Pınar Özlem Tokelli’nin Aziz Hatırasına Derin Bir Saygı ve Özlemle…

26 Temmuz 2020 hayatım boyunca unutamayacağım bir tarih oldu benim için. O gün benim doğum günümdü. Evde tatlı bir telaş vardı. Ailemin bu günü özel kılmak için hazırladığı sürprizlerle dolu bir gün olacaktı. Ancak hayat bana en kötü şoklarından birini işte tam da o gün yaşattı: Öz kardeşim gibi sevdiğim; karakteri ile özgün kişiliği ile diğergamlığı ile örnek anneliği ile idealist söylemleri ile âşık olduğu eşi, çocukları ve sorgulayarak yaşadığı hayatı ile insanlarla olan ilişkilerinde takındığı son derece saygın ve derin ve eğlenceli ve bilgili ve feraset ve basiret kokan üslubu ile tanıdığım çok değerli bir insan olan Pınar, o gün, 26 Temmuz 2020’de Hakk’a yürümüştü çünkü. Onu şahsen hiç görmemiştim. “Okulsuz Anneler” Facebook grubu vesilesiyle hayatıma girmişti. Ve böylece kelimeleri ve düşünceleri ile hayatımın son beş yılında zihnimde ve kalbimde müstesna bir yer edinmişti. Sonsuza kadar da öyle kalacak.

Geçen gün onu rüyamda gördüm. Öyle sahiciydi ki… Sanki rüya değil de gerçek gibiydi. Yüzünün tüm hatlarını, mimiklerini, heyecanla telaffuz ettiği kelimelerini, bir yere yetişmek istercesine hareket ettiği çevik vücut dilini ve göğsündeki yara bandını tüm ayrıntıları ile hatırlıyorum. Sanal mecrada ortak arkadaşlarımızdan olan Hamdiye ile beraber bize gelmişlerdi. Üzerinde yeşil pantolon ve beyaz bir tişört vardı. Saçları siyah ve küt kesilmişti. Onları evimize buyur etmiştim. Hamdiye de Pınar da bebek arabalarını dışarıda bırakarak içeri girdiler. Bunları yazarken rüyamı tekrar yaşıyorum sanki. Yazdıkça da bazı şeyleri daha net hatırlıyorum. Ki zaten bu yazıyı yazmamın amacı da bu: Pınar’ın o harika kişiliğini anmak, onun hakkında bildiğim her şeyi yazıya dökerek onu ve düşüncelerini ölümsüzleştirmek… Çünkü son tahlilde önemli bir yönüyle düşünce ve söz yazıya dökülmek için vardır. “Söz uçar, yazı kalır” deyişi bu düşünceden neşet etmiştir çünkü.

Şimdi rüyama geri dönelim: Hamdiye her zamanki gibi kaliteli esprileri ile bizi hem güldürüp hem de düşündürürken Pınar  heyecanlı bir şekilde tasavvuftan bahsetmeye başladı. Tasavvufun öz itibariyle nasıl da insan ruhuna hitap ettiğini vurguladı ve bana da tasavvufla ilgili okumalar yapmamı tavsiye etti. Pınar böyle biriydi işte. Çok yönlü okurdu. Ve çocukluğundan beri okurdu. Bir keresinde çocukken sayfa sayfa hiç atlamadan okuduğu ansiklopedilerinin olduğundan bahsetmişti. Kızı, nasıl çok sevdiği Harry Potter serisini kitaplığının baş tacı yapıyorsa o da çocukluğunun ansiklopedilerini kitaplığının baş tacı yapıyordu. Onun bu çok yönlü okumaları olay ve olguların üzerinde derin analizler yapmasına imkân veriyor, hem de “Bildiklerim okyanusta bir damla ise bilmediklerim okyanusun kendisi” düsturunca onu kibirden, her şeyi çözmüş “insancık” havasından ari tutuyordu. Onun bu özelliğini çok seviyordum.

