Sayıklamalar – 9

I

(Cut-Up)

 

…Yere düştü bıçak, arz ve ispinozların ötme zevki.

Ve kavalcı ezgileri, gemici sandıkları kaos kütlesi…

Düğün yemekleri sonra, sesler ve küreler senfonisi, Tanrı’nın zihnini okuma cüreti…

Mekke’de yaramın izzeti nefsi, yıkılmış Kadıköy, Jüpiter’in buzlu ayı, mezuniyet baloları, yemiş sofraları…

Dil bilgisi yanlışları Fenike’de. Reçelli çörek tadı, Lalfabe ilahiyatı…

Mühürleyin morg binalarını, kayalık bir yere çarpan en gösterişli dalgayı, yeni Platoncuları, Odeysseia’yı, Şiva’yı…

Sevin yaşlı ve itaatsiz yazarları, yiğit yürekli haydutları…

Sevin mayıs çavlanlarını, sert skoçları, uzman destekli intiharları

…Aşındı yine ileri yıldız kuşakları, Litosferle oynayan çocukların uğultuları, su halatları, bazalt kayaçları…

Kimse önemsemedi Holmes’in Lubunyası’nı, lezbiyen yılanbalıklarını, Yunan parasını…

Arabistan’ı görene kadar yardım şakağımı. Beynimde Teb ve Menfis’in fazlalıkları, tüm cazibe kanunları, gözlem çanakları, embriyo zarları…

Düşünme artık tezahürlerin ve miracın lacivert taşlarını, ifrit edebiyatını, rubai urbalarını…

Düşünme Mari ve Kültepe’ye teslim olan Buhtunnassar’ı, saçsız kafataslarını, et çarşaflarını…

Ne zaman açıldı bu Buhara kapısı? Kazancılar, ipekçiler, kâğıtçılar ve sakalar çarşısı?

Geçitte Türk hanları, Pers kralları…

Aşera’da bir cinnet anı, cinayet manzarası… :Silahlı muhalifler, eşraf ve teşrifat kuralları…

Belh’te Yurttaş Kane’nin gök kancası, Bamyan Budaları, nötrino parçası…

 

II

(Cup-Up)

 

…Sadece yanlış olanı tercih etmeliydi mistizmin süfli biçimi, süvari neferleri, kelam âlimleri…

Ne kadar Luteran’dı karanlık çağın köylüleri, Atanasyus öğretisi, ödlek bilinmezciliği?

Kaç basamaktı Yakup’un merdiveni… ?

 

… Dailerin ve insiyelerin gömüldüğü en güzel yerdi denizaltı deresi, her şeyden ve herkesten daha fazla ölürken Qazvin’in o altın nesli, Gülistan cenneti, Ârrani birlikleri…

Az olsak yeter miydi Aten kiliseleri, Grek safirleri, Oxus tepeleri?

Öyle acımasızdı ki Nizammülmülk’ün Âsurileri, tiranları, reisleri.

Hepsinde aynı Femoral Arter kesiği, aynı göz rengi, duvar nemi…

 

III

(Cut-Up)

 

…Benim kar yaprağım. Benim bin megatonluk ağrım, azığım.

Benim Şafi kadınım!

Nerede şimdi paragrafların kalbi, İberya içerikleri, cezaevi suflörleri?

Kimin bu saray ve korku devri, zaman giyotini, sandalet ipleri?

Amaçsızdı belki de Batlamyus astrolojisi, Mainomides mezhebi, daireler ve helezonlar geometrisi…

Bab Sincan kadar eskiydi Buhuru Meryem nekropolisi, Obi nehri, Darwin katedrali…

Geri verin bana şimdi serin ve nasturi caddeleri, sessiz balık kentlerini, körlerin kraliçesini.

Geri verin gazete karikatürlerimi, nasır pedlerimi, sünnet derimi…

/

Düzensiz yazacağım buraya düşündüklerimi. Acıları mutluluk olarak nitelendirenleri, Tezer’in akıl hastanesini…

/

Memetik bir evrimdi sanki Anglikan sapıklığı isterisi, Dünya’nın şakra eksikliği, elem günleri…

Çok yakın artık Sahuların işgali, ateşin taca dönüşmesi.

Birleşti bütün kara tarikat üyeleri, Şambala rahipleri, So sülalesi…

Birleşti Gita nahiyeleri, foyyum yöreleri, Şetait ülkeleri…

 

IV

(Cut-Up)

 

…Şimdi düştü Cebelitarık uçağı. Deniz üstünde Kirman yazmaları, kızılağaç budağı.

Asla sevmedim Belsen’den kurtulanları, bilginin şimdiki zamanını, inkâr gruplarını…

Kan içindeydi Medyen’in korent sütunları, Kuran okuryazarları, gladyatör alanları…

Devrildi zaviyeleri belirleyen mürekkep hokkaları.

