Ahmet Yesevî’den Akif’e Simurg’u Düşünerek Kendiliğini Eleştirebilmek

Eleştirebilmek, hakikatini aramanın ve bulmaya gayretin en samimi tezahürlerinden biridir. Kendiliğini düşünmek bir manada özün hakikatine samimi ve olduğunca bakabilmek, bu manada yozlaşma ve yabancılaşmalara karşı bu adeta kültürün kendini korumak ve muhafaza sistemidir. Bu tarihin oluşturduğu hastalanmalara karşı bünyenin antikor üretmesi gibidir. Eleştiriyi eleştirebilmek ise meseleyi felsefi derinliğiyle idrak düzeyidir. Tenkit yöntemi geliştirememiş her sistem kendi bağışıklık sisteminden mahrum demektir. Eleştirmek zamanımızda moda olduğu üzere hakaret, saldırı, ego delirmesinden farklı bir şey olarak gerçeği tespit için mevcudu doğru okuyabilmenin yöntemli bir yoludur. Kültürümüz bu bakımdan ne durumdadır? Felsefemiz bir eleştiri geçmişine haiz midir? Modern zamanlarda geçmişle gelecek adına yüzleşirken doğru eleştirerek kendiliğimizin esasına vasıl olma gayretimiz ne durumdadır?  Bilinebilir dünyanın bilgi nesnesi olan insan kendini eleştirirken kendi olarak kalabildiğince gerçek ona görünmeye devam edecektir. Bir çağın bilgeleri dekadansı görüp buna eleştirel bir itiraz ile dur demiyorsa orada hafıza yokluğa duçar demektir. Değerleri değersizleştiren, hayatı çürüten ve varoluşu madun kılan her şeyi eleştirmek bu bakımdan bir beka konusudur. Putlar diken tarihi süreçlere eleştirel bir gözle bakamayan, çürümüşlükten menfaat devşiren her akıl bilgeliğin öznel doğasına ihanet ediyor demektir. Hayat içinde insan olmak ve kalmanın gayesi ve neşesini kaybeden her sunileşme riyakârca kendiliğini inkârdır. F. Nietzsche “İnsan kendisini korumak için değer biçti nesnelere, nesnelerin anlamını o yarattı, insanca anlamı! Bundan ötürü ‘insan’ der kendine, yani: değerlendiren”[1], dediği o yerde insanın değer var eden ve aynı zamanda bunları yozlaştıran olduğunun imasıyla anlatır meseleyi. Hülasa insan değerin miyarıysa bunlar eleştirilebilir ve hayatın neşesi ve değeri için yeniden gözden geçirilebilir şeylerdir demek yanlış olmayacaktır.

Mehmet Akif Ersoy modern zamanlarda İslam çerçeveli kendiliğimizi en net eleştiren düşünürlerden birisidir: “Böyle gördük dedemizden!” sesi titrek titrek! “Böyle gördük dedemizden!” sözü dinen merdud; Acaba saha-i tatbiki neden namahdud? Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet, bilseydik, Çare yok gösteremezdik bu kadar sersemlik Böyle gördük dedemizden” izmihlali, Boylayan bir sürü milletin olsun hali… Çin’de, Mançurya’da din bir görenek, başka değil. Müslüman unsuru gayet geri, gayet cahil. Acaba meyl-i teâlî ne demek onlarca? “Böyle gördük dedemizden!” sesi milyonlarca Kafadan aynı tehevvürle bakarsın, çıkıyor! Arş-ı âmâli bu ses ta temelinden yıkıyor” Görenekleşmiş, alışkanlık haline gelmiş din sandığımız şey İslam mıdır? Müslüman bu çığlığa kulak verir mi? Yoksa dedemizden, babamızdan, şundan bundan böyle mi gördükçülüğe devam mı? Bu siyakta Feriduddin Attar, Simurg’u beklemek yerine kendiliğini fark etmemizi anlattığı hikâyelerde bize nereden konuşur? İşte tam burada suyun başına Türkistan’a gidelim ve Yesevî sadasına kula verelim.

