Güçlü Kadın

Yaşamak ve ölmek arasında yaşadığı hayatın içinde verildi ona o ad. Ağlamak ile gelinen dünyada, ölene kadar gülmekti niyet. Ve sonra yaşadığı hayatın, niyetin yerini aldı nasip ve kısmet. Kısmetten sonra avutmak gerekti yüreği, gökyüzüne terbiyesizlik etmemekti kalbindeki istek.

Sustu, bekledi. “Hayırlısı!” dedi ve kalabalığın, ıssız bir yerin sessiz kadını oldu.  Vardı kimlikte adı, bir de hayat ekledi ona verdi yeni bir ad; “Güçlü Kadın”

Hayata karşı duruşunun gücüydü o ad, kolay kolay ve isteyerekten alınmamıştı. Takdire şayan bir duruştu kendisindeki; övüle övüle anlatılandı o artık. “Güçlü Kadın” için anlamı yoktu. O toplum yüzünden gardını almış, yalnızlığa göğüs germiş, yıkılmamak için dik durmuş bir kadındı aslında. Nasıl, neden oldu Güçlü Kadın? Sorulmadı hiç o Güçlü Kadın’a hayatında ayağının hangi taşa takıldığı. Hangi dağa göğüs gerdiğini, hangi pervasızlara kafa tuttuğunu, hangi okyanusun sularında boğulmadan kurtulduğunu, hangi yanan ateşin alevinde yanmadan kurtulduğunu bilemedi, anlayamadı da hiç kimse ama adının yanında bir adı vardı; “Güçlü Kadın” idi artık o.

Yalnız büyümüştü kadın. Büyümenin zor olduğunu bu kadar canının yanacağını bilmeden, bilemeden büyüdü. Büyüdüğünde teslim olmamaktı hayatın pisliklerine. Diklendi kendini bilmezlere. Hayat ona ilk olarak erkekten nefret etmeyi öğretiyordu. Vardı dayanılmaz sancısı, aslında yabancısı da değildi burnunun dibindeydi ilk erkeğe nefreti, babasından öğrenmişti. Sonrası da geldi elbet. Hani o çok sevmelerin adamları olur ya hani güya gözünün kimseyi görmediği bir adam olduğuna inanırsın ya eş denilir ya ama leş olur ya işte sonra da o eşte gördü leşliği, eşsiz bir halde tattı o nefreti. Nefreti öğrenmişti artık. Hayat arkadaşı denilenden vazgeçtiğinde, hayatının düşmanı olduğu ile karşılaştı. Kadın iyi günde, kötü günde denileni yanlış anlamıştı. İyi günde iyi gününü yaşadığını sanmıştı, kötü günün ise ona eş dediği leşin kendisinin yaşatacağının farkına varamamıştı. Kadın, kötü gününü birlikte atlatacağını inanırken, kötü günün sahibi hayat arkadaşı diye seçtiği, hayatının düşmanıymış meğer? Onu da sonradan anladı. Bilemedi ama öğrendi. Canı acıya acıya, sessiz sedasız öğrendi kadın. Bedeli neyse çekmeye razı, bedeline direnecek kadar da diklenmişti hayata kadın.

Belediye Başkanı’nın izniyle “Evet!” dediğine heba etmeyecekti. Hayat onu hâkimin karşısında, “Evet bitsin!” demeye teslim ederken yoluna tek başına ışık tutan, başı dik durandı. Biliyordu kadın, bitmesi çok güç yolun yolcusuydu, yolundan vazgeçmeyendi, olmasını istediği olacağa inanandı, direniyordu. Yoruluyordu, düşüyordu, dizleri kanıyordu ama hep ayağa kalkması gerektiğini biliyordu. Eğmiyordu başını, çatmıyordu kaşını, alnına çalmıyordu kara yazıyı. “Hadi toparlan kadın!” diyordu, çıkıyordu hiç kimseye hiçbir şeye aldırış etmeden yoluna, yollara.

Toplumun dul kadını olduğunda, hayat başka başka niyetlere başka başka bakışlara bulaştırdı kadını. Müsait kadındı artık kadın. Her erkeğe koşacak kadındı. Evlenmiş, ayrılmıştı. Hele birde parası yoksa ay birde çocuklar ile ortada kalmışsa, ne teklifler, ne teklifler. Dul kadın olunca, en güzel kadın sen oluyordun. Herkesin hayalini düşleyen kadın da sen oluyorsun, bir de seni nasıl bırakır şaşkınlıkları ile etkilemeye çalışan, etkisiz canlıların ağzından çıkan cümlelerin bini bir para.

