Hürriyet

Ellerimi arkadan bağlamışlardı. Gözlerime sıra gelmeden önce, gözüm duvardaki takvime son kez ilişmişti. Tarih 5 Eylül 1907’yi gösteriyordu. Artık her yer benim için karanlıktı. Gözlerime inen perde, bütün ruhumu derinden sarsmıştı. Bayılmama ramak kalmışken, son bir kez hamle yapma gereksinimi duydum ve yerde otuz saniye önce gördüğüm, kibrit kutusunu tek hamlede donumun içine düşürmüştüm.

Demir kapı gıcırtısı ve ardından gelen ayak sesleri odaya doğru yaklaşıyordu. Sanırım odaya iki kişi geldi. Birbirleriyle konuşup bu gece gidecek taife içinde olduğumu söylediler. Çok geçmeden odada bulunan iki kişi sağlı sollu koluma girerek beni odadan dışarıya çıkarmışlardı bile. Merdivenleri hızlı adımlarla indik. Bir arabaya yöneldiğimizi tekmeyi yiyip içeri sokulduğumda anlamıştım. Artık hareket vakti, nereye götürüyorlardı beni? Sanırım sona gelmiştim,  28 yıllık hayatım, hapis oluşum ve şimdi gidiyor olmam…

Biraz sonra denizin dalga sesini kulaklarımda duyar gibiydim. Gözümde yaşadığım sahneyi canlandırmaya çalışıyordum. Ne yapmaya çalışıyorlardı? Bana ve benim gibi düşünenlere hayat şansı vermeyeceklerdi. Yıllarca inandığım değerlerim. Enver Bey ve gençliğim… Gidiyorum. Bu hayattan, düşüncelerimden… Bir an gözümün önünde sırada birikti anılarım.

5 Ocak 1903’te Manastır’da Üçüncü Ordu bünyesindeki 13. Seyyar Topçu Alayı’nın 7. Bataryası’nda görev yaptığım yıllarım. Sonrasında 21 Ağustos 1906 sabahı Rumeli’de eşkıyalara karşı mücadele için takip heyetine atanmam ve Türk Milletinin izzetini, şerefini eskisinden daha da sağlam bir şekilde muhafaza etmek için mücadeleye koyulduğum yıllarım.

Makedonya komitecilerine esir düştüğüm günden bu yana her şey çok değişmişti. Asla teslim olmama parolası ile yola koyulmuştuk. Baskın yediğimiz o gece teslim olmamak için şakağıma soğuk namlunun ucunu dayamıştım. Kararlıydım. Her şeyi bir tarafa bırakmak ve bu gidişata son vermek üzereyken, aklıma milletimize verdiğimiz sözler gelmişti. Umudumu kaybetmemeyi ve bu hengameden de sağ salim çıkacağımın kararını vermiştim. Bu düşünceler içerisindeyken, çirkin adamlar gelmişti bile. Böyle bir gecede tutulmuştum. Lakin artık farklı bir yolla gitme vakti.

Tekne ile yol almaya başlamıştık. Sanırım bedenim soğuk sularla buluşacaktı. Beni denizin dibine terk-i diyar edeceklerdi. Umutsuzluk bizde hiçbir zaman olmadı. Fakat bu durum bambaşkaydı. Yolun sonuna geldik diye, içimden geçirdim.

Zaman kavramım kalmamış olsa dahi, epey yol aldığımız belliydi. Teknenin motoru durmuş, kıyıya yaklaşıyor olmalıydık. İnsanoğlunu tüm kötülükleri ile bağrına bir anne şefkati düsturuyla basacak olan toprağa götürüyorlardı seni…

Tekne artık durmuştu. İçimden, “Buraya kadarmış!” diye geçirdim. İki kişi tekrardan koluma girmişti. Tekneden iniyorduk. Nereye geldiğimi hayal dünyamda kurmaya başlamıştım. Ne yapacaklar bana, gözlerimi neden açmadılar… Bütün soruların tek cevabı vardı; ölmek…

