Suat’ın Kuşları

Kapıyı alacaklı gibi çalanlar, içeride Meczup Suat’ın varlığından bihaberdi. Suat ise daha önceleri bu sahnenin defalarca yaşandığını tasdikler nitelikte, uzandığı yerde istifini bozmadan yatmaya devam ediyordu. Biraz sonra kapıdaki ses son çırpınışlarını yaptıktan sonra kayboluverdi.

Bizim Suat, Suat amca veyahut Meczup Suat… Bakmayın mahlasının meczup olduğuna Suat’ın. Kendini akıllı sanan pek çok ben oldum delisinden katbekat akıllıdır. Hayata Suat ve taifesinin bulunduğu taraftan baktığınız vakit her şeyi apaçık görürsünüz. Kimin divane, kimin akıllı, kimin rol yaptığı ve kimin her şeyi bir tarafa bırakıp samimiyet yolunda var olmaya çalıştığını bir bakışta anlarsınız.

Suat başkalarının gözündeki meczup oluşunu ve istikbalini düşünmeyi bir tarafa bırakarak, uzandığı yerden bir hışımla kalktı. Başının döndüğünden olsa gerek, sakin adımlarla yalpalayarak lavabonun yolunu tuttu. Aynanın karşısına geçtiğinde sakal tıraşının geldiğini fark etti. Bir ara aynada karşısında gördüğü Suat’ın gözlerinin içine bakarak, son günlerde elinden düşürmediği Ahmet Hamdi Tanpınar üstadın Huzur romanındaki bir cümle dudaklarından dökülüverdi: “Yoksulluğa alıştım ama ihtiyarlığa alışamadım. “ Günlerdir bu cümle üzerinden zaten hayat muhasebesini yapıyordu.

İnsan kendi fırsatını kendisi oluştururmuş. Lakin bu yola çıkarken neyi oluşturması gerektiğini, neleri fırsat olarak görmesi gerektiğini idrak etmeliydi. Bizler yaşam içerisindeki her şeyin sırasını karıştırdığımız gibi öncüllerimizin de önem sırasını bir türlü düzene koyamaz olmuştuk. Belki de hayat dediğimiz ve geri dönmemek üzere hiç durmadan yol aldığımız serüven de bu olsa gerek…

Lavabodaki bütün işlerini tamamlamıştı. Suat’ın evden çıkıp her günkü vazifesini yapmak adına yola koyulma vakti gelmişti. Makus talihini paylaştığı evinin bahçe kapısını; Otuz yıllık can yoldaşını düştüğü yerden kaldırmaya çalışan bir eşin gösterdiği şefkat misali açmıştı. Şöyle bir evinin bulunduğu sokağı kolaçan ettikten sonra yola koyuldu.

Meczup Suat bu mahallede gözlerini dünyaya açtı. Dedesi Azerbaycan’dan 1920’deki göç dalgasıyla geliyor Kars vilayetine… O vakitler babası beş yaşında, hiçbir şeyden habersiz sabi idi. 1940’ın zemheri soğuklarında doğar, Minik Suat… Dedesinin dizinin dibinde hiç görmediği Azerbaycan’ın anıları ile büyür. Bazen seher vakti dedesini, hiç kıpırdamadan karşı dağın tepesine saatlerce bakarken rast gelirdi. Acaba dedesi karşı tepeleri kaç geceler düşünce dünyasında aşmıştı? Kaç gece köyüne misafir olmuştu? İşte Suat böyle bir ortamda Azerbaycan hikayeleri ile hemhal olarak büyümüştü.  Sonraları herkes göçmüş menekşe sokak, numara on birden… Yıllar birbirini kovalarken ev sakinleri birer birer etrafından azalıvermiş Suat’ın. Kimi öbür aleme, kimi de başka diyarlara göç etmiş. Meczup Suat işte böyle kalmış bir başına koca evde. Bu yalnızlığın enkazında, kendisini bazen iki cami arasında kalmış beynamaz gibi görürdü. Ne öbür aleme göçmüş ne de başka diyarlara yol alabilmişti. Düşüncelerinin ve yapacaklarının arasında kalakalmıştı. Etrafında bulunan ve her fırsatta yakasına yapışarak ona yalnızlığın bir sonunun olması gerektiğinden dem vuran mahalle eşrafı da bütün yaşanılanların ayrı bir cabasıydı.

