider. Yola çıkmadan önce de “Sana söylemem gereken bir şey var. Yoksa beni tamamen unuttun mu? Ben Yusuf. Yarattığın bütün güzelliklerden mahrum olup asla şikâyet etmeyen kişi…” diye başlayan duasını kaleme alır ve Mesnevi-i Şerif’in sayfalarının arasına koyar.

Gittiği hastanede Yusuf, Murtaza (Mohammad Amir Naji) ile karşılaşır. Bu karşılaşmada Majidi Âdemoğlunun iki kutbuna ( âlâ-yı illiyin/esfel-i safilin ) gönderme yaparak tasavvufi iki metaforla karşı karşıya koyar bizleri: Ceviz ağacı ve söğüt ağacı.. Bilindiği üzere ceviz meyve veren bir ağaçtır. Beyaz bir meyvesi vardır, ‘İnsan-ı Kâmil’ i simgelercesine beyaz… Sufi anlatımında ceviz yalnızca hakikati değil hakikate giden yolu da simgeler. Mevlana’da Mesnevi-i Şerif’inde cevizden şöyle söz eder:

“Canlarında çok istek olsa da sahabe arasında hafız kimse azdı.

Çünkü iç, dolup olgunlaşınca, kabuklar çok incelip çatlar.

Ceviz, fıstık ve bademin de kabukları, içleri dolunca azalır.

Bilginin özü artar, kabuğu azalır; çünkü âşığı sevgilisi yakar.”

(Mesnevi, C.4, b. 1385-1388)

Söğüt ağacı ise meyve vermeyen bir ağaçtır. Sâdi’nin sözleriyle ifade edecek olursak:

“Bulut, âb-ı hayat yağdırsa, yine de söğüt ağacından bir yemiş yiyemezsin. Çünkü söğüt ağacının meyvesi yoktur.”

Murtaza’da ameliyat olacaktır ve onun da kör kalma ihtimali vardır. Fakat o bunun üzerinde çok fazla durmaz. Yusuf’a sorar:

“-Heyecanlı mısın?

-Bilmiyorum. Hem heyecanlıyım, hem de korkuyorum.

-Görmemekten mi korkuyorsun?

-Belki de görmekten. Otuz sekiz yıldır başka bir dünyada yaşıyorum. Neler olabileceğini bilmiyorum.” diyerek yüreğindeki korkuyu ona açar.

Her ne kadar yüreğinde korku olsa da Yusuf, Allah’a yeniden görebilmeyi nasip etmesi için yakarmaya devam eder:

“Hatalı olduğumu biliyorum. En büyük hatam Senin büyüklüğünü bilmemekti. Şimdi anlıyorum ki Sen beni merhamet kitabından silip atmadın. Beni unutmadın. Sen benimlesin ve beni korursun. Bir de lütufların tamamlansa. Mademki elimden tuttun yalvarırım, yolumu aydınlat. Yalvarırım. Işığa başka herkesten daha fazla hasretim. Eğer bu karanlıktan çıkabilirsem daima Seninle birlikte olacağım.”

“…daima seninle birlikte olacağım” ne kadar da tanıdık bir cümle, değil mi?

Yusuf’un duaları kabul olmuştur, ameliyat başarılı geçmiştir. Yusuf artık görebilecektir. O kadar sabırsızlanmıştır ki gözlerindeki bandajları ertesi günü bekleyemeden kendisi çıkarmıştır. İlk gördüğü şey ise yükünü taşımakta olan bir karıncadır. Majidi bu sefer de bir karınca metaforuyla seslenir. Mesnevi-i Şerif’in Altıncı Defter’ inde şöyle yer edinir kendine karınca:

“Bir karınca yoldan bir arpa aldı; başka bir karınca bir buğday alıp koştu.

Arpa buğdaya doğru koşmaz; ama evet, karınca bir karıncaya doğru gelir.

Arpanın buğdaya gitmesi, tabi olucudur/istek dışıdır; kendi cinsine dönücü olan karıncaya bak.

Sen, ‘Buğday arpaya doğru niçin gitti?’ deme; gözün hasma dik, rehin olan değil.

Siyah karınca kara keçe üzerinde; karınca gizli taneyse yol üzerinde görünmekte.

Akıl göze, ‘İyi bak; tane, tane götüren olmadan hiçbir şekilde gider mi?’ der.

Bu nedenle köpek Ashâb-ı Kehf’e geldi; suretler tanedir, kalpse karınca

Ondan dolayı İsa gökteki temizlere gider; kafesler farklıydı, ama yavru bir cinsti.

Bu kafes açıkta, ama o yavru gizli; kafesi götüren olmaksızın kafes nasıl gider?

Emredicisi akıl olan göze ne mutlu! Sonucu görür, bilgili ve gözbebeğidir.

Çirkin ve güzelin farkını akılla belirleyin; siyahtan ve beyazdan söz eden gözle değil.

Göz pislikteki yeşilliğe aldanır; akıl, ‘Bizim ölçümüze vur onu’ der.

Arzuları gören göz, kuşun afetidir; tuzağı gören akıl kuşun kurtuluşudur.

Aklın almadığı başka bir tuzak vardır, gaybı gören vahiy ondan dolayı bu tarafa koştu.

Aynı cins olanla olmayanı akılla tanıyabilirsin; suretlere doğru hemen koşmak yaraşmaz.”