Suya battı ay ışığı, Macellan bulutları, Bitnik okumaları…

Kazdılar halifelere ait mezarları.

Kazdılar mabutların yürüdüğü yolları, özerk kasabaları, hükümet meydanlarını…

Yatağımın altında çöl kobraları, kavun kabukları…

Unutalım mı taş baskı haritaları, kayışta bilenen usturayı?

Unutalım mı Nişabur’daki Tuğrul ve çağrı’yı, şecere kayıtlarını, çiçek hastalarını… ?

 

V

(Cut-Up)

 

…Korkmadan yok edelim birbirimizi. Gitarındaki fazla teli, hendeseyi, cebiri, erken kapanan genelevleri…

Yüzlerin hepsi öyle tesettürlü ki, kimi görsem Cebre fakiri, değirmen işçisi.

Kime sığınsam yüksek ökçeli, Komünyon üyesi, Mitra bilgesi.

Solcu bir roman kadar çok işkence görmüştü ağzımın hiç çıkmayan sesi, Öjenik bilimin öncüleri, radyo astrolojistleri…

Kitaplarda cinsel psikopatoloji, Akad realizmi, sinema Tirikleri…

Tuhaf mıydı insanla Haridus’un çiftleşmesi, beyaz tüccar evleri, sadakat çemberleri?

Hangi ara ezberledin nesih harflerle yazılan müze isimlerini, El-Ezher vecizelerini, Hermetik sözleri?

Oysa bilmezdin sen Minos ve Trakya’nın devrimlerini, güneş güvertelerini, Sistine Şapelini…

Bilmezdin tenvinli kafiyeleri, semtsiz Boğaziçi’ni; tartışmayı, sevişmeyi, küsüşmeyi…

Bitmedi mi hâlâ insanlığın aşağıya düşüş süreci, Ağartanın kini, klasikleri, Sirius mitleri?

Bitmedi mi mutsuzluğun mezozoik dönemi, vapur eğlenceleri, bakire evliliği… ?

 

VI

(Cut-Up)

 

…Yaşanılan en gizli yere girdim.

Sen ki benim kadınlar gezegenim, Türkmen aşiretim, sükût hâlim!

Bekleme artık sayrısı geçmiş hastaların kapısında.

Bekleme Judah’ta, Neokar’da, Sudan’da…

Ne mutlu annesinden hiç doğmamış olanlara, tarihin içinden geçen Afganlara, Kazak alaylarına, Harzem ve Pamir topluluklarına.

Aşina değilim litrelere, kilolara, onslara, pintolara.

Ne mutlu sana, Charon’a, imaj yazarlarına.

Ne kadar da çirkindi ahşap şadırvanlar Tebriz’den çıkınca: Bahai’de, Luristan’da, Atabeyler sarayında…

Alıştım artık işlek hatlarla süslenmiş İsfahan hanlarına, batının ritmiyle doğuda yaşamaya, Geyşa ve Luder’in büyük Moğollarına.

Alıştım şimdiki zamana, ağlamaklı mahvoluşlara; cav, miskal, şinik ve meskûn mahaller taşıyan kervanlara, nevbet borularına, hareli papyonlara…

Örtülü müsün hâlâ, Pekin yılları boyunca, Çar ile Mikado arasında?

Baş başa bırak beni rüzgâr tarafından bükülen ormanlarla.

Odamda çözülmemiş bir enigma; şurup, amber ve nebat dolu bir alaturka: Kitabü’ş Şifa…

Ölürüm belki de Şiraz’ın rahiyasıyla Şevval ayında; inanmak için sana, cihanın yarısına, hanedan armalarına, kum şarabına.

(Sevgilim!)

Ölürüm belki de birkaç sözcük sonra, ihtiyacım olan ıssızlığa kavuşunca…

 

VII

(Cut-Up)

 

… Ağır bir şaryo dolaşıyor kirpikleri kudretten sürmeli Serafimlerin arasında.

Orada, Kefernahum’un tam ortasında…

Dublinli gibi bak bana. Yeni akımlarla, Rapunzel’in saçları parmaklarıma dolanınca…

Bırak bu linç biriktiren töresel farkındalığı, nalbantlara ve Apollon’a alışmış duyguları, Babilik dergâhını…

Öyle ıslak ki Beytülmakdis kayası, yol kenarları, yaz insanları.

Şurada dursun Hazar’ın sonsuz yaşlara ulaşmış martıları, sözlü tradisyonlar, Mendel Şeytan’ı…

Açlıktan mı bu buğdaysız tarlaların feryadı?

Kìtira’da kıtlık marşları, büzülmüş anne karnı, fosfor fırtınası… Ve bomboş soğan pazarları, tütüncü camekânları, kalaycı tezgâhları…

/

(Hep yarım kaldım. Hiç tam olmadım.)

