Şifacı

Vaktiyle gökyüzünden bir nar düşmüş, İran’ın batısına Van illerinin kıyısına.  Düştüğü yerde tuz buz olmuş, daneleri bir o yana bir bu yana saçılmış. Danelerin değdiği topraklara bereket gelmiş, kurulmuş. Yemişler, al meyveler, sarı-mor çiçekler açmış.

Danelerden biri de şifacı İsa’nın dağının doruğuna konmuş. İsa fecr vaktiyle çıkar, dağdan zahter, şumra, muskat, habak… Ne bulursa toplar barakasına dönerdi. Her gün kapısı çalınır köylüler- bazen bir gebe, bazen irinli yaraları olan bir amca- gelirdi. Para pul kabul etmez, hayır duasıyla yetinirdi. Köylü, İsa’yı çok sever, çok güvenirdi. Haftada bir de yamacın ötesindeki sultan sarayına baharat götürürdü. Aşçıbaşı da çok sever, çok güvenirdi İsa’ya. Para pul almayan bu üstü başı dökük gence yolluklar yapar, kumaşlar yollardı. Sultan yemeklerin lezzetini aşçının marifeti sanar, baharatların farkına varmazdı.

Koca sarayda bir sultan bir de biricik kızı Gülistan yaşardı ve bir de tabii hizmetkârlar. Sultanın kızıl saçlı, yeşil gözlü karısı Hakka kavuşmuş, biricik kızıyla sultanı yapayalnız bırakmıştı. Gülistan da validesinden miras güzelliğiyle, gonca bir güldü. Güzel ahlaklıydı, hoş sohbetti. Saraydaki hizmetkârlarla iyi anlaşır, onların dertlerini dinler yardımcı olurdu. Uzak diyarlardan gelen kitapları hem kendine hem de babasına okurdu. Herkesin göz bebeği, biriciğiydi. Mutfağa inmekten gocunmaz, kendi işini kendi hallederdi.

Günlerden bir gün yine, saray mutfağına inince kapıda yağız mert bir delikanlı ile karşılaştı. Gözleri çörek otu gibi olan, kokusunu reyhandan alan bu gencin adı İsa idi. İsa, görür görmez vuruldu bu saçları safran, gözleri kekik kıza. Baştan aşağı şifa buldu, gözlerinden kalbine kalbinden midesine sıcak sıcak aktı. Gülistan elinden üç tane elma düşürdü İsa’yı görünce.  Kalbini de aşka düşürdü. Yanaklarında iki kırmızı elma ile kalakaldı.

-Sağ olasın, kimlerdensin sen hele? dedi Gülistan eline elmaları geri veren İsa’ya

– Dağdan geldim, adım İsa’dır. Baharat ve lezzet getirdim mutfağınıza, dedi ve çok konuşmuş hissederek gözlerini yere çiviledi.

İçinden ‘’lezzet getirdiğiniz aşikâr’’ dedi Gülistan ama dışarıdan görünen al yanakları biraz göğe yaklaştıran sıcak bir tebessümdü sadece.

-Selamlar iletin dağınıza, dedi ve odasına çekildi Gülistan.

Uzun uzun saçlarını taradı ayna karşısında. Bir el saçlarını okşuyor gibi ağır ağır inip inip kalkıyordu gümüş tarak. Mutfak artık meskeni olmuştu. Sarayın başkentiydi adeta. Günler geçti yollar gözlendi, İsa her hafta bir kez gelip gitti saraya. Gülistan’la İsa’nın muhabbeti koyulaştı. Bazen baharatların yanına iliştirildi, zarif papatyalar. Kimi zaman çay yapılsın diye, kimi zamansa Gülistan’ın saçlarına takılsın diye. Gel zaman git zaman. Gülistan aşkını açık etti İsa’ya ilk.

-Bir derdim var şifacı, desem sana nasıl olur? Bir derdim var şifacı, dersem de versem sana nasıl olur? dedi güller bahçesi Gülistan.