Pınar bana rüyamda tasavvuf okumaları yapmamı tavsiye edince ben de ona tasavvuf hakkında hem olumlu hem de olumsuz kitaplar okuduğumu ve tasavvufun İslami gelenekte ayrı ve özel bir yerinin olduğunu; İslam’ın ruhuna ters gelebilecek yönlerini çıkartırsak bu düşünce tarzının insanın bir başka yönüne hitap etmesi açısından dikkate değer olduğunu söyledim. Fakat tamamen benimseyebileceğim bir ekol olmadığını da ekledim. Bunları ona söylerken tişörtünün üzerinden belli olan göğsündeki yara bandına bakarak aklımdan şunlar geçmişti: Demek artık iyileşeceksin. Her şey geride kalacak. Yaran kapanmış. Sen ayaktasın, buradasın, bizimlesin… Ve çok geçmeden  perde birdenbire kapanıverdi. Perdenin kapanması onun sonsuzluğa göçtüğü gerçeğini hatırlamam demekti. Uyanmıştım. Evimde ne Pınar ne de Hamdiye vardı artık. Gerçeğin acımasızlığı karşısında öylece kalakalmıştım. Olup bitene bir türlü anlam veremeyen bir çocuk gibi öylece kalakalmıştım. Bu duyguyu en son annemin babası olan Seyfullah dedemi son yolculuğuna uğurladığımız gün hissetmiştim. Ne çok severdim dedemi! Nasıl da harika bir insandı… İyilik ve merhamet onun kişiliğinde, sözlerinde ve davranışlarında vücut bulmuştu adeta. Tıpkı Pınar’da da olduğu gibi… Daha 10 yaşında bir çocuk olmama rağmen tüm itirazları delerek dedemin cansız bedenine sarılmış, sarılmış, sarılmış, soğuk yanaklarından defalarca öpmüştüm. Ve o gün anladım ki iyi insanlar hep erken göçüyor. Allah’ın bunu böyle irade buyurmasında mutlaka bir hikmet vardır. Buna tüm hücrelerimle inanıyorum. Ve bu inanca sıkı sıkı tutunuyorum. Böylece biraz olsun sekinet buluyor ruhum ve kalbim.

*

Yazının bu bölümünde Pınar ve ailesinin de içinde bulunduğu, belki de Türkiye’deki ilk jenarasyon olacak okulsuzluk felsefesini/ev okulu eğitim modelini benimsemiş ailelerin bir araya gelip kurdukları “Okulsuz Anneler” grubundan ve onların hayata bakış açılarından, çocuk yetiştirme/eğitimi  (‘eğitim’ kelimeleri aslında bu aileler için bambaşka anlamlara geliyor ama genel okurun zihninde bir fikir oluşabilmesi için “eğitim” kelimesini kullandım) ilkelerinden bahsetmek istiyorum.

Okulsuzluğu eğitime karşı olmakla ve çocukları sosyal hayattan mahrum bırakmakla özdeşleştiren pek çok yorum ve soruyla karşılaşıyordu “Okulsuz Anneler” grubu. Ben onlara katıldığımda sanırım hâlihazırda bir ya da iki yıldır bu grup aktifti zaten. Ve artık kendilerini hiç kimseye anlatmak, açıklamak istemiyorlardı. Oldukça da haklıydılar. Hayat kısaydı ve kimse kimseye bir şeyin kendisi için ne kadar doğru olduğunu anlatmak zorunda değildi. Onun yerine sadece doğrusunu yaşayabilmeli onu hayata geçirebilmeliydi. Kaybedecek zaman yoktu çünkü.

Okulsuzluğu bir felsefe olarak benimsemiş insanlarla bir araya gelip zaman zaman birbirlerinden ilham almak, zaman zaman da okulsuzluğa dair yaşanmışlıkları olan dünyadaki diğer örnek olabilecek ailelerin neyi nasıl yaptığını konuşmak/tartışmak,  zengin bilgi içerikli paylaşımlarla ufuk açmak bu grubun benim görebildiğim hedefleri arasında ilk sırayı alıyordu.

Peki, nedir “okulsuzluk”?