(Mesnevi, C. 4,b.2955-2969)

Bilindiği üzere Yusuf, üniversitede Mesnevi hocasıdır. Majidi’de bundan yola çıkarak bu dizeleri akla getirip Yusuf’ a hem nasihatte hem de uyarıda bulunmak ister sanki: Gözle gelen imtihanın başlayacak aklını dinle arzuları gören gözü değil ve böylelikle tuzağa düşme…

Ayrıca bu metaforla, bu dizelere atıfta bulunarak, başka bir noktaya dikkat çekildiği düşüncesine kapılıyor insan: İlmin zekâtını verip/veremeyeceği… Zira ilmin zekâtı, en başta, kişinin öğrendikleriyle amel etmesini gerektirir. Bu hususta da bir imtihandan geçecektir Yusuf.

Ve artık Yusuf için eve dönüş vakti gelmiştir. Havaalanında ailesi başta olmak üzere, öğrencileri, dostları onu karşılamaya gelmiştir. İnsanlar arasında annesini tanıyabilmiştir fakat eşini tanıyamamıştır ve gözü sürekli başka bir kadın üzerinde takılı kalır: Peri. Peri yani TDK Güncel Sözlükte yer alan manası ile çok güzel, alımlı, becerikli kadın… Yusuf o andan itibaren eşi Rüya ve Peri arasında gelgitler yaşamaya başlar içinde.

Artık Yusuf dışarıda istediği gibi gezip dolaşabiliyordur. Evine kendi gidip gelebiliyordur. Kimsenin yardımına gerek duymadan her istediğini yapabiliyordur. Braille alfabesinden sonra yeni alfabeyi öğrenmeye çalışır. Kızının yardımı ile renkleri keşfetmeye başlar. Kısacası Yusuf dünyaya gözlerini yeni açmış bir bebek gibidir. Daha önceden ‘melek’ olarak nitelendirdiği eşine artık ihtiyacı kalmamıştır. Rüya onun için –tıpkı isminin sözlük anlamı gibi- bir ‘düş’ olmak üzeredir. Eşinin Peri’ye olan ilgisini fark edince de onu terk etme kararı alır. Elindekinin kıymetini bilmeyen Yusuf onu kaybeder. Daha önce ‘Yarattığın bütün güzellikleri görmekten mahrum olup asla şikâyet etmeyen kişi’ olarak nitelerken kendini şimdi kendisiyle konuşmaya gelen annesinin: “Yusuf, hayatını ne hale getirmeye çalışıyorsun?” demesinin üzerine isyanını haykırır:

“Ne hayatı? Hiç kimse geçen onca sefil yıllara, tek bir söz etmeden nasıl katlandığımı biliyor mu? Herkes benim için üzüldü. Sen, karım, çevremdeki herkes. Artık kimseye ihtiyacım yok. Hakkım olan hayatı istiyorum. Hayatımın en güzel yılları heba oldu. Etrafına bir bak, sahip olduğum şeylere bak. Buna yaşamak diyebilir misin? Bir avuç dolusu hiç! Dört ağaç ve bir evin küçük bir cennet olduğunu sanıyordum! Bu cennetten sıkıldım. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum! Bunu anlayabilir misin? Anlayabilir misin, söyle!”

Bu sözler, bu isyan aslında Allah’adır. Ve şu ayet-i kerimeyi akıllara getirir: “Kahrolası (inkârcı) insan! Ne nankördür o!” (Abese Suresi, 17) Majidi insan nefsini gözler önüne sermektedir. Bu üzüntüyle annesi hastalanır. Elindeki her şeyi, herkesi bir bir kaybetmektedir Yusuf.

Amcası da olanlara anlam veremez. Hastane çıkışında onunla konuşmaya çalışır:

“Sana yepyeni bir hayat bahşedildi. Bunu iyi kullan!” diyerek nasihatte bulunmaya çalışır fakat Yusuf amcasını da dinlemez.

Geçmişinden tamamen kopmak istercesine evindeki bütün kitapları yakar. Bir kısmını da havuza atar. Küllerin uçuşunu seyrederken yerde duran mektup gözüne çarpar. Mektup Murtaza’dandır. “…Bana görebilmenin ne demek olduğunu söyle, bende sana körlüğün ne olduğunu söyleyeyim…” der. Mektubun yanına da Yusuf’un hastanede kaldığı zamanlarda söğüt ağaçları altında çektirmiş olduğu fotoğrafı iliştirmiştir. Bu fotoğraf Yusuf’un görebildiği son görüntü olur. Artık yeniden göremiyordur.

Önceleri yanından ayırmadığı, üzerine dersler verdiği Mesnevi-i Şerif’i görmeye başladıktan sonra hiç eline almamıştır. Hatta havuza atılan kitaplar arasında o da vardır. Bu duruma tekrar düşünce aklına Braille alfabesi ile yazıp Mesnevi-i Şerif arasına koyduğu duası gelir.

“Allah’ım. Yeni bir hayata başlamak için bir şans daha istiyorum.”

Bu duanın ardından Majidi bizleri yeniden karıncayla baş başa bırakır:

“Suret, elbise ve sopa gibidir; resimler ancak akıl ve canla salınır.

O karınca da Allah’ın dönüştürmesi olmadan aklın ve gönlün, cansız bulunduğunu bilmiyordu.

Bir zaman ondan ilahî yardımı keser; zeki akıl ahmaklıklar yapar.”

(Mesnevi, C. 4, b. 3726-3728)

dizelerine atıf yaparcasına…

Majidi bir gerçeği kendi yorumuyla sermiştir gözlerimizin önüne: Engel gözlerde değil kalplerdedir. Buyurmaz mı Allah (c.c) “…kalpleri vardır onlarla düşünmezler…” (A’raf 179) diye. Üzerinde uzun uzun düşünülesi bir noktadır. Hakkıyla anlayabilmek temennisiyle…

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.