Söz Var S/öz Var!

Salındı bahçeye girdi
Çiçekler selama durdu
Mor menekşe boynun eğdi
Gül kızardı hicabından

Erzurumlu Emrah’ın gönlünden dem vurarak açalım bugün yazıyı. Her yazı, esasında konunun bir “bütün” olmasını amaçlar. Serde öğretmenlik olduğundan mıdır nedir, bende bu durum dağınık bir hâle tekabül ediyor. Bir oradan bir buradan konuşmak sıkıntısı yaşıyorum. Her şeyi bilmek manasında değil, sadece naçizane konuşmak. Konuşmak sözcüğünün içinde bile konu var ama dediğim gibi ben konu bütünlüğünü bir türlü tutturamıyorum. Tam bu şahsi eleştiriyi yapmışken Emin Özdemir’den destek alayım: “Konunun kendisi bir yazınsal metni değerli ya da değersiz kılmaz ama yansıtılış ve kurgulanış biçimi oldukça önemlidir.” O zaman, söz nereye biz oraya…

Emrah’ın sevgi gösterisi bugünün lisanından biraz uzak… Ruhun resmî bir ibaresi var mı bilmiyorum. Bir tutanağı, tespit raporu ya da ruhsatı var mı, varsa nasıl mucizelere gebe anlamak pek mümkün değil. Ancak bana sorsalar bir insanın ruhunun olduğunun gerçek kanıtı “sevgi”ye olan meylidir, derim. Sevgisi özde olanlar ile sözde olanların niteliklerini anlatmanın yeri değil. İşim sözle olunca öze dair ipuçları aramak derdine düşüyorum. Sevgi-aşk çıkmazına girip de kavram dedikodusuyla uğraşmayacağım. Sevgiyle yürüyüp, sevgiyle duracağım. Bu kadar şey girizgâh mıydı, demeyin. Elimde değil, affedin!

Dört mısrayı alıp sayfalarca metin çıkarsam bana kim ne der? Kim ve ne soruları bazen kafamı kurcalıyor. Sonra diyorum ki olur da eleştiriler ağırlaşırsa açar bir türkü dinlerim. Türküden öteye yol var mı?.. Evet, bu dört mısradan sayfalarca metnin ötesinde roman da çıkar. Abartmıyorum. Anlatım denilen şeyin kendine has bir büyüsü vardır. O anlatım üzerinde düşünülmezse “lakırdı”laşır. Az biraz düşününce “söz” olur. “Söz”deki hikmetler kavranınca da “haz” olur. Ne diyordu Gülten Akın? “Ah kimselerin vakti yok/ Durup ince şeyleri anlamaya…” Şair bunu söylediğinde insanlar ne kadar yoğundu bilmiyorum. Ama günümüzde gerçekten kimseler vakit bulamıyor. Bazen kap-it-al-izm estetik hazza da genel bir el atsa diye düşünmüyor değilim. Bunu sinema ve popüler kitaplarla bir nebze yapıyor ama mesela bir şiirden, türküden, öyküden, romandan nasıl haz alınır babında satış politikası geliştirse mana derinliği bulunmayan nice kişi parayı bastırırdı. Çünkü satılan şey değerlidir. “Bedava”nın adında bile iticilik vardır. Neyse, gene vizesiz sınırlar geçiyorum. Destur!

