Koza

-Anlatmalı mıyım bilmiyorum. Tüloş’u toprağa verdikten sonra çantamı hazırlayıp buraya koştum. Demek ki Amerikan filmlerinde oluyormuş tertipli bir valizi eline alınca her şeyin arkanda kalması. Olmadı işte yine beceremeyeceğim galiba.

-Sana anlat demiyorum, kendini nasıl iyi hissedeceksen onu yap.

-Kaç yıl oldu biz görüşmeyeli?

-Beş sanırım.

-Sanki dün gitmişsin gibi. Bir gün laf arasında annemi kaybedeli beş yıl oldu, dün gibi diyebilecek miyim?

-Aynı şey değil biliyorum ama ölümle ayrılığı tartmışlar ayrılık elli dirhem fazla gelmiş, diyenlerin bir bildiği varsa diyeceksin.

Sonra uzun bir sessizlik oluyor. Cırcır böceklerinin sesi dalgalara karışıyor. Yazlıkçı balkonlarından zar sesini,  çay bardağına çarpan kaşığın sesini anason kokusuna katan gece yanımıza kadar bir getirip bir çekiyor. Kumsalda içip kafayı bulan insanlara mahsus bir tavırla çok alakasız bir yerden elimde çay bardağıyla anlatmaya başlıyorum.

-Biliyor musun annemi bir esnafa selam verirken hiç görmedim, şarkılar eşliğinde yemek yaparken mutfaktan sesi gelmedi salona, veli toplantılarına da katılmadı, uyuyunca geçer dediği bir yalanı bile olmadı. Ne zaman onun kızı oldum ya da o benim kızım hatırlamıyorum. Biz rolleri ne zaman değiştik? Babam üzülür diye soramazdım. Sonra bir gece yatarken, Sütünü içtin mi?, sorusunun ardından yeterince büyüdüğümü gözlerimden anlamış olacak ki anlattı. Bana göre olgunlaşmak karşı tarafın kendini tatmin etmek için yaptığı basit şeylere evet demekle başlıyordu. Evet, hâlâ geceleri süt içiriyordu.

Anneannemler çok varlıklı bir aile ve annem de evin üç kızının ortancası. Küçükken ateşli bir hastalık geçiriyor, adı neyse işte hastalığın, sonra hep küçük kalıyor. Babam o yıllarda anneannemlerin çalışanı genç munis bir adam. Parayla saadet olur sanıyor. Dışardan bakıldığında da dikkat çeken olumsuz bir durumun olmaması hatta annemin sakin tavrı hoşuna bile gidiyor. Klasik cicim aylarının akabinde ben geliyorum dünyaya. Beni anneannem büyütüyor, babamı da “Aman kardeş falan yapmayın, buna da ben baktım zaten.” diye tembihliyor. Babamın mutsuzluğunu ve evde nasıl yalnızlaştığını hayal meyal hatırlıyorum. Bir şey anlatırken annemin ona anlamsız bakışlarını, babamın yılmayışını, sonra yavaş yavaş vazgeçişlerini, sessizleşmesini ama benim oyun arkadaşım annemle bu durumu çok da idrak edemeyip oyunumuza devam ettiğimizi… Ne kadar basit bir mutluluk içindi tüm gayreti. Akşama kadar nasıl yorulduğunu, kimlere laf anlattığını söylemek istemişti, olmadı. Koltuğunda sessizleşip zamanı izlemeyi seçerek kendinden vazgeçti. Anladığım kadarıyla sonrasında alışkanlıklar yılların önüne geçti. Kimse dört dörtlük değil, çocuğumuz var, bu dünya zaten boş, geçim ehli olalım derken babam da böyle gidemedi. Ağlamış mıdır gidemediğine bilmiyorum ama ben hep hissettim çaresizliğini.

Benimse bu durumu tam olarak ne zaman algıladığıma dair kafamda bir tarih yok. Annem yapamaz diye başladığım ütünün tabanında mı yazıyordu ya da ilk yaktığım yemeğin tadına mı saklandı bilemiyorum. On yedi yaşındayım, mevsim sonbahar nasıl yağmur yağıyor,   komşumuzun kızının odasından bir şarkı, Sezen “şanıma inanma” diye son ses kafa tutuyor. Odasında yatağının üstüne uzanmış kusursuz oje mi sürüyordur acaba diye düşündüm. Bense akşama yemek yapıyordum; öyle keyfî değil, hobi değil, basbayağı görev, akşama yetişsin diye. Tüloş’un da yaptığı yemekler vardı tabii ki ama sayıları sınırlı olunca sınav zamanlarında ya da herhangi bir yoğunlukta kullandığım jokerler gibiydiler.

