Gönderilmemiş Mektuplar -1

Sevgili Olifera,

Melayi Cezerinin bir zamanlar Firdevsiye şiirle mukabelede bulunduğu topraklarda tanıdım seni. Şimdi şiirlerden çok ağıtlar yakılıyor. Dengbejlerin dilinden yanık türkülerin düşmediği, sürekli hazan mevsiminin yaşandığı yerler. Hatta bazen insanların insanları yaktığı, naaşların sokak ortasında hayvanların insafına terkedildiği topraklar. Bütün bunların yanında Nuh`un nefesi ile şereflenmiş, şiirle, sözle sulanmıs mübarek kadim bir cografyada seni tanıdım.

Seni bir öğretmen evinin önünde görmüştüm. Görmek mi, bakmak mı, bilemiyorum, bildiğim tevazu ile gökyüzünden kayan bir yıldız gibi gözlerimin içinden geçmiştin. Ellerinde taşıdığın iki tane bavul, yorgunluğunun simana gölgesi düşmüştü ama yine de ay gibi parlayan yüzünü görmeme engel olmamıştı. Arkandan bakakalmıştım. Kalabalık olmayan bu şehirde seni kaybetmiştim. Ertesi gün aynı saatlerde aynı yerlerden geçsem de görememiştim.
Hiç kimsenin kolay kolay sevmediği, okuldaki Pazartesi seramonisini ömrümün sonuna kadar unutamayacağımı hiç düşünememiştim. Ah o törenler! Öğretmenlerin kendi sınıflarının başında durması zorunluydu. Galiba o törenlerle herkesi hizaya getirmeyi öğretiyorlardı. Ama benim icin törenin anlamı bir başkaydı. Bir an hayal gördüğümü düşündüm, yine bir yıldız gibi okulun giriş kapısından içeri küçük adımlarla bana doğru yürüyordun. Bu sen miydin yoksa zihnimdeki silüetin mi anlayamadım. Tam yanıma yaklaşıyordun ki durdun. Ellerini çiçek gibi bağlayıp yönünü önündeki sınıfa çevirmiştin. Sabahın serinliğinde alnımda küçük küçük ter kabarcıkları oluşmuştu. Aramızda iki adım vardı. Benim küçük şımarık meleklerime önüne dönmeleri için ikaz ettiğinde rüyadan uyanmıştım. Rüya değildi, herşeye ve her mekana sözü gecen yıldızı yanıma düşürmüştü.
Evet Olifera, utanıyordum yüzüne bakmaya, kaçıyordum senden. Nedendir bilmiyordum. Neyden korkuyordum, sevmekten mi söylemekten mi bilemiyordum. Kristal melekler gibi ulaşılamaz geliyordun bana. Dokunsam da ulaşamayacağım ve avuçlarımdan uzaklaşıp giden gök kuşağı gibi çekip gidecektin.
Vakitlerimi çalıyordun benden. Rüzgârlara kanıyordun bazen. Aslında cok yakın oluyordum sana ama bir o kadar da uzak duruyordum senden. Biz artık seninle haritada buluşmuş iki küçük su damlası gibiydik; nehre veya denize ulaşmayı bekleyen… İşte bunu bilmek acı veriyor ama buna katlanıyordum.
Senin haberin olmadan kurduğum dünyadan haberler vermek istedim. Her gece yüreğimde sakladığım seni, sana anlatmanın zamanı geldi. Seni düşünmek, sebepsiz yere hayalinde dalmak ve bunu sadece kalbimle paylaşmak…

Aslında çok şey vardı anlatılacak ama ben sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Kitabın ortasından derler ya, kırık dökük cümleler kuracağım. Bir gün nöbetci öğrenci senin yazdığın duyuruyu sınıfımda okuduktan sonra önüme bırakmıştı. Bazı öğrencileri odana çağırıyordun. Senin el yazın ve en alt kısımda da adını soyadını yazmıştın. Senin yazdığın o duyuru kağıtlarının hepsini biriktiriyordum.
Onlar senin ellerinin değdiği kağıtlardı, Beni ağlayan bir çocuğun göz yaşını dindiren anne gibi kollarında saklıyorlardı. Sonra bir emzikle nasıl teselli edilir çocuk; sırtında taşıdığın ve bana bağışladığın yıldızları sunuyorlardı. Silüetin gecenin karanlığında kağıtlarda beliriyordu ve konuşuyordum. Hiç konuşmazdık ya yüz yüze!

İkimiz de incelmiştik. Ve aramıza örülen duvarlar Filistinli, Suriyeli, şimdilerde Meriç‘te annelerine sarılı bulunan çocukların gözyaşlarıyla eritilen zulüm perdeleri gibi yükseliyordu gitgide.. Bazen soruyorum kendime, ne olurdu sanki birlikte uyandırsak her seher vaktini. Aynı kıbleye dursak, arzuhal etsek. Dua etsek. Kendimiz için ağalasak, ağlayanlar için ağlasak, ağalatılanlar için ağlasak ve sonra günün bütün sıkıntı ve kederlerini üretebildiğimiz güzelliklerle örtsek, gizlesek…

Senin avuçlarına güveniyordum. Aç avuçlarını. İnşirahlar sal yüreğimize. Sakladığın yıldızları gönül yuvalarına gönder de yine aydınlansın şu karanlık gece. Gitsin içimdeki tanımsız keder. Gönül kafesinden ve çile dergâhından kopartayım, hüzzam bir beste gibi yanan yüreğimi.
Evet Olifera, işte gün doğuyor. Hüzünlerimde doğan güne katılmak için tıpkı daha öncekiler gibi izin istiyorlar benden. Ve yine her doğan güneş gibi güne merhaba diye umutlanıyorum; avuçlarıma alıp gönül çeşmesinden kana kana içmek istediğim sevgini bir yudumda olsa tadarım diye!
Haydi gece, kederler anası gece… Sen de git. Nasıl olsa alıştım artık dilime getiremediklerimi kucaklayan sessizliğine. Ve bekle beni yine bu yerde.

Ve Olifera, işte kelimeler, senin adına söyleyemediğim kelimeler. Ne yapayım, tek sırdaşım el yazısı notların ve onlarda olmasa bu duyguları kim söyletir.

Selam sana esenliğin kızı, selam sana yüreğimdeki sızı. Selam sana.

Selam sana.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.