Ayıpladı kadın hem de çok ayıpladı. Ama ilk önce kendini ayıpladı. Kuyruğuna baktı, salladım mı diye düşündü? Toplumda nasıl durduğuna baktı? Acaba çok mu makyaj yapmıştı? Göğüs dekoltesi mi çoktu ya da eteği mi kısaydı? Kadın kendini ayıpladı, yokladı, sorguladı.

Baktı kadın kendinden geçip gitmiş, kendini yerden kazımaya çalışan kendine. Kadın derdinin peşine düşmekten başka bir derdin peşinde olmayandı. Ayıpladı ama kendini değil, ayıpladı erkeği. Kadın, derdinin peşine düşmüştü. Erkeğe kendini gösterecek bir halde olmadığını anladı. Toplumun değer yargılarına göre o sarkılabilen müsait kadındı sadece.

“Güçlü Kadın” en çok da erkeklerin karşısında gardını ala ala güçlü olmuştu. Kuyruğu da yoktu göğüs dekoltesi de, eteği de kısa değildi, çokta makyaj yapmıyordu. Sadece dul bir kadındı artık o. Toplumda yer edinmeye çalışıyordu, toplumun alnı ak, yüzü pak kadınıydı ama duldu.  Kimine göre tavlanılacak, birkaç zaman gönül eğlendirilecek, kimine göre bir gecelik olsun, nefes alsın altımda denilecek, kimine göre canı istenildiğinde kolay gidilecek kadındı. Âmâ öyle değildi kadın, gönül eğlendirilecek, bir geceliğine bir erkeğe nefes olacak ucuz orospulardan, duygusuz bir sevişmeye yem olacak bir libidonun yükselmesine sebep, yatacak kadın değildi kadın. İşte bunların karşısında, gitmeyen kadın olduğu içinde adının yanındaki o ad.

Reddedilen erkeğin saygısızlığına direndi, parasızlığında, “Evet de, sana da bakarım, çocuklarına da” cümlesine diklendi, en iyi dostunun, “Seviyorum seni!” demesine küfür etti. Kan kustu, kızılcık şerbeti içti. Gözlerinden hiç gözyaşı akmadı ama içi kan ağladı. Dağ gibiydi ama içindeki depremleri hiç kimse görmedi. Hani takdir ediliyorlar ya, hani öve öve, anlata anlata bitiremiyorsunuz ya, hani parmakla gösteriliyorlar ya, hani alkış tutuyorlar ya, işte “Güçlü Kadın” böyle olunuyor.

Sormadılar kadına, adının yanına bu adı alır mısın diye? Sorsalardı istemezdi bu adı, “Güçlü Kadın” olmak zor işte. Hayatın bir sınanması vardır onun için, o en zor sınanmalardan geçip en zor sınavlarından yıldızlı pekiyi almıştı. Söylemesi kolay, yaşaması çok zor olan adını işte böyle alıvermişti. Var olan nefesi gönlünce yaşayarak yaşayıp, ölmeyi dilerdi. Ama onlara hayatta, hayatlarının en zor görevi verilmişti. Onlar yaşarken de ölen, ölmeden yaşayanlardı. Niyetleri yaşamaktı. Verilene susan, olanı kabul eden, her şeye razı olan gönüller değillerdi artık o koca yürekli kadınlar. Artık hayatların kadınları değillerdi artık onlar. Sevilmez mi bu kadınlar? En çok da siz sevilirsiniz.

Ah be benim güçlü kadınlarım, acıyı dibine kadar sıyıran kadınlarım, gülümsemesinde bin bir acının tarifi olan kadınlarım, kalbi sevmeye utanan kadınlarım, ayağınız taşa takılmasın, saçınıza yıldız düşmesin, gönlünüz kararmasın, canınız acımasın, incinmeyesiniz!

Yaşayıp da direnen gönlüne, duruşuna sevdalı olduğum kadınlar,

Yitip giden, pervasızca cana kıyan lanetlerin “Kader” yazdıklarına can veren, canım kadınlar,

Hepinizin kalbine, varlığına, gidişine sonsuz saygı…

Ezgi Günaydın

HAYAT ; CÜMLELER KURDURUR,
VE BAZI CÜMLELER TOKAT GİBİDİR.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.