Hades’e Sitem

Ölmek için bir sebep istiyorum.
Sebep derken yöntem manasında. Yoksa esen rüzgârla yayılan incili hüzzam kokusu yeter de artar ölmeye.
Karşı binadaki yaşlı teyzenin, yetim torununa pişirdiği bayatlamış tarhana çorbası kokusu da yeter. Aşağı parkta bir serçe ölmüş soğuktan. Cılız bedeninin topraktaki son çırpınışının tınısı da yeter. Gözyaşları sularken çimen köklerini korkmuş mudur acaba? Balkanlardan gelen yüksek basıncın vurduğu evsiz Bekir’in ayazdan sızlayan dizlerinin sesi de yeter ölmeye. Bulutların ağlaması da, göğün hırçın çığlıkları da -ki siz sıradan insanlar gökgürültüsü diyorsunuz buna- uykusundan yeni uyanan salak bir kardelenin zamansız uyanışı da yeter.
Bir tek sen yetmezsin, biliyorsun. Bir tek senin uğruna binlerce can verilecek boncuk gözlerin yetmez. Bir tek senin ellerinin tek dokunuşla yanardağları susturan yumuşaklığı yetmez. Bir tek senin gamzelerinin koca koca orduları dilim dilim doğrayan keskinliği yetmez. Çünkü seni yaşamak, ölümü de öldürmektir ölümsüzlüğünde.

Ecrin Korkmaz

 

Yaşamak için bir sebep istiyorum.
Sebep derken; deneye yanıla dibini tutturmadan un helvası yapmayı öğrenmiş bir kadının ellerinin eminliği gibi mesela.
Savaşta ilk kurşunu sıkma şaşkınlığını atıp, rengine ve kokusuna âşık olup kanın, ‘daha da daha da’ diyerek gözü kara kalbin, ardı ardına pat pat tenden içeri şarjörü boşaltması gibi… Ya da yan yatıp kuyruğunu vururken Tekir, yavaş yavaş kalkayım da, oraya gideyim düşüncesinin verdiği rahatlıkla. Nasılsa süt ve mama koymuşlardır kabına.
Ayaklarına kara sular hücum etmiş bir babanın, vardiya sirenlerine doymuş kulaklarını tıkayıp, dişliler arasında gedik dişlerini sıkarken patron küfürlerine, makine yağlı elleriyle hayale dalıp, parası yetince alacağı o kırmızı bisiklete mahallede bir o yana bir bu yana kızının bindiği buruk bir masalın sıcacıklığı gibi mesela…
Tutunmaktır yaşamanın elzemi! İnanmazsan manolyodan düşen yaprağa sor. Dinle ne söylüyor kanalizasyona uçmuş ceninler?
Yaşamak için illâ bir sebep gerek.
Kadın yağ bulsa, un yok, şeker yok.
Kan tuttu askeri pişmanlıkla döndü evine. Makineler devraldı şavaşı, kan yok, koku yok.
Tekir’in kabı boş, sahipleri bir virüse yenilip göçmüş dünyadan…
İş kazasında kopmuş eli babanın, ciğerleri iflas. Kırmızı bisiklette hiç olmadı ki kızı, artık düşü de yok.
Yaprağı öp, ölümü sev, kanalizasyonları unutma, onlar da karışır ırmağa! Kevser’in suyunda hayat var diyorlar, diyorlar ama dünyada o da yok.
Bir tek seni anmak dayanmaktır bana, bir tek seni görmek rüyalarımda. Senin ellerinden içmek ab-ı hayatı. Senin ellerin hani; tenime her dokunuşunda tüy diplerimden kanıma geçen sıcaklığı duyumsamak, hiç dokunmamışlığında. Çünkü seni ölmek, yaşamı da yaşatmaktır yaşanmamışlıklarda.

Suna Kızılırmak

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.