Platon, Aristoteles ve Yusuf Has Hacib ile Adalet ve Yasa Üzerine

Dalkavuklar-Demagoglar Arasında İnsan Haysiyeti

İnsanın bir doğası varsa yahut onu bir tarih inşa ediyorsa mevcut tecrübe bize insanın yardımlaşmak ve dayanışma gibi saiklerle, diğerinin zararından kendini güvende hissetmek gibi amillerle toplum hayatı oluşturup bunun üzerine de siyasi yönetim yapıları oluşturup, kanun koyucu yetkisi olan kişilerin otoritesini üzerinde kabullendiğini gösteriyor. Umran bu zeminde var oluyor. Bu meyanda birey hayatı öznel dünyasında var olurken, birey toplum içerisinde kendini gerçekleştiriyor. Kişilik ve kimlik bu dengede oluşuyor. Bu bağlamda insanın müşterek hayatı şehir, ülke ve insanlık düzeyinde söz konusu olan kendisine benzeyen ve benzemeyenlerle kurduğu hayat teşekkül eder. Yönetim ve yönetici söz konusu olduğunda öncelikle adalet ve yasa gibi kavramlar kurulması düşünülen düzenin mahiyeti/mantığı ve sürdürülmesi açısından söz konusu olur. M.Ö. 427–347 arasında yaşayan Platon ve M.Ö. 384–322 arasında yaşayan Aristoteles devletin mutluluk ve adalet için olduğunu söylerken 1070’de başka bir kültürde eserini yazan Yusuf Has Hacib esasen devlet ve siyaset felsefesi ile ilgili eserine mutluluk bilgisi anlamına gelmek üzere Kutadgu Bilig adını vermiştir. Mutluluk kavramı burada bireyin yaşadığı ferahlık halinin ötesinde felsefi, sosyolojik ve siyasi mefhumu ile bize görünür. Biz bu yazıda Platon, Aristo ve Yusuf Has Hacib’de ortak bir üst kavram gibi gördüğümüz mutluluk ve adalet bağlamında devlet felsefesini karşılaştırmalı olarak ele almaya çalışacağız. İnsanlığın ortak aklı belki de insanlığın müstakbel meselelerine geçmişten bazı kendilik mesajları ile konuşmaya devam ediyordur. Bunu anlamak için incelemek ve düşünmek gerekiyor. İnsan doğasının neticesi devleti ve yönetimi var ettiyse onu korumak bu bakımdan bir haysiyet meselesidir. Yozlaşan kendilik doğamızın esasındaki insanîliği de yok edecektir.

Klasik devlet anlayışları değerlere dayanmaktadır. Değer sistemleri bir yönüyle ideali amaçlarlar. Dolayısıyla bu değerler ile ideal olana ulaşmak amaçlanmaktadır, denilebilir. Devlet denilen kavram ontolojik olarak dayandığı unsurlardan bir gurubu da bu değerlere ait olanlardır. Klasik siyaset felsefesi olanla olduğu kadar olması gerekenle de ilgilidir. Bu bakımdan bir ideal/insanî devlet arayışı görülür. İdeal kavramı eğer insanî olanı yozlaştırıp üstünü örtüyor ve zora koşuyorsa mefhumundaki müspet hal menfiye döner. Adalet ve doğruluk gibi ahlaki kavramlar hem bir erdem olarak hem de ahlakı dolaylı olarak hukuku da şekillendiren bu “ideal devlet” arayışının ana kavramlarındandır. Bunların var olandaki durumları ve nasıl idealinin var olacağı klasik siyaset felsefecisinin konularından birini de oluşturmaktadır. Bu gibi üst kavramlarla tümel bakış açısına tikel üzerinden bir temellendirme söz konusudur. Genel olan tümelin bilgisi ele alırken tikele aşkın bir temel teşkil ederken tikellerde tümele dair teorinin gözden geçirilmesini sağlar. Burada da sembolik tikellerle tümelin bir kurgusuna gidilmek istenmektedir. Genel bir kabulle klasik siyaset felsefesi tümeller üzerinden temellenirken tarih üstü/metafizik bir boyut taşır, modern siyaset felsefesi ise tikele öncelik atfettiği için tarihe dair/seküler bir nitelik arz etmektedir.

