Bozkır Kızı

“Bizim öyle kitap dolu evlerde süren bir yaşantımız olmadı hanımım. Beşiktaş’ta ya da Çengelköy’de oturup manzaraya karşı ilhamın gelmesini beklemedik. Bozkırdaydık, tövbe estağfurullah, Allah’ın unuttuğu bozkırda. Dikili bir ağacın toprağa çok görüldüğü bozkırda… Bir nehir akmayan, kurak toprakları olan, dünyanın nimetleri dağıtılırken kesin unutuldu dediğimiz bozkırda. Babam öyle doğum günlerinde, bayramlarda hediye kitaplarla filan gelen bir adam değildi. Bayram günü içmese yeterdi bize, hediye beklemeyi geç!
Ben önce insanların gözlerinin içine içine bakmaya başladım, ilk okumalarım onlardı, zira kulaklarım çok iyi duymuyordu. Sonra okula başladım, okumayı sınıfta ilk önce ben söktüm. Sakın zeki bir çocuk olduğumu zannetme, çok ihtiyacım vardı okumaya, yapayalnızdım. Hayatın gerisindeydim, konuşulanları anlamıyordum, bir yerden yakalamalıydım. Bütün ders kitaplarını okuya okuya ezberlemiştim. Tabelaları, ambalajları, etiketleri, gazeteleri, televizyonu bile okuyordum. Duymuyordum ki alt yazı olursa takip ediyordum onları, “Aaa Denizli’de deprem olmuş!” Nereden duydun diyorlardı, “Alt yazıda geçti.” Diyordum. Ana ekranda Polat ve Çakır çatışıyordu. Ben de onlar niye çatışıyor anlamıyordum. Böyle böyle gördüğüm her şeyi okumaya başladım. Sınıf kitaplığında okuyacak kitap kalmamıştı. Günde bir kaç kitap okuyordum, yetmiyordu. Soğuk bir kış gününde okul nöbetçisiyken öğretmenlerin kirli çay bardaklarını yıkamış, elimdeki buğulanmış temiz bardakları yerleştirmeye giderken bir kitaplık gözüme çarpmıştı. Burada bir kütüphane vardı. Yüreğimden oraya bir şeyler akıyordu. Orada zaman donmuştu. Teneffüs zili çaldı, öğretmenler gelmeye başladı, ben hâlâ orada duruyordum. Sınıf öğretmenim de gelmişti, elini omzuma attı, “Hayırdır evlat?” dedi, elimde temiz bardaklarla öylece beklediğimi görünce. Etrafa bakındı, bir aksilik yoktu. “Öğretmenim bu kitapları okuyabilir miyim?” dedim. O ana kadar kendisi için hiç bir şey istemeye cesaret edememiş ben, meydan savaşına atılırcasına konuşmuştum. “Onlar sana ağır gelir.” dedi öğretmenim. “Ne olur öğretmenim!” diye yalvararak son kurşunumu atmıştım. Çok okuduğumu biliyordu öğretmenim. “İyi haydi seç bakalım.” dedi. Benim için ne kadar büyük bir iyilik yaptığını bilseydi, kitaplığı sırtına yüklen al hepsi senin olsun derdi belki. En kalın kitabı seçtim. Üç yüz yetmiş bir sayfalık bir kitaptı Battal Gazi’nin Oğlunun İntikamı. İlkokul ikinci sınıftaydım ve o kitabı iki günde okuyup öğretmenime geri verdiğimde, gözlerinden şaşkınlık fırlıyordu öğretmenimin. Okumam için o günden sonra hep kitaplar verdi bana. Okudukça içimdeki sesi susturamamaya başladım. Geçen yıldan kalan eski ders defterlerime günlükler yazmaya başladım, şiirler yazdım. Lisede edebiyat öğretmenimiz bir gün öykü yazma ödevi verdi. Kendimden geçtim yazarken. Çok sevmiştim yazmayı, uydurduğum karakterleri. Öğretmen sınıfta okuttu o öyküyü, “Bu çok güzel olmuş, sen yazmamışsındır ama yine de yüz veriyorum sözlüne.” dedi. O günden sonra öykü yazmadım. Günlükler yazdım hep, bir de mektuplar. Sesimi duyuramadığımda sevdiklerime, mektup yazdım onlara ama hiç birini göndermedim. Onlar da aynı şeyi söyleyecekti belki, “Doğru diyorsun ama bunları sen yazmamışsındır, sana hak veriyorum ama kendime daha çok hak veriyorum.” diyeceklerdi.
Liseden mezun oldum, hayatım karanlık bir çağa girdi. Televizyon alt yazılarında, düğün yemeklerindeki sofralara serilen gazetelerden başka bir şey okuyamaz oldum. Orada da kimseler yanıma yaklaşmıyordu. Tabağın altında kalan okuyamadığım kısmı okuyabilmek için tabağı kenara çekiyordum, kaşığını uzatan insanlar boşluğa düşüyordu. Onların karnı açtı, bense okumaya çalışıyordum. Benim okuma ihtiyacım onlara anlamsız geliyordu.
Babam geldi bir akşam. “Bir arkadaş uğradı bugün ardiyeye. Karısı dünyanın dört bir yanını gezmiş, sonunda ne akla hizmetse bozkırda yaşamaya karar vermiş zengin bir yazarın evinde çalışıyormuş. Daha bir ay olmuş başlayalı ama hamileymiş, ayrılmak istemiş. Yerine birini bulursan izin veririz demişler. O da bana gelmiş. Bizimkiler herhalde kabul etmezler ama yine de bir sorayım dedim, ne dersiniz?” Babamın dediklerinin hepsini duymuştum, hiç bir harfini kaçırmadan. Zengin bir yazar evi deyince annemin gözünde Türk filmlerindeki sapık, yaşlı, çirkin ve zengin adamlar canlanmış olacak ki suratını ekşitti. “Olur mu canım elin adamının evinde!” dedi annem önce. Babam, “Yazar kadınmış, adam değil!” deyince bir “Heeee!” çekti annem olur dercesine. Benim hayalimde canlanan; duvarları kitaplarla kaplı odalar, kalemler, divitler, mürekkepler, kağıtlar, teksirler, üzerinde nostaljik bir daktilonun olduğu yazı masasıydı. Tam da hayal ettiğim gibi oldu. Ne olur beni kovma hanımım, ben o kitapları çalmıyordum, okumak için alıyor, geri koyuyordum, yemin ederim! Ben buradan gidersem hayatım biter! Yazar olamadım ama ben de yazdım hanımım, sadece yaşamak için yazdım!”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

6 thoughts on “Bozkır Kızı”

  1. Kalemine yüreğine sağlık o kuru topraklarda yemyeşil filiz vermişsin mis gibi çiçekler açmışsın okuyunca o güzel kokusu taa buralara kadar geldi yazmaya devam…

  2. Çok duygulandım, söyleyeceklerim bu kadar. Kalemine, yüreğine sağlık😢🖤

  3. Okumak rahatsız eder insanı. Bilgilenirsin, bildiklerini söylersin. Ama hocam sen bir de yazmışsın. 👏👏👏

  4. Şu gibiydi, bir çırpıda bitti… Okuyalım,yazalım…♥️

  5. Çok güzel yazı devamını bekliyoruz ✍️

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.