-Şafi olandan dilerim derdinin dermanını sultanım, buyur anlat derdini, şifa bulamazsam ayıp benim ayıbım olsun, dedi şifacı İsa.

-Kalbim şifacı, kalbim bazen beni sarsacak kadar atıyor, sıcak basıyor, ellerim terliyor, dedi güller bahçesi Gülistan.

İsa derdi de dermanı da biliyor olmanın hem mutluluğu hem hüznü içinde kaldı. Sustu.

-Size şifa vermek bir dağlının haddine midir sultanım? Ben atlaslar, ipekler giymeyen bu zat size nasıl olur da derman olurum? dedi şifacı İsa.

-Bana altınlar, ipekler gerek değil, lezzet ve huzur gerek şifacı. Yüklendiğin dağ ve onun tatları bize bu dünyada yeter, öte dünyaya da kalır, dedi güller bahçesi Gülistan.

Efsane budur ya iki gönül de birbirine kenetlenmiş kalmış.

Gel zaman git zaman İsa saray ziyaretlerini üç güne bire indirince, mutfak hizmetkârlarından şaşı Nedim bu hadiseyi zindancı başı Hüso’ya anlatmış. Hüso evvelden beridir sultanın en güvendiği hizmetkârı ve sağ koluydu. Tez elden koşup bu haberi Sultana açtı. Kızına karşı çok merhametli olan Sultan duyar duymaz hiddetlendi, esti, gürledi. Sarayda Gülistanın bakımından sorumlu kadınları topladı, Gülistan’a mutfağa inmeyi yasakladı.

Gülistan ömrü boyunca babasının bir kere bile kızdığını bilmezdi. Günlerce gözyaşı döktü, yağmurları çağırdı. Bir yanda babası diğer yanda İsa derdinden küçüldü söndü, pencere önlerine kondu kaldı.

Sultan emir verdi askerlerine;

-Gözyaşına bakmayın alın ve onu tıkın zindana, dedi.

Sultanın dinmeyen öfkesi İsa mutfağa geldiğinde onu yakaladı ve zindanın en derinlerine attı. Günlerce aç, susuz taşın üzerinde yattı İsa.

Gülistan konduğu camın önünden uzak dağlara baktı, İsa ne yapıyordur şimdi diye düşündü günlerce. Babasının ona da bir ceza kesmesinden korktu ama soramadı kimselere. İsa’nın adı da sızıya dönüştü. Gözlerinin feri söndü, boynu büküldü. Günler günleri kovaladı, akrep yelkovanı.

Derken bir gün Sultan uykusundan uyanıp gözlerini açınca dünyasının karardığını anladı. Gözleri görmez uyanmış, sebebini anlayamamıştı. İşitiyor, konuşuyor, yürüyor fakat göremiyordu. Öfkesinin onu kör ettiği yankılanıyordu saray duvarlarında.  Gülistan bunu duyunca babasına koştu sarıldı, af diledi. Yemeğini elleriyle yedirdi, saçlarını taradı. Kendini suçlu bildi. İsa’nın zindanda olduğunu bilmeden günleri geçti.

Sarayın ileri gelenleri, köylerden dağlardan şifacılar getiriyor ama bir türlü sultanın gözleri renklerle buluşmuyordu. Günlerden bir gün Gülistan düşünde Meryem Ana’yı gördü. Elinde altın bir tepsi ile ona doğru yürüyordu. Bir ağacın altında karşı karşıya geldiler ve Meryem anamız Gülistan’a bir hurma verdi tepsiden. Gülistan hurmayı yedi ve uyandı.  Hayra yordu düşünü.

Tüm saray Sultan’ın bu haline üzülüyordu. Gülistan babasının etrafında fır dönüyor her dileğini yerine getirmeye çalışıyordu. Saraya çöken yas Hüso’nun da yüreğini dağlıyordu. Civar illerde ne kadar şifacı varsa getirilmiş hiç biri de Sultan’ın karanlığına bir kandil yakamamıştı. Çalınmadık kapı kalmamıştı. Her kapıdan ‘İsa’yı işitmişlerdi.

