Herkes Gitti Rüzgâr Kaldı

“Herkes gitti, rüzgâr kaldı. Beklenmedik bir rüzgâr değildi. Önünde sonunda gelecek, deli gibi çarpan kalbimizi ikiye ayıracak, sokaklara hükümran olacaktı.”

Yağmur kokuyordu sokak, ayrılık kokuyordu. Bir kâğıt parçasını sürüklüyordu rüzgâr. Bir kalbi paramparça ediyordu adam. Bir ayrılığı içine çekiyordu kadın sığındığı ağacın altında.

Kim daha öfkeliydi? Adam mı, rüzgâr mı? “Ayrılalım.” demişti. Göğüs kafesi yarılmıştı kadının, elleri bir suçlu gibi lekeliydi adamın.

Bir akşamüstü durağa doğru yürüyorduk seninle. O hep yürüdüğümüz karanlık sokakta… İşten geç çıkmıştık; sokaklar tenhalaşmış, insanlar evlerine çekilmişlerdi. Göğsümüzü delice döven rüzgâra kayıtsızdık. İçimiz üşüyor, aylardır sıcacık tuttuğumuz kalbimiz öfke dolu rüzgârımıza yeniliyordu. İkimiz de sessizdik, sözü sazı rüzgâra bırakmış yan yana iki yorgun beden olarak öylece duruyorduk. O esip gürlüyor, bizim adımıza konuşuyor, veryansın ediyordu. Peşinden yağmuru da getirmişti üstelik. Demek gökyüzünün griliği de tanıklık edecekti bize.

“Şöyle geçelim istersen; yağmur çiseliyor, birazdan hızlanacak.” dedin. Sokağın yamacındaki söğüdün altına sığındık. Yağmurdan kaçıyorduk ama rüzgâra sözümüz geçmiyordu. Ondan kaçmamız mümkün değildi artık.

Sessizliğimizi sokağın köşe başından kıvrılan pilav arabasının gıcırdayan teker sesi bozdu. Pilavlar bitmiş, usta bütün gücüyle arabasını yokuş yukarı itiyordu. Evine gidiyor olmalıydı. Araba yaklaştıkça cızırdayan radyo sesi yerini güzel bir türküye bıraktı. Usta en sonunda aradığı istasyonu bulmuş olmalıydı. Sessizliğin içinde çınlayan bir erkek sesi çalındı kulağımıza. Oldukça içli söylüyordu:

Ela gözlüm ben bu elden gidersem
Zülfü perişanım kal melul melul
Kerem et aklından çıkarma beni
Ağla gözyaşını sil melul melul

O an yaşadıklarımız ve kurduğumuz hayaller bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Dünyaya aynı gözlerle aynı yerden bakıyorduk. Olmak isteyip olamadığımız, yaşamak isteyip yaşayamadığımız her şeyin başlangıç noktasında duruyorduk. Avucum avucunda, aynı hislerle dokunuyorduk birbirimize.

Uzun uzun konuşuyorduk: “Aynı evde aynı sabaha birlikte uyanmak… Gözlerimi açtığımda ilk seni görmek ne büyük bir mutluluk olurdu değil mi?” diyordum çocukça bir sevinçle. Elimi tutup gülümsüyor, ışıldayan gözlerinle onaylıyordun beni.

İkimiz de dalgındık. Ben yalnızca yüreğimdeki acıyı hissediyor, derin solumalarını dinliyordum. Yanındayken senden başka hiçbir şey umurumda olmazdı. Sen bu ketum sessizliğin ortasında ne düşünüyordun, hiç bilmiyordum. Gözlerini benden kaçırırken dudaklarının arasındaki tütünü ciğerini soldursun diye uzun uzun içine çekiyordun. Göğüs kafesin dumanlı, yüzün gölgeliydi.

Öfkesi gittikçe artan rüzgâr aramıza girmesin diye sana doğru sokuldum usulca. Şimdi daha yakındık, aramızdaki mesafe kapanmıştı. Birbirimizi görünce öfkemiz de yatışırdı. Bu kez öyle olmayacaktı. Sıcacık bakan gözlerinden içindeki tahta otururdum. Bana ait, bana özel bir sığınaktı orası. Güvenli, korunaklı… Kelimeler aramıza girip bizi üzene dek büyülenmiş gibi kalırdık öyle. Keşke seninle bir araya gelince hep uzun uzun sussaydık. Bizim şifamız susmaktaymış meğer geç anladım, geç anladık.

Benim konuşmaya hiç niyetim yokken sesin karanlığı ve içinde kaybolduğum o tatlı huzuru birden böldü. Kımıldanışlarından ve vücut dilinden neler söyleyeceğini tahmin edebiliyordum artık. İçimden yalvarıyordum: “Ne olur sussun Allah’ım, bölmesin zamanı ikiye!”

“İkimizin de suçu yok. Böyle olması gerekiyordu ve oldu. Beni anlayacağını umuyorum.”

Günlerdir hazırlamıştın beni bu sona. Kaçamak bakışların, dalgınlığın, beni yerle bir eden uzaklığın hep bu acımasız vedanın habercisiydi. Hayatımızdaki karmaşa ayrılığı getirmişti sonunda.

Sesin yüreğinde olup biteni hiç ele vermezdi. Perdelerdin, üstünü örterdin bütün acılarının. Sert, keskin ve kararlıydın. Kelimeler bizim düşmanımızdı. Gözlerimizse usta bir çırak gibi tamir edendi her şeyi. Zaten gözlerin olmasaydı, sıcacık bakmasaydın katlanabilir miydim bütün bunlara?

“İnsan sevdiğinin korunaklı mabedinde sonsuza kadar kalacağını zanneder. Her şeyin bir sonu olduğunu unutur hep. Çünkü aşk bir tılsımdır, dokunduğu her şeyi güzelleştirir. Bütün imkânsızlıkların üzerini çizer. Âşık gökyüzüne erişebilecek, arza hükmedecek kadar güçlü hisseder kendini. Çoğaldıkça çoğalır. Donandıkça donanır aşkıyla. Sevdiğine dolanır sarmaşık misali. Kalbine maşukundan damıttığı sırrını saklar ölümüne. Kendi ben’inden sıyrılır, onda gönenir her bir zerresi.”

Böyle demiştin bir gün. O çok sevdiğimiz, hep uğradığımız kafeteryada kahvelerimizi yudumlarken… Hep mantığınla hareket ederdin. Boş vermişlik rüzgârı seni bir kez bile sürükleyemedi istediği yere. Direncin hepsinin karşısında duracak kadar kuvvetliydi. Kendinden emin yıkılmaz bir kaleydin.

O yüzden bu seçim senindi. Bu veda da. Bu son da.

O sokak lambasının pörsümüş ışığının altında bir bitişin son demleriydi yaşadığımız. Rüzgâr sakinleşmiş, yağmur dinmiş, gece bütün karanlığını içimize nakşetmiş ve sen diyeceğini demiştin.

Tek bir söz bile söyleyemedim!

Bütün sözlerimi sende bıraktım. Bütün umudumu. Bütün gücümü.

Dağılmışlık koydum avucuma. Hatıralarımızı aldım yanıma. İçimde kalan son bir umutla arkama baktım. Ellerin cebinde, içindeki sır ve yarım kalmışlığımızla karanlığın ortasında yavaşça gözden kayboluyordun. Oysa bir gölge misali peşinden gelecektim ömür boyu. Yokluğun bendeki varlığına zarar vermeyecekti. İkimiz de bunu çok iyi biliyorduk.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.