Bu kavramın herkesçe kabul edilmiş net bir tanımı yok aslında. Okulsuzluğu ya da ev-okulunu tercih etmenin her aile için birbirinden çok farklı anlamları olabiliyor. Ancak temelde bu anlayışın endüstri devrimi ve sanayileşme ile insan hayatına giren okullaşmanın çocukları içine doğdukları ortamdan kopararak hayatı kategorize etmesine ve dolayısıyla her şeyi ile paylaşılan hayatın yerini yaşanılan tek tek hayatlara bırakmasına ailelerin itirazından neşet ettiğini söyleyebiliriz. Bununla kalmayıp çocuğa neyi ve nasıl düşüneceğini şartlandıran bir “eğitim/öğütüm” sisteminin içinde donanımsız ve manipülasyona açık bir şekilde çocuğu savunmasız bırakmanın yanlışlığına vurgu yapan yönüyle “okulsuzluk”;  çocuğun potansiyelinin ortaya çıkmasına ket vuracak öğretim ve eğitim metotlarıyla onu özgünlükten uzaklaştıran “okulluluk” anlayışının tam karşısında konumlar kendini. Çocukların devletin resmi ideolojisinin belirlediği müfredatla ve tek tip eğitim yöntemi ile değil de kendi ihtiyaçları ve ilgileri doğrultusunda, kendi ritminde, acele etmeden, sindire sindire kendini bulma yolculuğunda anne ve babanın önderliğinde ama minimum müdahale ile potansiyelini ortaya çıkarabileceği ortamlar sunularak yol alınmasının özgün bireyler yetiştirilmesindeki önemini vurgular okulsuzluk. Sonra çocuğun iç disiplininin ve öğrenme tutkusunun hayatın bizatihi kendi içinde çocuğun kendisi kalarak, biricikliğini koruyup besleyerek oluşturabileceği bir alternatif yaşam ve öğrenme biçimi sunmaktır “okulsuzluk”.  Bu felsefeye göre çocuğun eğitimi bir binada, belli saatlerde orada kalınarak gerçekleşen bir şey değildir. Eğitim bir yaşam biçimidir aslında. Tıpkı okulsuzluk gibi… Hayatın ta kendisidir. Okul yeryüzüdür. Göklerdir. İnsanın uçsuz bucaksız havsalası, hayal dünyası, merakları, yetenekleridir. Bunları keşfetmek için ona sunulan imkânlardır.  Ve eğitim anne karnında başlar. Gözlerini dünyaya açtığı aile ortamında devam eder. Okulsuzluk felsefesine göre bu; çocuk belli bir yaşa geldikten sonra “el değiştirmemeli”, hayatının önemli bir kısmını birbirinden farklı arka plana, yetiştirilme tarzına ve ahlâkına sahip diğer çocuklarla aynı potada eriyeceği bir okul ortamında, özgünlüğünden ödün vermesi beklenen soğuk binalar içinde geçirmemelidir. Çocuk anne ve babasıyla, geniş ailesiyle birlikte ailenin yaşam ilkelerine göre oluşturdukları sosyal atmosfer içinde özgürce var olabilmelidir. Kendini gerçekleştirebilmelidir. Hiçbir otoriteden çekinmeden sorgulayabilmeli, düşünebilmelidir. Kısacası kendisi, biricik kendisi gibi var olabileceği belki de tek yer olan aile ortamında yaşamını “kesintisiz” sürdürebilmelidir. İşte “Okulsuz Anneler” grubu bunun “nasıl”ının konuşulduğu/tartışıldığı bir platformdu. Şimdi bu grup  “Unschool-Homeschool Türkiye” adıyla eskisi kadar çok aktif olmasa da hâlâ varlığını sürdürmektedir.

Okulsuzluğu size kendi penceremden nasıl görüyorsam o şekilde anlatmaya çalıştım. Belki zihninizde bir takım sorular oluştu. Ki benim de şerh düştüğüm bazı noktalar var. Sorularım da var hatta. Ancak bu yazı bu konuyu tartışmaya açmak için yazılmadı.

