Sanrı

Arada fotoğraf atıyor aynı yerde çekilmiş. Salondaki dantel örtülü masanın yanında sandalyeye oturmuş akşam güneşi odayı aydınlatıyor. Cama sıralanmış kalender menekşeler arasında güzel yüzü anlattıklarıyla birlikte zihnimde gençleşiveriyor. Babamla olan hikâyelerini ilk kez anlatıyormuşçasına hevesle en baştan başlıyor. Sesine kuşlar konuyor bende sessizce dinliyorum.

_ Aramızda yedi yaş vardı bizim. Ben babanın Aylin’e yazdığı mektupları taşırdım yoksa topumuzu kaçırır vermezdi. Sonra bir kaç yaz göremedim onu. Bir daha ki karşılaşmamızda tanıyamadı beni biliyor musun? Yüzünde ki şaşkınlık bugün gibi aklımda o küçük kız nasıl bu kadar büyümüş serpilmişti. Benim için yazlığın önüne çadır mı kurmadı, Selami Şahin’den Alışmak sevmekden zor şarkısını mı söylemedi, ahh neler neler… İçimde bir sızı var bu güne dönemiyorum. Sanki akşam müsaitseniz size gelecez diye çalıyor  kapı, havalı kornalı arabalar geçiyor sokaktan, hepsi son ses Behiye Aksoy dinliyor, giydiğim çoraplar hala parizyen. Bal sarısı fayansları olan balkonumda ortancalar çiçek açmış arabamıza karpuz dilimi örerek babanın gelmesini bekliyor gibiyim.  Nereden çıktı bu hastalık Sedef ne güzel yaşayıp gidiyorduk biz…

-Anne tamam bak karantina bitiyor bir kaç güne kadar lütfen yapma böyle. Gelecem konuşacaz, sarılacaz, bişey değişmeyecek ama olsun ağlama artık zaten zor nefes alıyorsun. Ne yapacağımı bilememenin çaresizliğine birde hastalığın yakın mesafe kuralı eklenince insan öylece kalakalıyor. O gün ambulansın arkasından bakarken aklıma gelen ilk şey bundan sonra nasıl devam edeceğim oldu. Kırk yaşında insanın ilk aklına bu mu gelir geldi işte. Babasını çok erken yaşta kaybeden bir arkadaşım ” hayatta olsaydı babam benim geleceğime nasıl yön verirdi düşüncesiyle geçiyor ömrüm “demişti. Anlatmak istediği tam olarak buydu galiba. Babamı vebanın usullerine göre apar topar defnederek anneme sarılıp ağlamayı karantinanın bitiş gününe erteledim.

Erteleyemediğim durumlar da vardı kendi hayatımla, boşanma davasının günü gibi. Babamla gitmeyi planlamıştım. Anlaşmalı bir boşanma olduğu için kimse hikayemizle ilgilenmeyecek hakim suratımıza bile bakmadan beş dakikada boşayacaktı. Sonrada işte babamla kızların geleceğinden bahseder, yalnız yaşamanın zorluklarından konuşarak yeni hayatıma bir yerden başlamaya çalışırdım. Ama gereğinden fazla duygusal davranıp olur olmadık yerde ağlayınca, hâkim de hazır olmadığımı düşünüp duruşmayı bir ay sonraya erteledi. Aylardır hazır olduğum tek planlı şeyden de istediğim sonucu alamayıp yine eşimle evimize döndüm.

Bu gün de işte dört kuşak toplandık anneannemi annemin evine taşıyoruz,  başlığı altında anıların üstünden geçiyoruz. Ayağı aksayan zigonlar, vintage diye şu an kabul gören fincanlar, dedemin gazilik nişaneleri, kaç yılında çekildiği unutup ıslarla hatırlamaya çalıştığımız fotoğraflar… Vitrinin içinden elime aldığım fotoğraf ise annemle babamın. Pamuklu kumaş bir perdenin önündeler. Annemin saçları permalı, belden oturtma geometrik desen boydan bir elbise var üstünde. Yaka detayındaki parlamadan kumaşının farklı olduğunu anlayabildiğim siyah takım elbisesi ile yanında babam. Üstünden kırk yıl geçmiş fotoğrafın ama kim eline alsa ne kadar şıklarmış diyebileceği türden sanki bir dergi kapağı. Babamın anneme bakışlarından, annemin yüzündeki ışıktan ne kadar sevildiği anlaşılıyor. Bugün markette koli bandıyla zorla bir araya getirilmiş promosyon ürünü yoğurt ve bulaşık teli gibi alakasız çiftlere hiç benzemiyorlar.  Fotoğrafa dalgın dalgın baktığımı görünce annem,hemen elindeki işi bırakıp geliyor. Duygulanır şimdi diye fotoğrafı alel acale yerine bırakıp kendinden sırını atmış aynayı elime alıyorum.