Saat epeyce geçmişti. Suat, alacaklarını aldıktan sonra evinin yolunu tutmuştu. Biraz sonra eve vardığında, cefakar bahçe kapısından içeriye girince avlunun sağ tarafına doğru yöneldi. Sırtındaki çuvalı kan ter bir vaziyetteyken yere bıraktı. Önce avluyu bir güzel temizledi. Tıpkı çocukluğunda dedesinden öğrendiği gibi… Boşalmaya yüz tutmuş büyük kapların sularını tekrardan tazeledi. Bir hışımla avlunun diğer tarafına geçerek, orada bulunan kaplara da az önce sırtlanıp geldiği çuvalın içerisindeki yemlerden boşaltıverdi. İhtiyarlığa alışamamanın verdiği hüzünle belini tutarak, avluyu iyice süzüp evin içerisine doğru yöneldi. Suat, pencere kenarında bulunan her zamanki yerini almıştı. Biraz sonra tek tek randevu saatine geç kalmış yeni sevgililer misali bir telaşla; güvercinler, serçeler, sakalar ve daha nice kuş türleri avluya inmeye başlamıştı. Kendi nasiplerine düşeni alabilmek için mücadeleye koyulmuşlardı. Güvercinler yemlenirken, küçücük cüsseleriyle aralardan sıvışarak nasibi için mücadele veren serçeleri gören Meczup Suat adeta kendinden geçiyordu.

Suat, dededen atadan bu işi devralmıştı. Buluşma randevusuna geç kalmamak için her gün aynı saatte kalkardı. Avludaki işlerini gördükten sonra kitaplarına dalardı. Kitaplarında bulurdu, insanoğlunda olmayan pek çok özelliği… Dedesinin kendi çocukluğunda yaptığı gibi kitaplarla ve kuşlarla her gün karşı dağın tepesine Azerbaycan’a selam gönderirdi.

Kuşlar da acemice değildi hani. Belki de onlarda nesilden nesile her sabah bu avluya misafir olurlardı. Bu yüzden olsa gerek kuşları hep kendine yakın görmüştür Suat. Yıllar geçtikçe herkes değişti. Köyler kentlere akın etti. Toprakla haşır neşir olan o nasırlı eller, robot misali çalışan makine çarkları arasında kaldı. Kaç ocak böyle söndü. Ne oldum delisi kaç insan varlığı, şöhreti, makamı ve insanlığın ne demek olduğunu kaldıramadan düşünce dünyasından göç etmek zorunda kaldı. Yaşamak denilen şeyin çok ciddi bir eylem olduğunu biliyordu Suat. Yaşamak, sadece bedenin var olması değildi. Yaşamanın bu madde tarafının yanında bir de ruh aleminin olduğunu, insanın bu iki olmazsa olmazı birleştirdiği sürece gerçek ve kamil manada var olabileceğini düşünüyordu.

Çoğu geceler tıpkı bu gece de olduğu gibi bütün gün hemhal olduğu bu düşünceler ışığında ihtiyar gözleri dayanamaz kapanırdı. Yine böyle bir gün, kalbinde ve düşlerinde Azerbaycan’ı hissederek öbür aleme terki diyar eylemişti. Meczup Suat ömrünün son demlerinde dahi, can Türkiye’de canan Azerbaycan’ın hasretini duymuş ve hep bir tarafı eksik kalmıştı.  Sonraki günlerde kapısı birkaç kere daha çalındı. Yine kapıyı açan olmamıştı. Haberi alan mahalle eşrafı ise kabrini, o çok sevdiği ve kuşlarının her gün ziyaret ettiği avluya defnettiler. Suat’ın kuşları yetim kalmıştı. Yetim kuşlar günlerce aynı avluya geldiler. Bu durumu gören menekşe sokağı sakinleri, Suat’ın vasiyeti doğrultusunda kabrinin de içerisinde bulunduğu evi, Suat’ın hatırasına son bir görev olarak kuşların misafirhanesi şekline sokmak için hep bir elden uğraş verdiler. İlerleyen günlerde, belediye tarafından Meczup Suat’ın dert ortağı olan bahçe kapısına da “Suat’ın Kuşları” tabelası asıldı. Artık Suat’ın kuşları da, bahçe kapısına yıllar önce babasının astığı Türkiye ve Azerbaycan bayrakları da karşı tepelerden uzak diyarlara selam gönderiyordu.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

8 thoughts on “Suat’ın Kuşları”

  1. Teşekkürler Suat’ın Kuşları bize o ortamı yaşattığın için.

  2. Bir an olsun yaşadığım dünyadan kopup farklı bir hikayeyi yaşattığınIz için teşekkürler…

  3. Betimlemeler çok güzel, araya yerleştirilen geçmişe dönük hatırlatmalar da çok güzel uyum sağlamış. Elinize sağlık. Çok beğendim.

  4. Günlük yaşantı ve hayal alemi arasındaki belirsizlikte kendini kaybetmiş Suat’ın kendisini bulduğunda ihtiyarlığın getirdiği umutsuzluk sonucu kendini geç kalınmışlığa sürükleyip geçmişinden hayıflandığını hissettiriyor.

  5. Hem buruk,hem de etkileyici bir hikaye..Suat’ı tanımış olmak güzeldi.kaleminize,yüreğinize sağlık 🙏

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.