Daha geniş bilgi edinmek isterseniz Ivan İllich’in “Okulsuz Toplum” kitabını ve Jean-Jacques Rousseau’nun yaklaşık 800 sayfa olan “Emile” kitabını okuyabilir, “Captain Fantastic” isimli filmi izleyebilirsiniz. Önemli not: Bu tavsiye ettiğim kaynaklar size okulsuzluğun “A,B,C”sini anlatmıyor. Zira başta da dediğim gibi okulsuzluğu bir kalıba sığdırmak oldukça zor… Tıpkı hayatın kendisinin bir kalıba sığamayacağı gibi…  Ki bu hayatın ve okulsuzluk fikrinin doğasına da aykırı olurdu.

Ancak size genel bir fikir vermek adına, İllich’in “Okulsuz Toplum”uyla ilgili bir kaç hususu aktarmak isterim:

“… yazar, iyi bir eğitim sisteminin şu üç amacı gerçekleştirmeye çalışması gerekir der. Bunlar: Yaşamının herhangi bir anında mevcut kaynaklara ulaşmak suretiyle bir öğrenim gerçekleştirmek isteyen herkese imkân sağlamalıdır; bilgi sahibi olanların, bu bilgilerini paylaşmaları konusunda kendilerinden bir şeyler öğrenmek isteyenleri bulmalarına yetki tanımalıdır; halka, yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağlayabilecek bir imkân olarak, bir konuyu onlara sunmak isteyenler için gereken her türlü olanağı sağlamalıdır.” (https://www.neokur.com/kitap/108061/okulsuz-toplum)

 

Kitaptan bazı önemli alıntılar:

“Genç insanlar, kendi hayal güçlerinin müfredatın sunduğu eğitimle şekillendirilmesine izin vermektedirler…”

“Okul, yaşadığınız topluma ihtiyacınız olduğuna sizi inandırmaya çalışan bir reklâm ajansıdır.”

“Eğitimciler eğitimi sertifikayla paketleyip sunmakta ısrarcı olduklarından, okullaşma suretiyle ne eğitimde ne de adalette bir gelişme kaydedilebilmektedir.”

“Üniversiteler ve okullar kişiyi tüketim toplumuna adapte eder. Bundan dolayı okullaşma ortadan kalkmalıdır. Okul sonsuz tüketim mitinin başlangıcıdır.”

“Şu kesin bir şekilde ortaya konulmalıdır: Bir çocuk, eşit nitelikte okul eğitimi hakkına sahip olmakla zengin bir çocuğun konumunu nadiren elde edebilir. Aynı okula, aynı yaşta başlasalar bile fakir çocuklar, orta sınıf çocuklar için pekâlâ mümkün olan eğitim olanaklarının çoğundan mahrumdurlar. Bu avantajlar evdeki sohbetlerden ve kitaplardan, çocuğun hoşlanacağı gezilere ve hem okulda hem de okul dışında yer alabileceği farklı ilgi alanlarına dek uzanmaktadır. Fakirlerin iddia edilen dengesizlikleri gidermek için sertifika almaya değil, öğrenme edimlerini gerçekleştirmelerini mümkün kılacak yardımlara ihtiyaçları vardır.”

“İnsan, bir kez okulun bir ihtiyaç olduğunu kabul ettiğinde, diğer kurumlar için de artık kolay bir av haline gelmektedir.”

“Bireysel gelişme ölçülebilir bir meta değildir.”

“1930’larda herhangi bir genç, arabasını nasıl tamir edeceğini bilirdi. Fakat günümüzde araba üreticileri telleri çoğaltmakta ve uzman tamircilerden başka hiç kimsenin arabayı tamir etmesine olanak tanımamaktadırlar.”

“Okul, sadece Yeni Dünya’nın dini değil, aynı zamanda, dünyanın en hızlı gelişen iş sektörüdür.”

“Okulun aksine, belirli bir zaman diliminde aynı ilgileri paylaşan bireyler için olanaklar sağlayan kurumlar olmalıdır.”

