Sayıklamalar VIII

I

Hiç görmediği atlar düşledi. Sahiplerini yalayan atlar… Hiç görmediği enlemler, boylamlar, kanyonlar, oyuklar…

Kolej kıyafetleri dikmek ya da eksik yaşayanları bütünlemek için yaratılmıştı.

Mutfağında kesme aşı, kudret helvası…

 

Ektiği hiçbir sevgi tutmadı.

Üzerine ne giydiyse yakışmadı.

Süpürüp attı derin gölet zıpkınlarını, lavabo aynasını, gaz yağını, sarımsakları…

Kızarmış bir çekirge ya da mersinlere sürtünen bir yılan kadar kızıldı yeni aldığı sehpanın yarısı; yok’un en güzel parçası, en güzel Nigaristan inancı…

 

Hayaletti sanki yontma saplı Rönesans fincanları, tekila bardağı, bezeye tabağı…

Çini ipeğindendi üç kişilik yatağı, uykuları, duyguları, Frazer’in altın dalı…

Ortalıkta Beşir’in gümüş mineli tıraş takımları, Azize’nin bol mayonezli salatası, havlusu, duası, baş ağrısı…

Tüketene kadar sevmişti her şeyi: Esmer perdeleri, antika süsleri, Baalbek’i…

Tüketene kadar kuru ekmekleri, Tanrı Tetis’i, şehr-i azametin su bentlerini…

 

Bilmiyordu kendini iyileştirmeyi. Çünkü bir Mushaf kadar kederliydi. Kalabalık ve metaforsuz kortejlerin zünnar topuzlu levanteni: Anti-Minori[1], tan yeri, perhiz zehri…

Ansiklopediler yuttu, kitaplar ezberledi.

Sado-Mazo gelinlikler çizdi, biçti, dikti.

Kimi görse Minraud’un taş tabletlerine benzetti.

Kime tutunsa aynı harp esiri: Bozguna uğramış bir redif taburu askeri. Hem de faz uzayı, fil sahibi, örgüt üyesi…

Özlemişti ney üflemeyi. Melodramları unutana kadar sevişmeyi, pitonlar gibi pul dökmeyi.

Özlemişti erkeklerin ufak rakılarıyla gönül eğlendirmeyi…

 

Gecekondu yıkımı ya da karakalem bir şeydi Beşir’in kasık tüyleri.

Doldurulmuş kıyılardan farksızdı kokusu, teri, sevgisizliği.

Gordion’dan gelmişti fa-minör başlayan şarkıların arasına sıkışmış bir nota gibi.

Tozlu ve smokinliydi. Fazla elips, fazla şaibeli…

 

Orospu değildi. Paraya ihtiyacı yoktu.

Ve optik sonsuzluğa, fırtına adalarına, çeşmelere, çiğdemlere, ulusal klişelere…

Yoktu ihtiyacı şans elementlerine, çürümenin enerjisine…

Basit biriydi: Schubert’in müzikal beyni, Playboy malzemesi…

Her sabah koşar gıda satan dükkânların arasından ilerleyip Pasifik’e kadar gidiyor, poma kemikleri toplayıp geri geliyordu.

Oryantal bir kültürdü onunki. Arka planında molozlar olan bir endüstri resmi…

Kumaş topları ve petrol dergileriyle dolu bir maji dairesinde yaşıyordu.

Nerval’in kravatı kadar puslu, koyu…

Akşamları kimonoyla geziyor, bozlaşıncaya dek saçlarını tarıyor ve Napolyon Konyağı içen ince çorap meraklısı cucold’ların[2] karılarına şimal öyküleri anlatıyordu.

Sert, değişik, miyop bir duyguydu soluduğu.

Ters, azınlık, çağasız[3] bir duygu…

 

Teşhir seven bir uygarlığa aitti dinlediği Akseki ilahisi.

Beş ortaçağ ötedeydi Fatima’nın başkenti, dülger tütünleri, mekkâre şenlikleri…

Dinmeyen bir sağanağa tutulmuştu Bebop mucitleri, kız bozanların ters simetrisi, tezatlık ilkeleri.

Azize’nin miydi bu cep viskisi, durmadan deri değiştiren kandil yelekleri, azot maskeleri, rüya tabirleri… ?

Dokunulmayacak kadar korkunçtu Azize’nin yetişkinlik amnezisi, nezleli peçeteleri, bölünmüş kişiliği…

Dokunulmayacak kadar tarihi, dokunulmayacak kadar uzletti Beşir’e adadığı o asude sahipsizliği…

 

II

Ardına kadar açıktı kapı.

Alt katta Ortodoks türbanlı bir doktor odası. Duvarlarında Ester ve Ahaşveron’un mesnevi boyaları, teskin bâb-ı, Vitrivus adamı.

Önemli miydi apokrif metinler, terk edilmiş Ermeni evleri, çocukluğu, gençliği, akaju çerçeveleri… ?

Göğe bakan bir lunaparkta büyümek isterdi. Cinsel fenomenlerden uzak, sandviç büfelerine yakın; mutedil cümlelerle, oto portrelerin içinde.

İlahlaşır mı sevenler iç içe geçmiş renklerden vazgeçtiklerinde?

İlahlaşır mı sosyal yardım merkezleri, bayrak törenleri, morarmış diş etleri… ?