O gün de işte tüketmiş olmalıyım jokerlerimi; sona geldiğimi, nasıl yorulduğumu fark ettim. Ağlayamadım, anlatamadım, anneme kızamadım,  babama kıyamadım. Evlatlarını kusurlarıyla kabul eden anneler gibi sustuğumu fark ettim. Bu sessizlik Tüloş’u kaybedene kadar babamın sessizliği, benim sessizliğim diye yollara ayrıldı ama bizim evin kapısında hep buluştu.  Dışardan bakıldığında demir ağla örülmüş koza gibiydik ama içerden aynı saksıya dikilmiş farklı iklimlere ait üç fidanın yeşerme çabasından öte bir şey değildi.

İş görüşmem vardı benim o gün.  Orada çalışmayı ne kadar istediğimi Tüloş da babam da biliyordu. Öncesinde çalıştığım vasat yerlerdeki insanüstü performanslarımı bile o şirket için bir basamak olarak gördüm. Neyse ki kabul edildim. Bazı hikâyelerin başlamak gibi bir kaderi bile yokken, çok isteyerek anlamlar yükleyip nasıl hata ettiğimi o zaman anladım. Tıpkı annemin diğer annelere benzemesini içten içe isteyişim gibi. Tüloş’u arayıp kabul edildiğimi söyledim, mutlu olduğuna dair birkaç basit cümle kurdu, daha fazlasını hissettiğini biliyordum. Kalbim söylemek isteyip de söyleyemediği tüm boşlukları içine sevinç katarak zaten doldurmuştu. Kek yapmak istemiş benim için, bir de çay koymuş. Yiyebilseydik karşılıklı eminim ki çok lezzetli olmuşlardı. En sevdiğim sarı hercai işlemeleri olan örtüyü masaya sermiş. Vazoya inci çiçekleri koymak istemiş tıpkı kendisi gibi az ama çok olan inci çiçekleri.

Bizim cadde işlek olmasa da olmuş işte olanlar, fark etmemiş aracı. Nedense elinde sımsıkı tuttuğu inci çiçeklerine gülerek bakarken olmuştur diye hayal ediyorum. Ben eve yaklaştığımda kalabalığı gördüm, sonra babamın bana doğru koşarak gelişini. Başarılı bir iş görüşmesinin ardından kızını karşılamaya gelen babanın gelişine benzemeyen gelişini. O güne kadar her şey hafızamda, sonra muhtemelen kaset bitti ve yeni kasetin takılmasıyla bugüne uyanmış gibiyim. İşe başlamadım, uzunca bir süre masadaki keki yemekle yememek arasında gittim geldim. Tek sorunum buymuş gibi davranmayı nasıl becerdim bilemiyorum. Şimdiyse burnuma bir kek kokusu gelse elimde inci çiçekleri Tüloş’a gidip yapamadıklarımızı konuşuyorum. Biliyor musun annelerin kızlarıyla ya da kızların anneleriyle her neyse işte önemi yok artık, yapmak istedikleri hiç bitmiyormuş, yokluğunda anladım.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

BOŞLUĞUN SESİ

Işık ve Zaman

Sindir-Ella

YAŞAMIN KIYISI

4 thoughts on “Koza”

  1. Bir anneannenin babaya ‘kardeş yapmayın” demesi ilginç geldi biraz. Yani böyle bir durumu görmedim ve duymadım. Dememesi de gerekir zaten.
    “Dışardan bakıldığında demir ağla örülmüş koza gibiydik ama içerden aynı saksıya dikilmiş farklı iklimlere ait üç fidanın yeşerme çabasından öte bir şey değildi.” Bu satırlar ise çok etkileyici bir yorum ve üslup taşıyor.

    Tebrikler… Yazılarınızın/başarılarınızın devamını dilerim.

  2. Kötü uslup,doğru sözün celladıdır demiş Sadi Şirazi.Ne yazık ki böyle bir nesil var son söyleyeceğini ilk söyleyen.Yorgunluğunu anlata bileceği lugat buna yetmiştir diyelim.Yorumlar için çok teşekkürler.

  3. Çok beğendim gerçekten her satırda hissettim yaşanmışlıkları..Bir anaanne daha neler diyebilir çok da iyi biliyorum ve hayat sadece pedagojik kısımdan oluşmuyor malesef… Tebrikler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.