Klasik siyaset felsefesi, tarihî olayları (tikelleri) bir takım tümeller yani metafizik ve ahlaki ilkelerden hareketle anlamaya ve temellendirmeye çalışırken, modern siyaset felsefesi bu metafizik ve ahlaki ilkeleri tarihî bağlamlar içinde değerlendirmekte, böylece tarihî süreci temel olarak kabul etmektedir. Platon doğruluk üzerine konuştuğu sırada “…İşte bende bunu anlatacağım. Doğruluk varsa, bir tek insanda olduğu kadar bütün bir insan topluluğunda da vardır, değil mi? Daha büyük olan bir şeyde doğruluk, daha büyük ölçüde vardır. Onu orada görmek daha kolaydır.[1], sözleriyle bu tümdengelimci tavrını ve usulünü dile getirmiştir. Platon doğruluğu ve ideal olanı arayan bir siyaset felsefecisidir. Bu anlayış modern zamanlarda klasik siyaset felsefesine dair olarak, Strauss tarafından da, “en iyi siyasi düzen sorunu” sözleriyle ifade edilmiştir:  Daima olması gereken açısından olanı anlamaya çalışırken, modern siyaset felsefesi daima olan açısından olması gerekeni belirlemeye çalışmaktadır.[2] Burada devreye olanla olması gereken konusu girer. Yani realist bakış açısıyla idealist bakış açısı problemi. Aristo bu konuda şunları der;

“…Bu besbelli, ödevi en iyi anayasayı, en iyi anaysa nedir ve herhangi bir dış engel çıkmasaydı da tam dilediğimiz gibi kurulabilseydi nasıl bir şey olurdu? Sorularını tartışmak olan siyaset bilimi için de doğrudur. Fakat bu, siyaset bilimin yalnızca ilk ödevidir. Bir başka ödevi, hangi anayasanın hangi halka uygun olduğunu araştırmaktır. Çünkü en iyiye erişmek belki olanaksızdır; bundan ötürü, iyi yasa koyucu ve gerçek siyasetçi, hem “mutlak olarak en iyi”yi, hem de “koşullara göre en iyi”yi bilecektir.”[3]

Görüleceği üzere Aristo bakış açısını her ikisini de bilinmesi gereğini ifade etmektedir. Burada ele almakta olduğumuz eserler ve siyaset felsefeleri “klasik” olarak nitelenebilir.

 

Adalet

Adalet konusu klasik devlet felsefelerinde ana konulardandır. Platon eserine Sokrates’in alışılagelmiş sorularından olan “Adalet nedir?” sorusuyla başlar. Bu soru “Adalet, adil olan insana yarar sağlar mı?” sorusunu doğurur. Devlet’in esas amacı, gerçekte adil olan insana yarar sağladığını göstermektir; adil olmayan insanın tüm yaratıkların en mutsuzu olduğu yerde, adalet, mutlu olmak durumundaysanız eğer, en fazla ihtiyaç duyduğunuz şeydir.[4] Platon devlette vatandaşların sevinç ve üzüntü birliği içinde olan duygu birliğine dayalı bir birlik olarak görür. Duygu birliğinin devlette önemli olmasını da onu sağlam bir beden benzeterek yapmıştır. Çıkarları bir, amaçları bir, duyguları mümkün olduğu kadar bir toplum düşünmektedir[5]. “Benim” veya “benim değil” denmesi Platon için en iyi devlet düzenine işaret etmektedir[6]. Hocası gibi kendisi de organizmacı bir yaklaşıma sahip[7] olan Aristoteles diğer yandan bu tekçi anlayışı eleştirmektedir: “Oysa tek bir devletin oluşması için üyeler arasında nitelik farklılıklarının bulunması zorunludur. Daha önce, Ahlak adlı yapıtımda da söylediğim gibi, bir şehri ayakta tutan ayrı ayrı parçalar arasındaki yetkin dengedir.[8] Görüldüğü üzere toplumun tek parçalı bir yapı gibi görme hususunda Aristoteles Platondan ayrılmaktadır. Platon “Demek ki biz adaleti bir örnek olarak arıyorduk, en adaletli adam kimdir, böyle bir adam olabilir mi, eğrilik nedir? En eğri adam kimdir? Bütün bunları soruşturmamız onun içindi”[9] dediği bölümde bu adalet arayışından bahseder. Doğruluk kavramı Platon’da adalet kavramıyla iç içe gibidir. Platon Yasalar adlı eserinde bu konuda daha açık konuşmaktadır: “…Bizim siyasal bilgeliğimiz bu adaletin ta kendisidir… Bir devlet kurmak isteyen kimse, yasa yaparken birkaç tiranın ya da tek bir kişinin yahut halkın egemenliğini değil, bunun kendisini, yani adaleti göz önünden ayırmamalıdır. Şimdi söylediğimiz gibi, adalet birbirine eşit olmayan insanlardan her birine, her zaman onların doğasına eşit olan şeyin verilmesidir.[10] Aristoteles bu konuda: “Devlette amaçlanan iyilik adalettir, buysa bütün topluluğun iyiliği için olandır. Şimdi, bir toplumda adaletin herkesin iyiliği demek olduğu besbellidir. Adalet kişilere ilişkindir ve eşitlik eşitler için eşit olmak gerekir[11], der. Ona göre her devlet modeli kendince adaleti gerçekleştirmeye çalışır. Ancak bunların hiçbirisi mutlak adaleti sağlayamaz. İnsanlardaki genel eğilim kendi çıkarlarını gözeten adalet öğesini mutlak olarak sunmak eğilimi vardır. Ona göre adalet benzer durumlara aynı muameleyi yapmaktır[12]. Aristo’ya göre adalet kimsenin yönetilmekten çok yönetmemesini, herkesin (yönetme ve yönetilmede) sıralaşmasını gerektirir[13]. Aristoteles’e göre adalet dağıtmak siyasal bilgelik isteyen bir konudur. O yüzden şehirlerde ahlak ve adalet dağıtacak kimselerin yani erdemlilerin çok sayıda olması gerekir[14].