Yere uzanmıştım. Tekne tekrardan çalışır vaziyette idi. Gitgide teknenin sesi uzaktan gelmeye başlamıştı. Sanırım gidiyorlardı. Benimle beraber tekneden inen iki kişi ne taraftaydılar. Beni öldürecekleri yeri ayarlamak için uzaklaşmış olmalıydılar. Görüyor musun Mirza Efendi, senin için nasılda hazırlık yapıyorlar. Halbuki ne gerek var, bir kurşun da aynı işi görecekti. Ama kader inandığım değerler gibi yüce bir ölüm nasip etmek için vaktini beklemekteydi. O halde bizde bekleyelim Mirza Efendi.

Kimsenin sesi artık gelmiyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Gelen giden yoktu. Gözümü açmam gerekiyordu. Ellerim arkadan bağlıydı. Hiçbir şey yapamıyorum.  Kafamı yerdeki toprak ve taşla bütünleştirdim. Şu gözümün bağını çözmeliydim. Kafamı yerlere sürtmeye başlamıştım. Artık deliye döndüm. İnce bir sıcaklık, şakaklarımdan kulaklarımın arkasına yolculuğa girişmişti. Gözlerim kararıyordu. Başımı yerden kaldırabilecek dermanım kalmadı. Öylece orada kalakaldım. Gitmiştim…

Sabah olmalıydı hatta seher vakti. İliklerime kadar işleyen soğuktan bunu anlamamak ahmaklıktı. Son bir hamle yapıp, gözümün perdesinden kurtulmayı denedim. Bu kez olmuştu. Denk geldiğim sivri ve ince taş parçasını, gözümdeki bağcıkla yüzümün arasına sokmuştum. Tek bir hamle ile koparmayı başardım. Geceden beridir kurumuş olan yüzümdeki pıhtılaşmış kan ve yara, bu hamleyle birlikte tekrardan kanamaya başlamıştı. Yine de hiçbir şey bu baş belası gözümdeki bağcık kadar kötü olamazdı. Gözlerim günlerin verdiği vazifesini yapmama usulü ile kamaşıyordu. Yavaş yavaş alışacaktı elbet.

Biraz sonra ayaklanmıştım. Etrafıma anlamsız bir şekilde bakıyor, gözümün alabildiğine giden denizin, içime verdiği ürperti ile mücadele etmeye çalışıyordum. Yürümeye başladım. Ama hiçbir şey yoktu. Ne benimle beraber inen iki asker, ne de herhangi bir hayvanat… Küçük bir ada…

Sadece ben ve benden içeride olan değerlerim. Artık sona gelmiştim. Kim gelir buraya diyerekten söylenmeye başladım kendi kendime. İlk günler bütün bu düşüncelere dalıyor, içinden çıkılmaz bir hal aldığında ise yok olacakmış misali bayılıyordum. Böyle kaç gün geçirdiğimi bilmiyorum. Kabullenmeye başladım. Günlerce ayakta kalmamı sağlayan tek şey, donumun içerisine tesadüfen koyduğum kibrit kutusuydu.
Sabah yüzüme vuran güneş ışınları ile uyanmıştım.  Gözlerim dün gece yatmadan önce tek tek saydığım, kibrit tanelerine takılmıştı. Sadece on kibrit tanesi kaldığını tekrardan hatırlayıp, nefesim kesilmeye başladı. On kibrit tanesi… Üç tanesi işe yaramaz… Kaldı yedi kibrit tanesi… Bu da yedi gün eder, yani bir hafta… Ya sonrası… Bu ada çok soğuk oluyordu. Böyle mi olacaktı Mirza Bey!