Yahya Kemal Beyatlı, “Şu Ahmet Yesevî kim? Bir araştırın, göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız“, der. Dünya peşinde koşmak olarak formüle edilen insanın benine dair hal yalan söylemek ve mal talan etmek gibi sıfatlarla açığa çıkar. Zulüm bazen fetva olur, bazen haksız davalar veya davalarda haksızlık şeklinde tezahür eder, kimi zaman yalan, kimi zaman mal peşinde olmak şeklinde olur; her ne olursa ötekine zararlı şahsında menfaatine dayalı olur. Modernizm öncesi dönemde de var olan lakin modernizmle normalleştirilen bu insani durumlar insanlık davasına halel getiren durumları temsil eder. Hikmetler bu açıdan okunduğundan insanın doğasına uygun bir kendilik bilinci edinmesi kendisini ötekine fayda ve iyilikle dairleştirerek mümkün olur.

Tevazu ve kibirden sıyrılmak şahsiyetimizin vaz geçilmez iki temel direğidir. Beni senin üstüne çıkaran bakış açısının karşıtı olan bu bakış açısı halk için toprak gibi olup kendini hiçlemekle alakalıdır. Gönülde namaz kılanlar bu duyguyla umranı orada kurabilirler. Gönül umranına giden yol gönülde kılınan namazla olacaktır. Yukarıdaki mısralarda dışa karşı yönelmemenin insan doğasını yıpratıcı etkisi anlatılırken burada içe dönerek kendini toprak gibi rüsva edip ağlayarak yoklukta var olmanın hikâyesi anlatılır. Ben artık burada gönülle birleşmekte ve bu dışa dönük bir iyilik tasavvurunun ve bilincinin yükselmesini sağlamaktadır. Gözyaşı bu manada gönlün dolgunluğunun maddi işareti olarak görülmelidir. Âlemin gülmesi bireyin kendisini ötekinin saadetine dair oryante etmesine bağlıdır. Bunu yapanlar Selçuklu ve Osmanlı’yı kuracak kudrete sahip olabilmişlerdir.

Gönül vermez dünyaya, el uzatmaz harama,

Hakk’ı seven âşıklar, insanlardan geçmişler,

Haram yiyen hâkimler, rüşvet alıp yiyenler,

Parmağını dişleyip, korkup durup kalmışlar.[2]

Dünyayı terk, haramdan uzak duruş ve insanlardan geçiş ötekinin hakkını ihtiramla değerlendirmek demektir. Haram yemek ve rüşvet almak gibi ötekinin hukukunu ihlal eden ve nizamı bozan davranışlar hikmetlerde ikazen yer alır. İçe ve dışa derinleşmede “ben”in tasallutundan kurtulmanın yolu bu vazgeçiş iledir. Lakin bu kavli ve şekli değil gönülde olması gereken bir keyfiyettir.

Dervişim ben derler, vallah billah yok insaf,

Namahreme bakarlar gözlerinde yok insaf,

İnsanların mallarını yerler, gönülleri değil saf,

Arslan Babam sözlerini işittiniz teberrük.[3]

Modernizmin insanları gömdüğü haz ve hız mezarından insanlığın psikolojik ve sosyolojik çıkışı “insaf” kavramındaki ölçülülükten geçiyor. Burada felsefi açıdan şahsiyetin kötülüğü söz konusudur. Nâmahrame bakmak kendi cisminin altında kalmaya yani psikolojik kötülüğe, insanların mallarını yemek ise toplumsal zarara yani sosyolojik kötülüğe işaret ediyor. Bu bakımdan Yesevî hikmeti bize birey ve toplum bazında “ben”de sıkışmanın zararını kendi üslubunca Arslan Baba’nın üzerinden ulaştırıyor. “Hikmet Müslümanın yitiğidir nerede bulursa alır” fehvasınca kulaklarımızı bu hakikate açıp, gönüllerimizde bu umranı kurmalıyız. Burada dervişim ben derler denilerek en önemli toplumsal ve kişisel problemlerden olan riya ve tasannu meselesi dile getirilir. Bahsedilen tüm bu sıkıntılar gönüllerin hakiki manasında saflaşmasıyla alakalı olduğundan yani bilince gelmiş bir bilgi söz konusu olması gerektiğinden sözler üzerinden öz anlatılmaya çalışılıyor.