Yusuf Has Hacib, adalete özel bir bölüm ayırdığı eserinde hükümdarın ağzından adaleti anlatır. Adalet işleri doğruluk ile halletmektir. Kullandığı bıçak metaforuyla hızlı ve çabuk hüküm vermeyi, şeker metaforuyla adaleti bulan ve ağzı tatlanan insanı ve acı ot metaforuyla ise adalet karşısında aleyhinde hüküm verilenin halini anlatır. Kanun karşısında ister oğul, ister yakın ve ister misafir olsun hepsinin bir olduğu dile getirilir. Beyliğin temelini doğruluk olduğu ve beyler doğru olursa dünyanın huzura kavuşacağı ifade edilir[15]. Adalet ve iyilik kavramları eserde doğrudan tanımlanmasa da, eserin genelinden anlaşılmaktadır ki, yönetenler halkın baskı altında tutulacağı bir devlet düzeni yaratmamalı, halkın ihtiyaçlarına kulak vererek kanun yapmalı, haklıyı haksızdan ayırarak haklıya hakkını vermeli ve haksızı cezalandırmalıdır. Aslında bu kavramların doğrudan tanımlanmaması, hukukun durağanlaştırılmaması ve değişen şartlara göre toplumsal kuralların değişebilmesi için gereklidir[16]. Kutadgu Bilig’de geçen bilgilerden de anlaşılacağı gibi, insanın kendini tanıması ve bilmesinin kolay olduğunu söylememiz mümkün görünmüyor. Ancak bütün bunlara rağmen verilen bilgilerin ışığında bize göre, insan kendi kendisine döner, kendi kendisine bakarsa, kendi kendisini kendi aynasında görürse, yani kendi benliğini kendi aynasında görürse, bu bakıp görme anında, kendisi için, iyi, doğru, güzel, adaletli olan bir şeyin, kendisi gibi olan başkaları için de iyi, doğru, güzel, adaletli olduğunu görecektir. Aynı zamanda bu bakıp görme esnasında, kendisi için, kötü, yanlış. çirkin, adaletsiz olan bir şeyin, kendisi gibi olan başkaları için de kötü, yanlış, çirkin, adaletsiz olduğunu görecektir. İşte bu bilinçle bilinçlenen bir insan, kendi nefsini, benliğini, sadece kendini düşünme duygusunu yenmiş ve aşmış bir insandır. Yani sübjektiflik duygusunu yenmiş, aşmış ve böylece tüm benliğiyle objektifliğe yönelmiş bir insandır. Böyle bir bilinçle bilinçlenen insan artık, kendi benliğinde, iyiyi, doğruyu, güzeli, adaleti görür, hisseder ve hissettiği için de yaşar. Kendi benliğinde böyle bir şuurluluğa erişmiş olan, bir insan artık, kötülüğe, yanlışlığa, çirkinliğe, adaletsizliğe bigâne kalır, bunların hiçbirine aldanıp gönlünü kaptırmaz, bunların hiçbirinin peşinden gitmez ve bunlara tamamıyla sırt çevirir. Böyle bir kimse hayatının hiçbir anında, bunların hiçbirine değer vermez, tam tersine hayatının her bir anım, iyiyle, doğruyla, güzelle, adaletle örmek ister ve örmek için de arzuyla, gayretle çalışır. Hayatının her bir anına bu iyi ve güzel değerlerle mana kazandırmak ister ve bu uğurda büyük bir gayret sarf eder[17].

