Sana Ölüm Bana Zulüm

Tak tak, tak tak. Kafamın yerine demir bir tezgâh ve çekiç koymuştu şu kargalar. Sabahtan beri ağızlarındaki tek bir cevizi terasa atıyor, kırılmayınca daha yükseğe havalanıyor, cevizi tekrar bırakıyorlardı. Kırılmayan cevize işkence ediyorlardı resmen.

Yataktan kalkmaya takatim yoktu. Olsa kalkardım, bir görünsem cesaret edemezlerdi buralarda dolaşmaya, öyle korkuluk olmuştum. Güneş artık rahatsız etmiyordu, en uyunulası zamanda uykum kaçmıştı. Saatin pili bitmişti ama vaktin ne olduğunu kestirebiliyordum. Böyle yattığımı görse annem, haydi kalk namazını kıl, derdi nahif bir sesle. Ama bilmezdi ki ben namazdan geçeli çok olmuştu. Üzülmesin diye göstermelik yatıp kalkardım. Babam bıyık altından gülerdi. Göz kırpardım. Bir gün çarpılacağız ya, hadi hayırlısı diye fısıldardım kulağına. Aman derdi bıyıklı bir babaya hiç yakışmayan tavrıyla. Annemin ardından babam da göçmüştü dünyadan. Çok kalmamışlardı buralarda. Alışırım sanmıştım ama alışamamıştım. Evin altını üstüne getirmiştim farklı bir şeyler bulur muyum, yeni bir şeyler hisseder miyim diye. Yastığın içinde mektuplar bulmuştum, babamdan bana yazılan:

“ Kızım, kuş yürekli kızım,

Ölümü düşünüp de seni babasız bırakmanın acısını yaşadığım zamanlar vardı sen daha çok küçükken. Gözlerim dolar, ağlamamak için kendimi zor tutardım. Hele bir de yaşlanıp da gözaltımdaki torbalar şiştiğinde, daha acı verici olmaya başladı bu hisler. Sonra biraz daha yaşlanıp, hastalıklar yakamı bırakmadığında iyice garip oldum. Kanser olduğumda kafayı yiyecektim. Bu kızı tek başına bırakıp nereye gidiyordum? Babasız kalınca neler oldu? Duvardaki fotoğrafıma anlat, duyarım ben!”

Önce annesiz kaldım ben. Zordu evet, ama sonra babasız kaldım. O daha zordu. Ben babasızlığımı sorgulayadurayım, kargalar rahat durmuyordu. Görünmem gerekiyordu. Perdeyi çektim, cam öyle güzel parlıyordu ki yansımamla burun buruna geldim. Bir gariplik vardı yüzümde. Cama yansıyan ben miydim babamın fotoğrafı mı anlayamadım bir anda. Biraz daha yaklaştım, sakal gördüm yüzümde babamınkiler gibi. Garip bir delilikle elimi yüzüme götürdüm. Sakallar batmıştı elime, babamınki gibi sert, diken gibi. Kullandığım ilaçlardan diye düşündüm. Yüzümün ne günahı vardı? Banyoya koştum. Cam yanıltabilirdi. Aynaya bakmalıydım.

Sakalım camın yansıttığı gibiydi işte. En iyisi üzerimde ne var ne yoksa çıkarıp atmaktı. Ne olmuştu bana? Böceğe dönüşeni okumuştuk, eleğimsağmanın altından geçenleri de. Hani bunlar kitaplarda olurdu? Okumaktan kafayı mı yemiştim? Yoksa bir kitap karakteri miydim? Üzerimde ne varsa elim ayağım titreye titreye çıkardım. İçimdeki bütün hücreler kıl olup dışarı çıkmışlardı sanki. Tek bir bıyık tüyüne bile tahammülü olmayan ben bu kadar kılla nasıl mücadele edecektim? Bu soruya cevap aramaya başlamıştım bile! Bu durumu kabullenmemeliydim. Aşırı bir hormon bozukluğu da olabilirdi. Olamaz mıydı yoksa? Bir erkeğe mi dönüşmüştüm? Kendimi böyle bir ütopyada hissetmek istemezdim. Babama benzemiştim. Hem de ne benzemek! Acaba dedim sesim ne âlemde? Çok güzel türkü söylerdi canına yandığım, bir denemeliydim. Nasıl olsa olanlar olmuştu.

“Akşam olur karanlığa kalırsın,

Derin derin sevdalara dalarsın

Oy gelin gelin, sevdalı gelin öldürdün beni.

Beni koyup yâd ellere varırsın

Sana zulüm bana ölüm değil mi?

Oy gelin gelin, sevdalı gelin, öldürdün beni…”

 

Aynıydı işte babamın sesinin aynısı. Öldürmüştüm kendimi. Daha gideli bir ay olmadan, o yaşasaydı da ben ölseydim diye diye kendimi öldürüp onu koymuştum yerime.

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Sana Ölüm Bana Zulüm”

  1. Bir solukta okudum kalemine sağlık güzel yürekli insan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.