/

Gel dur önümde. Kedi tırnakları ektim dün gece obüslerin vurduğu bahçelere, bereketle ilgili röliklere, korsanlar sahiline…

/

Hani marjinaller nerede? Hani eşyalarımıza bulaşmış o asalet ve sürünceme… ?

/

Alıştım işte abdest bozan güne, kırmızı devlere, beyaz cücelere, nova çetelerine.

Yetersizdi iaşeler, şamfıstıkları, bademler, tuzlu çekirdekler.

Yetersizdi Sanedrin’in karanlığından gelenler, rüştünü ispat edememiş mesafeli bilgelikler, yaldızlı arabeskler…

Ah benim görkemli ülkem, mümin felsefem, küçük zerrem!

Bütün kara parçalarından daha güzeldin sen.

Bütün o soylu vazgeçişlerden, Keops ve Kefren’den, Güneydoğu gazellerinden…

Daha güzeldin sen devirler sahibi nebilerden, Peru Brendisi’nden, özgürlükten, görünmeyen tesirlerden…

 

VIII

(Cut-Up)

 

…Yeni keşfetmiştik sanki gülümsemeyi, lodoslara serinlik veren insanları delicesine sevmeyi, dömimodern taşra Mesihlerini, muvakkitleri, selefileri…

Her daim içimizdeydi şakirtlerin ‘onur’ hikâyeleri, odalara hapsettiğimiz anıt bölgeleri, Müslüman dogmatizmi…

Bilimsel-Politik sofular gibi öptük birbirimizi, dirseklerimizdeki sertliği; yüzen, uçan, yürüyen sürüngenleri…

(öpüşmek tekdüzeydi. Levinilerin uçuk satırları gibi.

Naif ama tehlikeli.

Obsesif ama gösterişli…)

Üzerinde kaldı fanilamın lifi, büyücü düğümleri, kız böcekleri…

Lawrence hinliği ya da natürel bir zevkti sarıklı İngiliz emperyalizmi, Sami kavimleri, Delhi dirhemi…

En uzak yerde Şah Abdülazim türbesi, Semerkant heyetleri, sevgi spermleri…

Gat şehri kadar temizdi yüzlerimizin o buruşuk ve cevahir hâli, bir tür doluluk ya da tamlık hisse… :Elektriksel kas devinimi, burgu sistemi, R-kompleksi…

 

IX

(Cut-Up)

 

…Her şeyin aşağıya çekildiği, her şeyin narkotikleşip çözüldüğü bir sayfaydı: Çağdaş bir Mantra’nın[1] sensiz tarafı: Sanki bir sığır vebası, oturulmamış bir koltuğun en doğaçlama anı… :

Her şeyden ayrı: Satırların ejderli pruvaları, toprakaltı, beşik hatırası…

Durdu Liliputlular’ın nabzı. Ne çok konuşuldu Ağıtçı Rozehan’ın sırları, Hıristaki pasajı, Perikles Atinası…

Kaybetti Ramses asasını, kireçtaşlarını, Ölüler Kitabı’nı…

Peşimde Naakal muhafızları, Bir’in oğulları, Darülislam Tanrısı…

Faulcaut bulvarı burası, Aryen toprağı, Enzeli limanı.

Buhran mı, her türlü ustalığın şahikası, Akaid loncaları, Mesudiye surları…

Hangi dine ait bu yıpranmış varak kenarları, söz tozları, deha kıskançlığı?

Kısaydı cümleler, anekdotlar, doktorlar, hastabakıcılar, gardiyanlar.

Kısaydı mızrak uçları, çelloların boyları, barış puroları…

Ve altın yelkenli muhteşem yolcular, nitrojen oksit soluyanlar, ütopya arayanlar…

(Sevgilim!)

Bekleme Mu’yu muskasında taşıyanların şarkında.

(Bekleme Judah’ta, Neokar’da, Sudan’da…)

Git hadi hicretin Beserabyası’na, renkli kuşaklara, Hüristan deltasına!

Git seni seven Eliot’a, açık deniz kanaryalarına, büyük hayata…

 

/

(Break)

…Yaşadığı günü sonsuzmuş gibi algılayan kelebeklere benziyoruz.

Yüz trilyon hücreden, çokluktan, iki milyar yıl öncesinin mikroplarından oluşmuşuz…

/

 

X

(Cut-Up)

 

(…Onlar karşılık vermezler. Onlar mantık aramazlar… : Her menzilde başka bir yere varanlar, yatakları güzelleştiren Esperanzalar, Vegalar[2]…)

Sıcak ülkelerdeki örümcekleri çaldılar: Ganeş ve fillere tapanlar, Renenyalılar, Silezyalılar, sahne korkusuyla yaşayanlar…

Ele avuca sığmazdı yenilmeye giden düşmanlar, rahiplerin Labrys baltalarıyla dolaşanlar, şafağa uçanlar, sahte kumrallar…

Kurumamış ki daha ören yerlerindeki balçıklar. Dolmamış manzaralardaki boşluklar, aziz ve hicivlerin sergilendiği amfi tiyatrolar, yüksek localar…

(Söyle senin mi bu köksüz insanlar? Halka açık yuvalardan dışlanmış Van Goghlar, Balzaclar, karanlık hasarlar… ?)