Yere yapışık vaziyette uzandığım noktada gözlerim dalıp dalmamak arasında gidip gelirken, dalgaların arasında bir nesnenin olduğunu fark ettim. İçimi anlamsız bir heyecan kaplamıştı.
Hemen ayağa kalkıp o tarafa doğru koşmaya başladım. Yanına vardığımda, uzaktan karartı misali tavır sergileyen nesnenin, kitap olduğunu görmüştüm. Aman Allah’ım bu nasıl, tarif edilemez bir duyguydu. Hemen elimi dalgaların arasına daldırıp, ıslak bir sevgili misali kitabı çıkarmıştım. İlk sayfası denizden çıkardığım esnada kopmuştu. Belki de denize düştükten sonra dalgaların azizliğine uğramıştı. Ya bir tekne ya da gemiden soğuk sulara bırakılmış olmalısı ihtimaldi. Bir diğer ihtimal ise adanın yakınında bulunan bir yerleşim yerinden suya bırakılmış olmasıydı. Bu ikinci ihtimal yüreğimi sökercesine beni heyecanlandırdı. Kitabı kuruması için taşların üzerine bıraktığım esnada, kopmuş olan kapağın ardından gelen ilk sayfadaki isme gözüm takılmıştı; “Victor Hugo, Sefiller” Evet, bu kitabı tüm gerçekliği ile biliyordum. İlk baskısı 1862’de yayınlanmıştı. Başkahramanı olan Jan Valjean yoksul bir köylüdür. Çaldığı bir somon ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmıştı. Bir an kendimi Jan Valjean’a çok yakın hissetmiştim. Ne de olsa adadaki tek ve belki de son misafirim olmasındandır. Gece boyunca kitabın sayfalarını çevirdikçe Jan Valjean ile koyu bir sohbete dalmıştık. Saat mefhumum burada kaybolmuş olduğundan saatin kaç olduğundan bihaberdim. Gece adaya doğru bir ışığın yaklaştığını gördüm. İçimi tuhaf bir duygu kapladı. Günlerdir kimsesizlikten şikâyet ederken, şimdi bana yaklaşan ışığın karşısında biçare bir durum içerisine girmiştim. Hemen toplanıp, adada nadir bulunan bodur ağaçların arkasında kendime yer edindim. Biraz sonra yaşanacak sahne için bekliyordum. Sessizlik içerisinde adaya yaklaşan şeyin bir tekne olduğunu, dalgaların sesine katılan motor sesinden tanımıştım. Yarım bıraktıkları işi tamamlamaya geliyorlardı.

Artık adaya ayak basmışlardı. Kendi aralarında anlam veremediğim bir şekilde bağrışmaları kulağıma geliyordu. Çok zaman geçmemişti ki tekneden atlayıp, adaya adımını atanlardan birisine gözlerim takılmıştı. Evet, bu o… Emindim. Bizim Tahir, namı değer Rus Tahir… Aslen Selanikli olan Tahir, soğuk yüzlü ve yeşil gözlü olması hasebiyle Rus Tahir lakabıyla yıllar önce gördüğüm kişiydi.
Biraz sonra adaya gelen askerlerden birisi, “Boris, Boris!”  diye bizim Tahir’e yaklaştı. Aman Allah’ım bu gerçek miydi? Nasıl olur, aklım almıyordu. Yüreğim sıkışıyordu. Komitecilerin arasına girmiş olabilir miydi? Bir an kendimi rüyada sandım. Bütün bunlar gerçek olamaz. Birazdan uyanıp, bu adadaki sıradan ve bitmek tükenmek bilmeyen günlerden bir tanesini daha yaşayacağımı düşünüyordum.