Platon ve Yusuf Has Hacib doğrulukla adaleti bir görürler. Dolayısıyla devletin tüm erdemlerinin dayandığı doğruluksa eğer aynı zamanda adalettir, şeklinde bir kategorik çıkarım yanlış olmaz. Ancak burada Aristoteles’in bu idealist bakışı eleştirdiği ideal ile gerçeğin farkının dile getirildiğini de ifade etmek gerekir. Aristoteles siyaset felsefesinin yapılışını zaman ve mekân üstülükten zaman ve mekân içinde olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Politika adlı eserde de yapılmaya çalışılan budur. O devleti doğada var olan şeylerden görür. İnsan ise siyasal bir hayvandır. Mantıksal olarak doğa onu dil yetisiyle donatmıştır ki bu onun iyi ve kötü kategorilerini ifade etme şansına sahip olmasını sağlar. Böylece diğer insanlarla ortak bir görüş paylaşabilir[18]. Müşterekleri tespit ilerici gerici gibi kavramlarla birilerine akıl vermek, demokrasi götürmenin ötesinde insanlığın müşterek mirasının esasında kendimize bakarak bazı temel meselelere uzlaşmış ve makul bir çerçeve çizebiliriz. Devlet siyasi bir ek değil varoluşumuzun esasında teşekkül eden bir düzen kurumudur.

 

Yasalar

Platon toplumun bazı ilkelerle yönetilmesi gerektiğini düşünür ve aklın saptadığına yasa demeliyiz der. Yasaları çiğneyenlere karşı durmak onun içi adalettir. Bütün devletin genel yararı için yapılmayan yasaların hiçbiri de doğru yasa değildir. Yasalar bir grup insanın çıkarını gözettiği durumda Platon o insanlara vatandaş değil partici demektedir. Ona göre onların hakkımız dedikleri şeylerde boş şeylerdir. Ona göre devlet idareciliği birine zenginliği, gücü, boyu-posu, soyluluğu gibi sebeple verilemez; yasalara en çok saygı gösteren ve devlet içinde üstünlüğü bu alanda elde her kim ise yönetici o olmalıdır. O yöneticilere yasaların hizmetkârı demektedir. Yasanın yönetildiği bir devlette ona göre felaket o devletin üzerine çökmek üzeredir. Tam tersi olarak yasaların yöneticilerin efendisi, yöneticilerin de yasanın kölesi oldukları bir devlet ise Platon’a göre kurtuluştadır[19].  Aristoteles’e göre yasanın egemen olmasını isteyen, başka hiçbir şeyin değil, yalnız Tanrı’nın ve Zekâ’nın egemen olmasını istiyor demektir; bir insanın egemenliğini isteyense bir vahşi hayvanı işin içine sokuyor demektir. Çünkü insanların duyguları vahşi hayvanlar gibidir ve güçlü duygular yöneticileri ve insanların en iyilerini bile yoldan çıkarır. Aristoteles’e göre yasada, tutkuları olmayan zekâ bulunmaktadır. Ona göre arayış ortalama olanı bulmak üzerinedir ve yasa ortalama olandır. Yasa ona göre taraf tutmaz, ağırlığını şu ya da bu tarafa koymaz[20]. Aristoteles demokrasi yasalarının zenginle yoksul arasında bir sınıf farkı gözetmemesi nedeniyle ılımlı ve ideale yakın olduğunu düşünmektedir[21]. Ona göre yasaların olmadığı yerde demagoglar baş gösterir. Burada yaltaklanmalar yüceltilir. Tiranların dalkavukları neyse demokrasilerin demagogları da odur. Yasaların egemen olmadığı yerde bir anayasa yoktur. Yasa her şeye hâkim olmalı ve yönetenler de buna uymalıdır. Demokrasi halkın kararıysa ve hiçbir karar da evrensel olmadığına göre bu tipin ve anayasasının da evrenselliğinden söz edilemez[22]. Evrensel sözünü eleştiren diğer bir yazımızı hatırlatarak modern manasıyla “evrensel” dogmasını da genel geçer bir eleştiri ile süzgeçten elemek modern tortuları silkelemek adına faydalı olabilir. Ahlakı olmayan evrensel mefhumunda kast edilene yabancılaşır. Burada ahlak meselesi, yazının girişinde bahsedilen düzenin ikamesi ve sürekliliğinin temelidir, demek yanlış olmaz. Demagojinin hakikati yozlaştırdığı ve geçerli olmadığı yerde evrensel de ancak taşeron olabilir. Eleştirinin saldırı sanılıp dogmalar, komplo teorileri ve tevillere sıkışan bir zekâ düzeyinin insanı anlaması ve ona gerçek bir hayat sunması muhaldir.

