Hayatım, Düşler Ülkesi

Anlatacaklarımı gerçekten siz de dinleyecekseniz, herhalde önce doğduğum yeri, giydiğim, rezil fakat rüsva olmayan çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben daha doğmadan geleceği borçlandırılan hayat sürgünümü, maziden miras kalan evhamları ve daha nicesini bilmek istersiniz diye düşündüm. Belki siz de yüreğinizde bir hüzün bir kederli hissiyat duygusu hissettiniz ama ben pek anlatmak taraftarı değilim galiba. Her şeyden önce bu zımbırtılardan sıkılıyorum. Sonra onlarla ilgili bir düşünceye kapılıp gitsem alıngan taraflarım inlemeye başlar. Ayrıca o lanet hüzünleri size olduğu gibi çıplak haliyle anlatmamı filan da beklemeyin. Ben size yalnızca yamulup derbeder olmadan, köyümden, bereketli toraklarımdan, mis kokulu tandırımdan kopmadan önce geçirdiğim çocukluk hatıralarımın bir kesitinden bir hayli maceraperest geçirdiğim çocukluğumun yaramaz manyaklıklarını anlatacağım.

Mis kokulu tandırım demişken size ondan ayrıntılı olarak bahsetmeden edemeyeceğim. Bölgemizde tarih öncesinden günümüze pişirme, ısınma gibi amaçlarla kullanılan yere gömülü basit bir düzenektir benim hala hasret duyduğum mis kokulu tandırım. Ayrıca evlerimizin hemen bitişiğinde bulunan apayrı bir kapıya bakıp gökyüzünü gören pencereye sahipti o güzel tandırlarımızın içinde bulunduğu aşhane. Gökyüzünü gören mi? Öyle bir pencere de neyin nesiymiş diyen çarpık kentleşmenin acı buhranına kapılan bir gençlik, bir çocukluğun ve onların tüm serzenişlerinin kulağımda çınladığını hisseder gibiyim. Bu modernlikten gelen serzenişleri bir kenara bırakıp benim o tatlı anlarıma geri dönmek ister gibiyim.

Evet, evet tam da o ana geri döndüm işte bakın. Ayakları tandıra sarkıtıp etrafında bir halka oluştururduk tıpkı dostlar meclisi gibi ve ellerimiz sımsıkı birbiriyle kenetlendiğinde gözlerimiz çoktan semaya dönmüş olurdu. Bazen adını bile bilmediğimiz ancak hayallerimizi süsleyen o uzak diyarları, cennet bahçelerini düşlerdik. Bu hayatta bir daha rast gelmediğim eşsiz bir oyundu. Fakat hala bir yerlerde bu oyunu oynayan çocukluk arkadaşları olduğuna inancım tam. Bir gün mutlaka ama mutlaka onları bulup onlara eşlik edeceğim.

Öyle bir oyun saati belirmişti ki kasvetli, kara kış rüzgârlarının estiği, bacaları, gökyüzünü bembeyaz örtülerin sarmış olduğu bir saat. Babaannemin elleriyle ördüğü yün çorapları anımsadım bu denli soğuktan bahsedince. O el emeği çoraplar öyle ki derince bir tandırı anımsatıyor bana. Çünkü onları giydiğimde hiçbir soğuk hiçbir kış üşütmemişti beni. Bilemiyorum şimdi babaannem o çoraplara sevgisini mi yoksa duasını mı bağışlamıştı. Belki de her ikisini…

Yine çetin günlerdeydik hayatımızın çoğu zamanında olduğu gibi. Hayatlarımız hep bir karınca mevsimi misali. Çalışırdık gece gündüz demeden, hayvanlarımızı beslerdik, üşürdük. Bu sebepten duramazdık olduğumuz yerde. Ya yürürdük ya da koşardık, sabit kalmamız gerektiğinde de kartopu oynar ıpıslak olurduk. Mücadele ederdik oynarken bile. Ter atardık her ne kadar dondurucu soğuk da olsa. Ta ki akşam olup zaman dolana kadar. Bu metafor biz çocukluk için hep mutluluk verici hiç bıkıp usandırmayan tekrar edilesi bir oyundu.

Evet, şimdi dönüp baktığımda çocukluğumuz sert şartlarda geçmişti ama en yumuşak meziyetlere sahipti biliyorum. Yazı sevdiğimizden mi o dondurucu kışa katlanırdık yoksa sahiden sever miydik kara kışı bilemem ama güneş yeryüzünü her aydınlattığında biz de gökkuşağı gibi renk açardık.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

6 thoughts on “Hayatım, Düşler Ülkesi”

  1. Sevgili Haluk, bu dokunaklı yazın ile beni o tandırın çevresinde oturup oyunlar oynadığımız o güzel günlere götürdün… Ağzına, yüreğine sağlık

    1. Değerli Abim hitabım sana da tesir etmişse ne mutlu bana. Teşekkür ederim..

  2. Değerli Abim benim teşekkür ederim. O güzel Yüreğinden öperim..

  3. Anadolunun hass çocuklugunu iliklerime kadar hissettirdiniz bana yüreginize kaleminize saglik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.