Farklı Hissetmek

Farklı mıyız, farklı olmaya mı çalışıyoruz, Gerçekten farklı mıyız yoksa farklı gibi gözükmenin bize sağlayacağı faydalar dolayısıyla mı farklılığa teveccüh ediyoruz?

Hayatın bizzat içinde ve onun aynadaki yansıması olarak kabul edebileceğimiz sosyal medyada birbirlerinin mukallitleri olarak hareket eden insan topluluklarının “yalnızlık” ve “farklılık” söz konusu olduğunda, içinde bulundukları durumu (bilinçli veya bilinçsiz) göz önünde bulundurmaksızın bu iki kavramı yüceltici ve kendilerini bu kavramların kanatları altına iltica ettirici davranışları neticesinde bazı sorular husule geliyor. Bu insanlar içinde bulundukları durumun farkında mı? Değiller. Düşündüklerini eyleme geçiremeyip birbirlerini taklit etmeyi zorunluluk mu addediyorlar yoksa ahvalleri hakkında düşünmeyip içgüdüyle mi hareket ediyorlar? Zannımca böylesine büyük bir kalabalığı tek bir kalıba sıkıştırmak doğru olmaz.

Determinist koşulların, insanın elinde olmadan gerçekleşen olayların varlığını inkar etmesek de insana verilen özgür iradeyi de yadsıyamayız. Bu iradeye sahip bir canlının hayvan toplulukları gibi sevk-i tabii ile hareketi, en ayırt edici vasfını suiistimal etmesi sayılacağından kabul olunamaz. Nasıl akıl sağlığı yerinde olmayan birinin bazı hareketlerini mazur görüp, aklı kullanma salâhiyeti bulunup bu yetiyi kullanmayan birine takaza edebiliyorsak, özgür iradesiyle hareket etmeyen bir insanın da en fârık vasfını kullanmayışı o insanı tenkit edilmeye müstahak kılıyor. Elbette bu iradenin hâmil olduğu güç nispetinde aşırılıklara kaçmanın mümkün oluşu, bir yandan onun dizginlenmesini iktiza ediyor.

Farklılıktan kastımız tabii ki farklı olma çabası değil, sırf farklı gözükmek için olmadığı biri gibi davranan insanın “kendine karşı dürüst olmamak” cürmünü işlediği söylenebilir. Nitekim farklı olduğunu iddia edip fiziki ve ruhi bakımdan dalgadan dalgaya savrulan bir takım gençlerin içinde bulundukları durum, “farklı gözükmek heveslisi olmak” şeklinde ifade edilebileceği gibi iyice irdelenirse aslında birçoğunun ahvalinin, “rol modeli taklit” olduğu görülecektir. Bu da bir zümreden farklı düşerken başka bir zümreye intibaktan başka bir şey değil.

Burada yeni bir kavram ihtiyacı hasıl oluyor. Farklı olmamız değil nev-i şahsımıza münhasır olmamız gerek. Nasılsak öyle olmalı, tasarımladığımız ve benimsemediğimiz yapmacık karakterlere bürünmemeliyiz. Bu yapmacıklığın en bariz örneklerinden biri, yukarıda bahsettiğim gençlerin içinde bulundukları durumu yeren bir kısım insanların, zaman zaman onların ahvaline temayül göstermeleri olsa gerek. Bizzat ve birçok defa şahit olduğum bu insanların ortak noktaları, eleştirilerini bu gençleri her gördüklerinde tekraren dile getiriyor oluşlarıydı. Belki onları her görüşlerinde içlerinde meknuz bulunan bu meyli hatırlıyor, kurtulmak istiyor ve hınçla hareket ediyorlardı. Bu meselede en tesirli ifade Schopenhauer’ın, “Aynada kendisini gördüğünün farkında olmayan köpeğin havlamaya başlaması” örneği olsa gerek… Burada da aşırıya kaçmamak, her eleştiriyi bu noktadan değerlendirmemek gerekir.

İnsan bastırdığı düşüncelerin esiri mi oluyor yoksa her gün propagandası yapılan ve esirleştirmeye çalıştıkları düşüncelere karşı savaşını mı kaybediyor bilemiyorum. Baştan bu savaşa girmeyip akımlara tabi olanlardan çok, direnci zayıflayıp yılgın düşenlerin içinde bulundukları durum bana daha bir müreccah geliyor. En azından bir savaş halinde olma bilincini tadan insan, duyuları dumura uğramadıysa, bazen telkin bazen açık propagandayla içine düştüğü durumdan, tembih ve tavsiye yoluyla uzak tutulabilir, aklını kullanmasıyla da doğru bulduğu yola büsbütün girebilir.

Bir de içinde bulunduğu hali benimsemiş, doğruluğuna gönülden inanan ve hiçbir propagandanın kendisini etkileyemeyeceği ve onlarla mücadeleye girmek ihtiyacı bile hissetmeyen zümre var. Bu zümreyi “hakiki yalnızlığa erişmiş olanlar” teşkil ediyor. Kendi kendisine yeten bu topluluk zahiri(dışsal) olana tabi olmaksızın, (mutluluğu başkalarında arayan, yalnızlıktan ve dolayısıyla kendi zihinleriyle baş başa kalmaktan kaçınan insanların aksine) mutluluğu kendinde buluyor ve gayet tabii insanlardan uzaklaşıp yavaş yavaş kendi kabuğuna çekiliyor.

Zoraki topluma karışması gereken zamanlarda, “İnsan olduğu gibi veya olmak istediği gibi olanı sever” kaidesi sırrınca, birbirlerinin aynadaki akisleri gibi olan insanlara karşı intibaksızlığı sebebiyle beşer evlatları tarafından kendilerine dönüştürmeye çalıştıkları bu topluluk, aksülamel göstererek bu çeşit insanlardan daha da uzaklaşma eğilimi gösterebiliyor. Amacım tabii ki toplum hayatından uzak münzevi bir yaşamı yüceltmek değil. Fakat içinde bulundukları durum dolayısıyla nev-i şahsına münhasır olmak özelliğini korumakta zorlananlara, kendilerini insan yapan en önemli vasıflarından taviz vermeyerek sonunda yalnızlık da olsa doğru bildikleri yolda ve karakterde diretmelerini tavsiye ediyorum.

Başından beri bu ayrıksılığı hissetmeyen ve içinde bulundukları toplumla aynileşmiş olup bunda sakınca görmeyenlere verebilecek tavsiyem zaten yok.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.