Zindancı başı Hüso bir gün sultanın yanına geldi, kulağına eğilip;

-Sultanım, hükümdarım… Zindanın en dibine koyduğumuz zattan başka şifacı kalmadı cihanda. Hangi kapıyı çalsak onun adını verdiler. İzin buyurursanız getirelim bir hal çaresine baksın, dedi.

Sultan kükredi, esti gürledi, kabul etmedi.

Zindanda mutluydu İsa o vakit. Gülistan’ın hayaliyle yürüyor, fareler ile konuşuyordu. Uzak hücrelerden birinden gelen kaval sesiyle huzur buluyordu. Sultan’ın derdinden de Gülistan’dan da haberi yoktu. Haksızlığa uğrayanların vakarlı duruşuyla sadece bekliyor, derdini tasasını yalnız Allah’a niyaz ediyordu. Bir gün düşünde Hz. Yusuf’u gördü elinde altın bir kadeh ile. Bir zindanda buluştular Yusuf ile İsa. Altın kadehten bir yudum içti ve uyandı. Hayra yordu düşünü.

Hüso evvelsi gün Sultandan habersiz İsa’nın yanına indi. Ona bir teklifi vardı.

-Şifacı… Şifacı. Sana bir teklifim var. Sultan dermansız derde tutuldu. Gözlerinin feri gitti, görmez oldu. Razı değildir seni karşısına çıkaralım. Kılığını değiştirelim, çehreni siğillerle çamurlarla gizleyip eşkâlini değiştirelim. Sarayda kimseler bilmesin sen olduğunu. Karşısına çık bak hali nicedir, dedi Hüso.

-Şifa şafidendir. Biz aracıyız Zindancı. Var git değiştir halimi, Rahmandan derman arayalım. Lakin Sultan görmez iken halimi değiştirmen nedendir? diye sordu Şifacı İsa.

-Düşümde senin onu iyi ettiğini gördüm durdum günlerce, gözü görür olursa seni karşısında bulursa bizi kılıçtan geçirmesinden korkarım, dedi Hüso.

Hüso İsa’yı Gülistan’ın bile tanıyamayacağı bir hale soktu. Aldı götürdü Sultan’ın karşısına.

-Sultanım! Bu zat bir dağda bir mağarada inzivadayken bulundu. Eli şifalıdır. İzin buyurursanız gelsin size baksın, dedi Hüso.

-Getirin, buyurdu sultan.

Odaya giren İsa sultana doğru yürürken Gülistan burnuna gelen reyhan kokusunu alıp, başını kaldırdı baktı bu şifacıya. Gözlerinden bildi İsa’yı. Hiç ses etmedi. Gamzeleri derin kuyulara döndü, eğdi başını geri.

Şifacı parmaklarının ucuyla baktı sultanın gözlerine. Yüzünü sıvazladı.

-Sultanım, gözlerinin şifası iki kişinin gözyaşındadır, dedi münzevi kılıklı İsa.

-Kimdir o zatlar? Tez getirelim, buyurdu Sultan.

-Bu derdin şifasını sana sunarım amma bir dileğim olacaktır senden, dedi münzevi kılıklı İsa.

-Gözlerime yakutları zümrütleri bahşet tekrar, her dokunduğum taş kaya gibidir. Sana hazineler veririm, ne dilersen, buyurdu Sultan.

-Ben bir garip münzevi, parada gözüm yoktur şifa veren Rab bana para da verir elbet, dedi münzevi kılıklı İsa.

-Nedir öyleyse dileğin? Tahtım mıdır, buyurdu Sultan.

-Benim tahtım Rab katındadır, dedi münzevi kılıklı İsa.

-Başka nedir öyleyse, sana en güzel topraklarımdan vereyim hüküm sür, buyurdu Sultan.