İçeriye giriyor geceleri yutan sular. Erimiş öğle aydınlığı, lastiklerin yanakları, lüfer pulları…

Yakalasak mı Dali’deki ilhamı? Işığın dışını, yarısını?

Kime kapalı bu ağıl kapıları, Rönesans avluları, Midyan diyarı?

Sıkıntı gibi bir şeydi Zodyak ikonoğrafları, kuşatılmış ziguratların çalkantıları, gazino balkonları…

(Bizi en fazla acıtan onlardı: Mabedini kaybetmiş ruhların tarih kitapları, İran kadıları, Orfe ilahı…

Yürüsem azalırdı belki de seferi ve sofistike hayatların dağınıklığı, papatya lapaları, şifa subayları…)

Büyüdü yine Kabarcık Nebulası, ölüm oruçları, beden cezaları.

Mahkemelerde Dünya’nın en çirkin ağızları, Orion faşizanları, Franco kollukları…

O kadar savunmasızdı ki Sans’ın[3] altmışaltı günlük açlığı, Belfast’ın mezarlık çocukları, Cumartesi sokakları…

(Bizi en fazla acıtan onlardı: Zombilerin[4] alfa ve omegaları, elektrik voltajları, yağmur olukları…)

 

XI

(Cut-Up)

 

…Uyumsuzum ben güzel şeylere, Şömine alevlerine, Ralp Lauren’e[5], cetvelle çizilen çizgilere…

Sıkıcı bir tasvirdi belki de: Parlak düğmeler, Harranlı Sabiler, galaktik nesiller… : İki kere ikide beş edenler, frenciler, kondüktörler, Peleponez kadar büyük güneşler…

Hadi dönsün herkes kendi göçüne, mikro meteoritlere, Musevi mistiklerine…

Uyumsuzum ben sende derinlik kazanan her şeye, çarpık dileklere, kesme avizelere, İspanyol gribine…

Elbet biter gece. Dönerim elbet kendime duyduğum nefrete, Kumkapı ve Kaşgar ülkesine…

Çoktandır uğramadım kaburga pişiren aşevlerine, anonim örgütlere; T’ye, H’ye, K’ya, P’ye…

Sınırı yoktu aklımın. Ayazdı bütün sarıldıklarım.

Köprülere kusan sarhoşlar kadar yalnızdım. Muhteşem ama tehlikeli, Sina’nın zirvesi, Levitan bölgesi…

Seni biraz daha arzulasam felç olacaktım.

Adımı hiç hatırlamadım. Plak pasajlarına, Whtman’a, trajik sonlara karşı korunaklıydım.

Korkmadım, uyumadım, soluklanmadım.

Ben bir Pravda[6] fermanıyım, tüvit takımlı, pötikare kumaşlı, yün kazaklı…

…Sol taraftaydı Kayseriye kasabası, Essenilerin Kumran’ı, İsrail tarikatı…

Hasmane ve solgun zamanlardı. Sırtımda Sare’nin kıskançlık bohçası, Sadıklar planı, Tibet romanları…

Geniş paçalıydım. Girişi her tene açık bir kapı. Ya da bir zafer arabası, zeytin siyahı…

Sabreden, zulmeti terk eden biriyim ben. Samiriler’den, Ress milletinden, Zühal cinsinden…

Üç adım ötedeydi sükûnet savanları, Sabuncu eli havası, çoban çadırları.

Ve Ferisilerin aşkı, kabirlerin beyaz badanaları, Tabor dağı, füzyon çağlayanı…

Hâlâ simsiyahtı yeryüzünün yunusları, elyafları, pamuk yağan kavakları…

Hâlâ aynı Yehova savaşları, Kızılların tevkifatı, doğum çapakları…

 

[1] Sanskritçe olan dini hece veya şiir
[2] Paz Vega
[3] Bobby Sands, İrlanda Kurtuluş Ordusu önderlerinden. Cezaevindeyken almış altı günlük bir ölüm orucu sonucunda hayatını kaybetmiştir.
[4] Cranberries müzik grubunun Zombie isimli şarkılarında İngiliz işgalci askerlerine verdikleri isimdir: Zombi.
[5] Pahalı bir Fransız parfümü
[6] Sovyet Soyalist Cumhuriyetler Birliği, Komünist Partisi resmi gazetesi.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.