Salındı bahçeye girdi…

Ben bahçeleri çok severim. Bahçelerin içinde yaşama değer katan çok fazla öge bulunur. Bir tohumun filizlenmesiyle başlar her bitkinin birbirinden ayrışan hikâyesi. Domatesi ekip, hormonu basıp kâr etmekten bahsetmiyorum. Her yönüyle doğal bir bahçeden… Bugünün modern şiirinde inanılmaz bir imge arayışı var. Bu arayışlardan zaman zaman çok iğreti sonuçlar çıkıyor. Başarılı şiirleri gönül tezgâhımızda misafir ediyoruz, amenna… Her hâlükârda Necati Cumalı’ya katılıyorum. Şöyle diyor: “Şairler her şeyden önce sözcükleridir toplumun.” Ancak asgari düzeyde bir “iyi şiir” arayışında olduğumuz, bu arayışta bazen bocaladığımız kanaatindeyim. Normaldir. Her dönemde yaşanan arayışlardır bunlar. Aynı arayışın peşinde olan nice insan tanırım, halk şiirine burun kıvırır. İçinde “halk” geçince kendini eski tabirle “havas” saymasından olsa gerek, bu zât-ı muhteremler halk şiirine karşı menfî bir tavır takınır. Aslında bu, tavır takınmanın ötesinde bir yok saymadır. Yok sayanlar saydıklarıyla kalsınlar. Mısra bize ipucunu veriyor. Doğal bir bahçeden gıda almanın sarhoşluğu düşsün bizlere. Emrah ise zaten asırlar evvel o bahçede bir güzel keşfetmiş. İmgesiz, simgesiz -bazılarının tabiriyle- basit bir giriş yapmış. Basit demişken, “basit”in sanatını yapmak daha zordur. Basit kelimelerle anlaşılır ve haz alınır işler yapmak bugünün şiirinin çok çok ötesindedir. Gündelik dilin imkânlarıyla nice ağır konuların altından alnının akıyla çıkan şairler vardır/olacaktır. Yunus Emre, zannediyorum buna en kıymetli örnektir. Akademisyen-Yazar Bahtiyar Aslan bir gün bir söyleşide “Yunus’tan sonra şiir yazmak ayıptır.” diye kimilerine garip gelecek bir söylemde bulunmuştu.  Garip olmasına garip de bu gariplik bir mesaj da içermiyor mu?

Çiçekler selama durdu

Sevgi kıymetli bir sözcük ve kendine has bir ağırlığı var. Emrah’ta belli ki derûnî bir sevgi peyda olmuş. Bakın ne kadar basit çözümledim. Ama severken, bir “Güzel”e belki de “köle” olacak kadar hayranken sözcükler de kendisine köle oluvermiş. Bir lise dersliğinde olsak “Bakınız burada teşhis sanatı var.” der geçerim. Yalan yok, böyle deyip geçtiğim çok oldu. “Zil ne zaman çalacak da akıllı telefonuma kavuşacağım.” diyen çok fazla dinleyici kitlem oldu. Geçiştirmek âdetim değildi ama insanlar benim fıtratıma “geçiştirmek” kazandırdılar. Bir manzara gelsin aklınıza, ben öyle düşünüyorum. Emrah bir bahçede bulunuyor. Bahçe belki de kendisinindir. Bahçe belki de yakınınındır. Bahçe belki de rastlantısal olarak geçtiği bir yerdedir. Daha da coşalım, bahçe belki de yoktur. Şairin bahçe dediği belki de gönlüdür. Bakın ne kadar çok “belki” kullandım. İmgeyi şiirin olmazsa olmazı yapanlaraydı bu tavrım. “Ne kadar abarttın!” derlerse “Sizin kadar değil!” diyeceğim, savunmam hazır. Güzel’in bahçeye girişiyle tahminen “Güzel”den tarafa bakan çiçekler, Emrah’ın muhayyilesinde selam duruşu ifade ediyor. Çiçek, bin bir farklı çeşidiyle sevgi hikâyelerinde başroldedir. Mesela sevdalanmak bir anlamda çiçeklenmektir. Hele o çiçek bir de güzel kokuyorsa tam anlamıyla “sevgili”yi temsil eder. İşte bu manalarıyla bildiğim/bilmeye çalıştığım çiçek hatta çiçekler selama durmuş. Emrah’ın “Güzel”e olan hayranlığına bakın! Şöyle ifade edeyim: Bu hayranlığa hayran kalınır.

Mor menekşe boynun eğdi

Bahçeler bunca çiçek olur da sevilmez mi! Menekşe de katılmış seremoniye. “Güzel”i görünce boynunu eğmiş. Çiçekler demişti, şimdi özelde bahsettiği iki çiçek isminden birisi menekşe… Bunu türkülerde menevşe diye telaffuz eden de var. Çok şiire de konu olmuştur. Kokusuyla, dokusuyla güzeller güzelidir. Karacaoğlan’ın “Kadir Mevla’m seni öğmüş yaratmış/ Çiçekler içinde birdir menevşe” diyen mısraları aynı hayranlığın başka bir tezahürüdür. Bakınız zatına bile şiirler yazılan menekşe, Emrah’ın “Güzel”ini görünce boynunu eğmiş. Bu boyun eğme tavrı neye benziyor diye düşündüm. Bu tavır menekşe adına “rakibe yenilmek” diye düşünülebilir. Düşünmek serbest…