-Çok güzelmiş bu ya anneanne benim olsa olur mu? Aynayı methedişime meraklanıp ikisi de sıralanıyorlar arkama.

-Beğendiysen olsun. As bir yere beni an gördükçe.

-Asarım ya asmaz mıyım hiç.

Kime sorsan bunların akraba diyebileceği eşlerinin genetik mirasından nasibini alamamış, aynı ten de, aynı göz renginde üç kadın aynanın dökülen sırlarının arasında birden  göz göze geliyoruz.

Gülme geliyor bir an” ya altı ayda nasıl dul kaldık biz üçümüz “deyip basıyorum kahkahayı.

-Biz dul kaldık sana ne oluyor tövbe estağfurullah. Konuşma kızlarının yanında böyle şeyler.

-Öylede boşanana da dul deniyor.

-Hem dur bakalım belki boşamaz hakim. Sen hakimden daha mı iyi bilecen onlar neler görmüştür.

-Ay anneanne bunu tartışmayacağım seninle deyip tekrar işe koyuluyoruz.

Akşama kadar eşyaların vazgeçebildiklerimizden vazgeçip bazılarını da sırf anneannemin gönlü olsun diye vazgeçememiş gibi yapıp evin bodrumuna kapattık. Birlikte yaşamayı unutmuş iki kadın kırk yıl önce ayrılırken, eşlerini kaybedip tekrar aynı evde yaşamayı hayal etmemişlerdi. Ama anneannemin tavırlarında bir kabulleniş, vakit saat dolduruyorum artık, nerede yaşadığımın önemi yok vurgusu bariz. Annem ise kimse olmasa da anılarıyla evi doldurmuş durumda. İşleri biraz kolaylayınca hep birlikte anneme gidiyoruz. Anneannemin yıllardır ters çevirip fal kapatmadığı fincanlarda bize çıkan yollara bakarız, yorgunluğumuzu alır belki diye mutfağa kahve yapmak için giriyorum.

Ben elimde kahve fincanlarıyla balkona yürürken Polatlı’nın ortasından geçen ağır yük treninin sesi duyuluyor. Emniyet şeridi iniyor, cadde geçmeyi bekleyen sabırsız insanlar arasında ikiye bölünüyor. Anneannem sırtında şalı, başında beyaz tülbenti.  Anneme dönüp

-‘Aman buranında bu gürültüsü her gün bunu mu dinleyecez’ diyor.

-Annem ne demek bunu mu dinleyecez manzarası yeter evimin diyor. Anneannemle ben şaşkınlıktan birbirimize bakıp acaba bizim göremediğimiz neyi kastediyor olabilir diyoruz.

-‘Gayet kendinden emin bir tavırla biz Kenan’la kahve içerken bana gemi düdüğü gibi gelirdi o tren sesi. Karşıda uçsuz bucaksız deniz varmış gibi’ diyor. O an anlıyorum kendi tahammülsüzlüğümü, geçimsizliğimi. Bir şeyi sanmakla olmak arasındaki ince çizginin yaşamıma olan sirayetini. Sanmak içinde umutlar, hevesler barındırırken olmak ne kadar acımasız ve köşeli. Annem sanarak mutlu olmanın yollarını hep buldu tıpkı şimdiki gibi. Bende olmanın mutsuzluğunda, kalın duvarlarına çarparak yalpaladım. Sirenler sustu, bizde denize karşı kahve içiyormuş gibi sanarak fincanlarımızı kapattık.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Sanrı”

  1. Yazılarınız hep evet ya o zamanlar böyle şeyler vardı deyip içimi cız ettiren yazılar süpersiniz👏

  2. Betimlemeleriniz, anlatım tarzınız, herkesin kendinden geçmişinden bulduğu şeyler. Bir de, yazılarınızın içindeki şarkılar gerçekten insana dokunuyor.Yazılarınızın devamını bekliyoruz💜

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.