Yusuf Has Hacib hükümdarının kanun ve doğruluk üzere olduğundan bahsederek başlar. Ona göre kanun karşısında herkes; oğul, akraba veya yabancı birdir, hüküm verirken herkese adaletle muamele edilir[23]. Memlekette uzun hüküm sürmenin şartı kanunu doğru yürütmek ve haklı korumaktır. Kanun ile ülke gelişir ve düzene girer[24]. Yusuf’un sembol tiplerinden olan hükümdar Küntoğdı töre ve könilik’i (kanun ve adalet) temsil etmektedir. Kutadgu Bilig’de pek çok yerde kanunun koymanın ve bunun adil olmasının vurgusunu yaparak sözü uzatmamak adına bu kadarla yetiniyoruz.

İnsanın devlet ile olan serencamında adalet ve yasalar merkezi bir yerde durur. İnsanlığın bu konudaki tarihi uzun ve sancılıdır. Platon, Aristo ve Yusuf Has Hacib çerçevesinde doğu batı arasında okunmaya çalışılan bu kavramların umumi doğası toplum ve devlet ilişkisinin varoluş durumu ile eş manadadır. Bu bakımdan insan kendiliğini düşünürken siyasi varlık bağlamında dalkavuklar ve demagoglara bu en doğal varoluş halini kaptırmamak, adil töreyi/kanunu korumak, siyasi haysiyetimizi korumak, yozlaşmaya “ideal” olan içerisinden bakabilmek, eleştirerek düzenini korumak ve konuşarak nizamı sağlamak kendilik bilincimizin geleceği adına şüphesiz faydalı olacaktır.

Kul hakkının çok temel bir esas olması belli ki varlığın birey ile toplum arasındaki o ilişki ve iletişimin doğasındaki yardımlaşma ve dayanışma ile güvenlik dengesindeki ince vaziyeti önceliyor olmasıyla alakalı olsa gerektir.

 

 

[1] Platon, Devlet, Çev. Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz, İstanbul, 2006, s.54.

[2] Burhanettin Tatar, “Siyasi Hermenötik Bağlamında Diyalojik Bilinç Sorunu”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, S.2, 2001, s. 45.

[3]Aristoteles, Politika, Çev. Mete Tunçay, İstanbul, 2000, s.109.

[4] Bryan Magee, Büyük Filozoflar, Çev Ahmet Cevizci, İstanbul, 2000, s.17

[5] Platon, Devlet, s.169–170.

[6] Platon, Devlet, s. 167.

[7] Aristoteles, Politika, s. 7–8.

[8] Aristoteles, Politika, s.32.

[9] Platon, Devlet, s. 180; Mete Tuncay, Herodotos’tan Hegel’e Batı Siyasal Düşüncesinde Seçmeler, c.1, İstanbul, 1973, s. 84.

[10] Tuncay, a.g.e., s.141.

[11] Aristoteles, Politika, s. 91.

[12]  Larry Arnhart, Siyasi Düşünce Tarihi, Çev. Ahmet Kemal Bayram, Ankara, 2004, s.72–73.

[13] Aristoteles, Politika, s. 103.

[14] Aristoteles, Politika, s. 116.

[15]Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Çev. Reşit Rahmeti Arat, Ankara, 1998, s. 69–70

[16] Nejat Doğan, Kutadgu Bilig’in Devlet Felsefesi-II, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 13, 2002, s.84.

[17] Mehmet Akgün, “Kutadgu Bilig’de Ahlâk”, Felsefe Dünyası, S.23, 1997, s. 142–143.

[18] Aristoteles, Politika, s. 9-10; Neşet Toku, Siyaset Felsefesine Giriş, İstanbul, 2005, s. 60-61.

[19] Platon, Yasalar, Çev. Suat Sinanoğlu, Mete Tuncay, a.g.e.’den, s.139–140.

[20] Aristoteles, Politika, s.103–104.

[21] Aristoteles, Politika, s. 117.

[22] Aristoteles, Politika, s. 118.

[23] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, s. 69–70.

[24] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, s. 154.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.