-Ben bir avuç toprak bir damla sudan bir zatım, neme gerek benim toprak, dedi münzevi kılıklı İsa.

-Geriye canım kalıyor münzevi, ne istersin de hele, buyurdu Sultan.

-Kızını isterim Sultan’ım, yanı başında oturan gül bahçesi kızını, dedi münzevi kılıklı İsa.

Tüm saray sessizliğe büründü. Gülistan’ın saç teli yere düşse duyulacak kadar sessizleşti birden. Hüso başından endişeye başladı. Sultan öfke ile şaşkınlık arasında bir yerde durdu bekledi. Çaresiz kafasında muhasebe etmeye başladı. İlk konuşanın Sultan olması gerektiğinden yelkovan ne yapacağını bilmeden döndü durdu, çıt çıkarmadan.

Sultan yanında bildiği kızının elini aradı el yordamıyla, tuttu. Kudretini de gözleriyle yitirmişçesine kızından güç umdu.

-Güzeller güzeli kızım, bana yadigâr kızım. Gülistan’ım. Sen ne dersin bu işe, razı değilsen ben görmemeye razıyım, sen benim gözüm gönlüm ol yeter, buyurdu Sultan.

-Siz nasıl uygun görürseniz babacım, bilin ki ben razıyım, dedi güller güzeli Gülistan.

Sultan kararı erteledi, leyl oldu şems doğdu, yedi gün yedi gece döndü durdu. Sultan Hüso’yu ve şifacı münzeviyi çağırttı.

-Kabul buyurdum, lakin derdime derman olamazsan seni zindana attıracağım, inzivanı bir delikte sürdüreceksin son nefese kadar, buyurdu Sultan.

-Razıyım, dedi münzevi kılıklı İsa.

Bir kap istedi hizmetkârlardan, avuç içi kadar. Ağlamaya başladı İsa. Gözyaşları yanaklarından damla damla doldu kabın içine. Hizmetkârlar bir mucizeye şahit olmayı umarak onu izliyorlardı.

-Müsaade buyurursanız kızınızın gözyaşına talibim bu merhem için, dedi münzevi kılıklı İsa.

Gülistan inciler döktü gözlerinden avuç içi kadar kaba. Karıştılar birbirlerine ilk defa bir gümüş kapta. Gözyaşlarını aldı İsa, Sultan’ın gözlerine akıttı. Kapalı gözler titreyerek açıldı, altını gümüşü süslü tavanı gören Sultan, yaş döktü gözlerinden. Derken doğruldu divandan, kalktı kızının elini tuttu.

Münzeviye doğru yürüdüler.

-Sultan sözü yerine gelir, Allah’ın emri yerini bulur. Kızım senindir. Dilerim ki onun gözünden bir damla yaş daha akıtmayasın.

-Allah’ın kulu Allah’ın koludur derler Sultanım, şifayı size ben vermedim elbette. Lakin Allah şifasını iletmek için beni seçti, karşınıza çıkardı. Dilerim beni bağışlayasınız. Ben Allah’ın İsa kuluyum, dedi ve yüzünü araladı İsa.

Sultan şaştı bu işe ilkin sonra sevindi içinden. Merhamete geldi, görmek nimetine kavuştu. Seven iki gönle karşı kılıç kuşanmak Sultan şanına yakışmazdı. Secdeye gidip Allah’a dua etti.

İsa ve Gülistan vuslat şerbetini avuç içi kadar olan gümüş bir kaptan içtiler. Bir daha gözyaşı dökmediler, elem nedir bilmediler. Bir nar danesinin üstüne ev kurdular.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Şifacı”

  1. Hikaye formatı binbir gece masallarına uyarlanmış gibi hissettim. Özgün, sade ve akıcı oluşunu ayrı beğendim. Kaleminizin ucu bitmesin inşallah 😊😊😊

  2. Kaleminize sağlık çok güzel olmuş su gibi aktı gittiii.sanki kalemin kanatları vardı okudukça hafifler gibi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.