“Okul sistemi, insanlara eşit şanslar vermek yerine, imkânların dağılımında tekelleşmeye yol açmıştır.”

“Mevki elde etmek amacıyla okullaştırılmış insanlar, ölçülemez yaşantıların ellerinden kayıp gitmesine müsaade etmektedirler.”

“İnsanoğlu bilim adamlarının, mühendislerin ve planlamacıların oyuncağı haline gelmiştir.”

“Eğitimle ilgili dezavantaj okul içerisindeki eğitimle giderilemez. Çünkü asıl problem okul kurumunun ta kendisidir.”

“Çocuklar donuk bir yeryüzünden uzay gemileriyle uçacakların hayalini kurmaktadırlar.”

“Beyin yıkamayla disiplini birbirine karıştıran özgür okul hareketi, öğretmene yıkıcı bir otorite rolü biçmiştir.”

“Arkadaşım Freire, eğitimciler tarafından beğenilen ve önceden belirlenmiş kelimeler etrafında sürdürülen çalışmaları yürütmeyi reddederek, tartışmacıların sınıf ortamına getirdikleri kelimeler çerçevesinde bir çalışmayı tercih ettiğinden dolayı, 1962 yılından beri oradan oraya göçerek sürgün hayatı yaşamaktadır.”

*

Bu bölümde Pınar’ın anneliğinden bahsetmek istiyorum. Öyle bir annelik ki, alışageldiğimiz anneliğin çok dışında ve üstünde… Yönder bir anne ama aynı zamanda çocuklarına dost ve arkadaş olabilen bir kişilik… Onların hayallerinin peşinden koşması için ellerinden tutabilen bir anne, güven telkin eden bir anne, çocuklarını yargılamadan onları can kulağı ile gözlerinin içine bakarak dinleyebilen bir anne. Bir insan yetiştirmenin ne demek olduğunu çok çok iyi anlamış bir anne. Sahip oldukları potansiyellerinin ortaya çıkabilmesi için onlara ortam sunmaktan yüksünmeyen, bunun için yıllarını verdiği avukatlık mesleğini bir kenara koyup, “Çocuklarımla birlikte olamayacağım bir hayatı yaşamak istemiyorum.” diyen bir anne. Onları yük olarak değil de nimet olarak gören bir anne. Geleceğin, güzel günlerin inşasında “imkândan ziyade kaliteli insanların varlığının” ne kadar önemli olduğunu idrak edebilmiş bir anne. Daha sekiz yaşındaki kızının adeta Kant felsefesini dillendirircesine “Sırf cennete gitmek için iyi olunmaz, iyi olmanın kendisi iyi olduğu için iyi olunur.” düşüncesine varmasına ilham kaynağı olan; onu bu olgunluğa getirecek sürecin mimarı olan bir anne. Deliler gibi kitap okuyan bir anne. Çocuklarına “kitap okuyun” direktifleri vermeyen ama onlara örnekliği ile sadece ilham kaynağı olan bir anne. Sosyal medyada sıkça gördüğümüz suni “aktivite çılgını” annelerden olmayan anne. “Bakın bakın, biz ne kadar da mükemmel bir aileyiz; çocuklarımız da şöyle şöyle mükemmel şeyler yapabiliyor.” havasında paylaşımlar yapmayan bir anne. Yaptığı paylaşımların diğer annelere ilham olabilecek nitelikte olmasına özen gösteren ama daima “Acaba bir şeyleri yanlış yapıyor olabilir miyim?” diye içten içe sürekli sorgulayan bir anne. İşte tam da bu yüzden, bu içten ve samimi duruşundan dolayı pek çok annenin gönlünde taht kurabilmiş bir anne. Hayat dolu, hayal dolu, hikmet dolu, feraset ve basiret dolu bir anne. Birçoğumuzun hayal ettiği ve olmak istediği anne modelinin Pınar’ın kelimelerinde, düşüncelerinde, davranışlarında vücut bulduğu bir annelikti onunki. Nur içinde yatsın, yerinde dinlensin, mekânı Cennet olsun bu güzel annenin.

                                                           *Devam Edecek*

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.