Şeyhe hizmet ettik” deyip “Ben dervişim” derler,

Yiyip haram ve mekruhu torbalarını doldururlar.[4]

Zâkirim deyip yalan söyler, çıkmaz gözünden yaşı,

Gönüllerinden derdi yok, ansızın ağrısın başı,[5]

Yukarıda bahsedilenlerin devamı olarak söylem olarak derviş kisvesi giyip, zâkir edası çekip ortada gezenlerin hakikatinde varlığın kokusu duyulmaz. Haramla dolan torbalar yalanla taşınır. Gönül derdi olmayanın gönül umranı da olmayacağı Yesevî pirimizin hikmetinde açıkça ortaya konulmaktadır. “Ben”cil olmanın dar kalıplarında menfaat peşinde koşan insanın tek derdi kendisi olunca gözü yaştan gönlü haktan mahrum kalanların akıbetinden korkulur.

Bunun çaresi nedir?

Aşkı değse yakıp yıkar canı, teni,

Aşkı değse viran eder kibri, benliği[6]

Daima iyilik yap, gidersin bu dünyadan[7]

Hayır, cömertlik yapan yetim gönlü alanı,

Dört halifeyle beraber Kevser başından gördüm.

Kadı olan âlimler, para-rüşvet yiyenler,

Öyle âlim yerini, Cehennem ateşi gördüm.[8]

Ben eğer kendi içine aşkla kapanmaz ve dışarıya da iyilikle açılmazsa çürür. Hayır, cömertlik, gönül alma müspet sonuçlar, para rüşvet yemekte menfi sonuçlar olarak “ben”de yok olmanın tezahürleridir. Cennet ve cehennem bunların karşılığı olarak dini terminolojideki akisleridir. Burada su metaforu nasıl dünyaya hayat veriyor ve umranı yüceltiyorsa, beni aşmanın güzelliğinin suyu da gönül umranını var edici olacaktır. Ateş nasıl dünyada yok edip kahrediyorsa bende gömülmenin dünyadaki karşılığı umranın yok olması âlemin kaosa düşmesidir.

Değer dengesi menfinin tarafına meyledince gidişat kaos oluyor; “Helal büsbütün ortadan kalktı, haram çoğaldı; haram yiyenin gönlü kirle kaplandı. Helalin ancak adı kaldı, onu gören yok; haram kapışıldı, hala ona doyan yok. Hani bu harama haram diyen, haramı bırakıp, helal yiyen insan nerede. Gerçekten dürüst ve takva sahibi denilecek kim kaldı; fakat güneşi parlayan bir kıyamet günü vardır. Kalpler haram ile çok fazla karardı; ey oğul, helali nerede arayıp bulmalı. Buna benzer şöyle bir söz vardır, bunu iyice dinle, ey temiz kalpli insan. Gönlüm haram ile karardı ve kirlendi; ben bilgiyi yüzde bir işte dahi kullanmam. Vücut artık eğilmez, heva ve heves onu esir etti; ben artık ibadetlerle meşgul olamıyorum; işte sırrımı açtım. Dünyanın tabiatı tamamen değişti, insanların gönlü ile dilleri birbirine uymuyor.[9] Haram ve helal ile sembolleştirilen aslında varoluş durumundan uzaklaşarak bir anlam kaybına uğramaktır. Kalplerin kararması, gönüllerin kirle kaplanması, doymayan bir göz değişen dünyada yaşanan akıl ve vicdan kirlenmesinin önemli satır başlarıdır. Modernite’nin bugün anlam kaybı dolayısıyla insanların yüreklerinde açtığı derin boşluktan edilen şikâyetler Yusuf Has Hacib kavramsallaştırmasında helal-harama dengesi bağlamında kadim bir şekil lakin evrensel bir özle verilmektedir. Düşüncenin ve sezginin iç ahengini yitirdiği bir karanlık gidişat.

