Yolculuk

Ne zaman başladı bu yolculuk bende bilmiyorum.

Çok küçük yaşlarda uzaklara dalıp hayâl kurmanın gücünü keşfetmiştim. Sonra kitaplar girdi hayatıma. Fotoromanlardan tutun da hepimizin çocukluğumuzda okuduğu hikâyeler, felsefî düşünceler, başka hayatların öyküleri ve filmler…

Şimdi bana sorsanız en çok etkilendiğiniz kitap ya da film hangisidir diye hiçbirisinin ismini, oyuncusunu hatırlamam ancak zihnimde bıraktıkları beni çağıran o gücün sihri hiç yalnız bırakmadı beni…

Hep beni izleyen bir göz ve iç sesimin bir görünüp bir kaybolan sesi bir çocuk gibi tuttu ellerimden. Zaman zaman düşüncelerimi ve yapmak istediklerimi paylaşsam ki bunu hep yanlış insanlarla paylaştığımı, sonra dağılan tesbih tanelerinin boncukları gibi her birini yeniden toplayıp sağlam bir ipe dizmem gerektiğini anlamam uzun yıllarımı aldı. Geçmişle geleceğin arasına sıkışan bir serçenin çırpınışı vardı göğüs kafesimde, ben adına “Cankuşum” diyordum.

Bir zaman makinasından geçer gibi geçmek hayattan ve bir bilinmeze doğru yürümek… Gitmek istediğim bir yer vardı biliyordum ancak tarif edemiyordum. Hayâlperestliğin(!) bu kadarı da olmazdı. Hiç bilmediği yerlere gitmek ister miydi insan? Öyle bir yer yok deseler de yürümeye devam eder miydi insan?

Sahi dünyanın keşfi nasıl olmuştu? Kim icat etmişti bunca araç gereci? Yoksa o insanların görevi miydi yalnızca üretebilmek? Peki ya o görevi kimden nereden almışlardı? İyi de biz mucit veya gezgin değiliz ki! Sanane canım bunlardan yaşamana(!) bak. Bak etrafındaki insanlara herkes kendisine biçilen rolü yaşıyor.

Sahi hangi makastan çıkmıştı bu roller, insan seçim yapmamalı mıydı? Hiçbir katkı sağlamadan sadece hazır bulmuşluğun verdiği nemelâzımcı tavırla mı hareket etmeliydi? Neydi hayatın anlamı?

Hikâyeleri olan insanlara rastladım, zaman zaman nereden nereye hayatı adımladıklarını ya okumuş ya dinlemiş ya da izlemiştim. Peki benim bir hikâyem var mıydı? Falanca şehirde doğdum, şu kadar kardeşiz, şuralarda yaşadım demek; bir özgeçmiş dosyası gibi hazırlanmış klişe sözlerden çok daha başka şeyler ihtiva etmeliydim önce kendim için.

Basmakalıp her söz, her davranış, her yaşantı vasat geliyordu bana…

İşte hayâllerimi bunun için çok seviyordum. Özgürdüm, yargılanmıyordum bir tüy gibi hafifliyordum o rüyanın içinde ve beni izleyen, gizli her yerde benimle olan o gözle ve ellerimden sıkı sıkıya tutan çocukla çıktığım yolculukta daha gidilecek çok yerler olduğunu biliyordum.

Çıktığım bu yolculukta kendimle de karşılaşıyordum. Nerede kaldın diye hesap soruyordu benden bir görünüp bir kayboluyordu; hayâl gibi. İz bırakanların peşinden yorgun adımlarla ilerlerken, sağlam adım atarsam ancak benden sonraya da kendi ayak izlerimi bırakabileceğimi biliyordum.

Ben hâlâ içimdeki o sesin beni çağırdığı diyarlara yürüyorum. Tıpkı Ahmet Kutsi Tecer’in okuduğum bu şiirindeki gibi bir ses:

Geceleyin bir ses böler uykumu,
İçim ürpermeyle dolar: – Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki, ben onu,
Aşığıyım beni çağıran bu sesin.

Gün olur sürüyüp beni derbeder,
Bu ses rüzgârlara karışır gider.
Gün olur peşimden yürür beraber,
Ansızın haykırır bana: -Nerdesin?

Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben.
Elverir ki bir gün bana derinden,
Ta derinden bir gün bana “Gel” desin.

Sahi siz neredesiniz? Karşılaşır mıyız bir gün sizinle de? Bir köşede oturup da bir hayâli bölüşebilir miyiz?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.