Bizim Tahir’e kazdıkları çukuru gösteriyorlardı. Hiçbir şeye anlam veremiyor ve bütün sahneleri ağaçların arkasında kendime edindiğim yerden izliyordum. Bir ara Tahir’e sesleneyim, diye düşündüm. Belli ki o da bir şeyi arıyordu. Sonra bu fikrimden vazgeçtim. Belki de gerçekten Boris’ti. Tekneden iki komiteci askerin sesi duyuldu. Sesin geldiği tarafa döndüğüm de gözlerime inanamadım. İsmail… Resneli İsmail… İki komitecinin kolları arasında sürüklene sürüklene adaya indiriliyordu. Yaklaştıkça İsmail’in yüzü daha da netleşti. Bir an Tahir’e kızdım. “Bu hale gelmesine neden izin verdin!” diye sitem etmek geldi içimden. Sonra sol kulağımda ki ses kendini yineledi, “Ya gerçekten Tahir değil de Boris ise!”

İsmail’i kurban misali kazdıkları kuyunun başucuna getirmişlerdi. Tahir, İsmail’in yanı başında durmasına rağmen, Resneli İsmail hiçbir tepki vermiyordu. Belki de birbirlerini tanımıyorlardı. Komitecilerden birisi Boris’e yani bizim Rus Tahir’e, anlamadığım bir lisanla bir şeyler söyledi. Tahir, onay verircesine kafasını salladı ve geri çekildi. Beş komiteci, Resnelinin etrafında toplandı. Bulunduğum yerden atılmak istedim. Resneli İsmail’i infaz için bu adaya getirmişlerdi. Buna izin vermemeliydim. Tahir’e bakıyordum. Ne kadar da soğukkanlı duruyordu. Artık gerçekten sol kulağımda işittiğim sesin söylediği gibi Boris olduğuna kanaat getirmiştim. Çünkü şayet Tahir olsaydı bu sahnede böyle durmamalıydı.

Bir an gözlerimden akan yaştan kör olduğumu düşünmeye başlamıştım. Duyduğum bir el silah sesi ile gözlerime inen perde kayboldu. Sonrasında gördüğüm sahne karşısında dilim tutulmuş, ellerim titriyordu. Boris yani bizim Tahir, Resneli İsmail’in infazına geçildiği an, belindeki önceden hazırlamış olduğu tabancasını çıkartıp, önce İsmail’in yanında bulunan tüfekli komiteciyi, ardından da diğer iki komiteciyi yere sermişti. Son iki komiteciyi de Resneli, yanına düşen tüfekle aynı saniyeler içinde yerle bir etmişti. Göz açıp kapayana kadar ki sürede, beş komitecide yerde yatıyordu.

Tahir, Resneli İsmail’in ellerini çözmek için yanına eğildi. Bense hala yaşadığım şoku atlatamamıştım. Hala ağaçların arkasından olan biteni seyrediyordum.  Biraz sonra Resneli ve Tahir, birbirlerine sarılma safhasını tamamlamışlardı. İkisi birden “Mirza Bey, Mirza Bey!” diye seslenerek beni aramaya başlamışlardı. Bu sahneyi bana yaşattığı için Allah’a ne kadar şükretsem azdır. Saklandığım yerden çıkıp, Tahir ve Resneliye doğru koşmaya başladım. Ortada buluştuğumuzda üç koca adam, birbirimize sıkı sıkıya sarılmıştık. Bizi bu sahnenin büyüsünden, yine Tahir’in tok sesi kurtardı. Tekneye geçmemizi ve oradan indireceğimiz kayıkla yol alacağımızı, birazdan gün doğacağını söyledi.

Yola koyulmuştuk. Şafak söküyor ve artık ada gitgide küçülüyordu. Resneli, Tahir ve ben kayıkla karanlık denizde ilerliyorduk. Bir ara denizin üstüne yansıyan ay ışığını seyre dalmışken, Tahir bana dönerek, “Kitap nasıldı?” diye sordu. Bense bu soruyu sadece bir tebessüm ile geçiştirip, “Kitabı bilmem ama hürriyet çok güzel. Hürriyet!” diyebildim. Resneli ise çoktan diline bir hürriyet türküsü tutturmuştu.

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

1 thought on “Hürriyet”

  1. Mükemmel bir şekilde kaleme alınmış mükemmel tebrik ederim ali aytar bey

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.