Gül kızardı hicâbından

Gül zaten kırmızıdır. Emrah gülün kırmızısını almış, “Güzel”in cemalinin görünmesiyle ortaya çıkan utangaçlık tavrına yüklemiş. Gül uğruna serden geçen bülbüller “Hayırdır!” dese yeridir. Benim tasavvur dünyamda zihnime nakşolmuş en müstesna mısralardan biri budur. Bir de “Lambada titreyen alev üşüyor.” var ki imgeciler beni “çelişki”ye düşmekle suçlayabilir. O başka bir mevzu olsun. Emrah’ın “Güzel”e bakışı çiçek güzelliklerini bile kıskandırır, utandırır cinsten. Şiirin devamında baştan beri “Güzel” dediğimiz kişinin kim olduğu da bir muammadır. Emrah bir sevgiliden bahsediyor ama niteliği hakkında ahkâm kesmek pek kolay değil. Ermiş bir zât mı, bir şeyh mi, bir dost mu yoksa yâr mı, tahmin etmek zor. Sanat, en sevdiğim yanıyla şudur: Yazarın anlattığının okuyucudaki izlenimi… Yeri gelmişken hatırlatalım. Bu türküyü Erkan Oğur’dan dinlemek lazım. Gözlerinizi de kapatın ki türkünün makamı gönül sarayınızda çınlasın!..

Sevmeyi bilmek gerekiyor. Bu iş öyle yapmacık cümleler, pahalı hediyeler veya aşırıya kaçan kıskançlıklarla olmuyor. Sevmek sevdiğinin özgürlüğünü de sahiplenmektir. Sevmenin bir “bakış açısı” vardır. Sevmek, sevdiğine nasıl baktığınla ilgilidir. Bazen yoktan var edersin her şey hayal dünyanda gelişir, bazen de varlığına şükredersin dünyalık kaygıları bile unutarak… Ve evet, isteyen sevmeye birçok sebep bulur. Ben sevginin en güzel hâllerini türkülerde buluyorum. Bugün bu coğrafyada -sözde- sevdiğine kıyan kim varsa hastalıklı bir zihniyete sahiptir. Bu yaratıkların Mihriban’ı, Suna’yı, Zahide’yi, Leylâ’yı şiirlerin en değerli mısraları yapan insanlar ile uzaktan yakından alakaları yoktur. Sevmek incelik ister. Sevmek kavga anında dahi pişmanlık ister. Sevmek kelimelere sığmaz, konuk olduğu kelimelerde misafir gibi ağırlanmak ister. Sevmek bir dava ehli gibi sadakat ister. Sevmek “sevgili”ye duyulan duygunun ötesinde sahip olunan her şeyde samimiyet ister. Sevmenin yalpalaması olmaz. Yalpalayandan da sevgili olmaz. Her neyse…

Sığlaşmak, çok ciddi bir sıkıntı… Derinliğini kaybeden insan basit düşünüp basit konuşur. Yazdıkları da (tabii yazarsa) basitleşir. Gök kubbenin altında söylenmemiş nice söz var. Emrah’tan asırlar sonra Neşet Ertaş’ın çıkıp “Burnu fındık, ağzı kahve fincanı/ Şeker mi, şerbet mi, bal acem kızı…” mısralarıyla başka bir “Güzel”den bahsetmesi, söyleneceklerin bitmediğinin de kanıtı… Yaşar Kemal vaktiyle “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.” demiş. Gidememişler. Mısralarıyla hâlâ bizi hayran bırakıyorlar. Hâlâ dipdiriler. Dirilerden daha da diriler. Yeri geldiğinde hafızamızdan sivrilip çıkmalarında en başta samimiyet yatıyor. Ötesinde Türkçe sevgisi… Demek ki önce sevmeyi sevmek, sonra Türkçeyi sevmek gerekiyor. Hadi bir de “Ya tutarsa!” niyetinde bir cümle atalım ortaya:

“Sevgi ekmediğiniz hiçbir bahçeden ürün biçemezsiniz. Biçtiğiniz ürünler marazlıdır. Marazlı ürün, sağlık için kalıcı bir gıda sağlamaz.”

Nereden nereye geldik diyeceksiniz.

Ben de onu diyorum. Sorumuz bu olmalı : “Nereden, nereye geldik?”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.