Müftü olup ve haksız fetva veren âlimleri,

Böyle müftülerin yerini Sırat köprüsünde gördüm.[10]

Zalim olup zulm eden, müminleri inciten

Kara yüzlü mahşerde kolu arkaya dönmüş gördüm.[11]

Molla, müftü olanlar, haksız dava görenler,

Akı kaza yapanlar, cehenneme girmişler.[12]

Sufi, şeyh, hoca, molla dünya peşinde koşar,

Bu sebepten padişahlara yalan söylerler,

Ayet ve hadisleri bırakıp mala bakarlar,

Hak yolunda sıkıntı çeken kimse yok.[13]

Bitirirken Yunus Emre’ye kulak verelim: Yunus der ki: Ey hoca, Gerekse var bin Hacca, Hepisinden iyice, Bir gönüle girmektir. İşte burada bir gönle girmenin seküler bir insan iyiliği, hümanizm olmanın ötesinde bir büyük sabitenin tarifi olduğu görülecektir. Mehmet Akif’in serzenişi ile nihayetlensin söz: Demek: İslam’ın ancak namı kalmış Müslümanlarda; Bu yüzdenmiş, demek, hüsran-ı milli son zamanlarda. Eğer çiğnenmemek isterseler seylab-ı eyyama; Rücu’ etsinler artık Müslümanlar Sadr-ı İslam’a. Mehmet Akif Ersoy Müslüman’da bakınca ne görür? “Demek: İslam’ın ancak namı kalmış Müslümanlarda; Bu yüzdenmiş, demek, hüsran-ı milli son zamanlarda. Eğer çiğnenmemek isterseler seylab-ı eyyama; Rücu’ etsinler artık Müslümanlar Sadr-ı İslam’a… Ah o din nerde, o azmin, o sebâtin dini, O yerin gökten inen dini, hayâtın dîni?” “Müslümanlık pak sîretten ibaretken yazık! Öyle saplandık ki levsiyyata: Hâlâ çıkmadı” Evet Akif’in aynasından görünen ve yüzleşmemiz! Gereken Müslüman budur. Burada Yesevî, Yunus ve Akif örneklerinde görüleceği üzere hakikati arayan zihinlerin eleştiriden hali kalmadıkları ve sessiz gerçeği dile getirmekten kaçınmadıkları görülecektir. İnsana kendiliğini göstermenin en iyi yolu onu riyakârlığının/yozlaşmışlığının/yabancılaşmasının aynasında kendine göstermek olsa gerektir.

Aynanız elinizden düşmesin!


[1] Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, (çev. T. Oflazoğlu), İstanbul, 1995, s. 60-62

[2]Ahmed Yesevî, Hikmetler, (Ed. Necdet Tosun), Ankara, 2015, s.119.

[3] Yesevî, Hikmetler, s. 123.

[4] Yesevî, Hikmetler, s. 126.

[5] Yesevî, Hikmetler, s.127.

[6] Yesevî, Hikmetler, s.137.

[7] Yesevî, Hikmetler, s. 155.

[8] Yesevî, Hikmetler, s. 159.

[9]Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, s.462-463.

[10] Yesevî, Hikmetler, s. 160.

[11] Yesevî, Hikmetler, s. 161.

[12] Yesevî, Hikmetler, s. 164.

[13] Yesevî, Hikmetler, s. 167.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.