Korur muydu onu kurmacanın derinliği, doğanın ahlaksızlaştırma becerisi, sanrı yaratan giysileri?

Ne ara tanımıştı şövalyesi olmayan ülkeleri, yalnızlığın Joyce’sini, Beşir’i, Azize’yi, insanların el sürmediği ekosistemleri… ?

Dinlese miydi deri çizmelerin oksijensizliğini, Rolling Stones, Beatles ve Led Zeppelin’i… ?

Ezmiş ve yemişti Beşir Azize’yi. Perşembe öncesi, bir kuşu sapanla vurur gibi.

Aşk hâlinde bir kayboluştu Azize’nin tokatlanmış kalbi, bulaşık telleri, alıç püresi, ısırılmış yanak içi…

 

III

(Perşembe…)

… Triple union…

 

(Yönü olmayan ve uzaklığın kaybettiği bir andı.

İçgüdülerin en kalın, en logaritmik zamanı: Tek plan çekilmiş bir Orson Welles sineması… : Ses patlaması, ereksiyon nabzı…)

Sansar kadar çevikti Azize Beşir’in köpüren göğsünde. Ve kendi sandığı o enfes Penolope… : Üst üste, terbiye edilmemiş hislerle, mum damlattılar birbirlerine. Kelepçe vurdular en hassas yerlerine…

Siğil ve sivilce emdiler. Kördüler…

Sonra yağmur yağdı. Sıcak bir Uranüs parçası damladı serin buklelere, tüylere, sonelere, pembe rektal etlere…

Metal dişli fırçalar dolaştırdılar monogramların üzerinde; ölgün, muşamba bir kanepenin üç kişilik tekilliğinde, leoparlara ait sözcüklerle…

Romantik bariton parçalar çaldılar bütün gece.

Fitilli kadifeden şalvarlar giydiler hep birlikte.

Traşlanmış bir kayaydı üçü de.

Üçü de aynı sükûta gebe.

(Tanrı dünyayı yok etmek üzere. Dini liderlerle: Sanskritçe ya da Ermenice, Zeus’un cübbesiyle…)

 

(Sabah…)

…Regret…

 

Kemiğe işleyen bir hastalık gibiydi vahim muğlaklığı, çizgi romanları, kiler rafları, heves noktası…

Yerde Beşir’in ekmek kadayıfı, Azize’nin safra taşı…

Yerde tefeci makbuzları, kol saati kayışı…

Solungaçları mı vardı sabahın?

Kahvaltıda insan avı, Navajo pastırması…

Kim kime bağlanmış, kim kime sarılmıştı?

Bir an önce gitseler rahatlayacaktı. Evini sel basmıştı.

(banyoda Beşir’in bağırsak yangısı, Azize’nin su buharı…)

Affedemezdi nefsinin ağlef yanlarını, yaşadıkları gecenin bekasını…

Affedemezdi Sâbur, Âdur, Hatvat ve Musfâ’yı[4]

 

(Beşir çıktı önce, oğlak kadar güzel güvercinleriyle.

Sonra Joyce, Minraud, Azize…

Gittiler öylece mors şifreleriyle.

Gittiler karanlığın dahi girmeye korktuğu ömürlere…)

Rahatlamış mıydı?

Kimse onun kadar çok sevmemişti ödüllendirilmiş kötülükleri, geciken öçleri, Ugarit idollerini…

Sokakta diken demetleri, yol ameleleri, sedefli, nalınlar, mobilya taşıyan kamyonlar, polis hafiyeleri, televizyon antenleri, bacalar, kurganlar, karabasanlar…

(sokakta…)

Her şey yan yana.

Yan yana tüm kauçuk mağazaları, cüruf yığınları, mutasyon geçirenler, özgürlüğü Jeferson Airplane’den[5] öğrenenler, egoistler, sonsuza kadar hüküm sürenler, trapezciler, vampirler…

Düğmesi mi eksikti Beşir’in?

Sarkıtların suskunluğuna mahkûm ettiği bu zavallılar kim?

İrisinden kurusuna,

uzun ve kısa…

 

IV

…Fire…

 

Sahtiyan, kasırga bir entari geçirdi sırtına. Pelüş kadar yumuşak bir akşam karanlığında.

İyiydi terziliği. Kusursuzca telaffuz ederdi ‘e’ harfini; ‘p’yi, ‘t’yi, ‘s’yi…

Yürüyüşü Yugoslav’dı. Ruju evren karmaşası, sahte markalı, pomat kıvamlı…

Anlamsız bir ilgi duyardı İtfaiyecilere karşı. Bu yüzden çıkarmıştı Rodop mahallesindeki yangını…

Cigaracı bir taksi şoförü geçti yanından; yüreğinin kapı ağzından, otuz üç yıl önceden, sonradan, Kuzey Avrupa’dan, Erzincan’dan…

Gecikmişti her şeye: Anasına meni veren bu sabık ve sapık erkeğe…

Yansın öyleyse!

Yansın kâfir Vâile…

Tanıdık bir fedai gördü biraz daha ilerleyince. Dili alevlerin içinde. Gövdesi sanki kertenkele. Sanki poşet biçiminde: Başsız, peltek, ince…

Yansın öyleyse!

Yansın çölünde tıslayan bu engerek benekleriyle birlikte…

Çok pasteldi devlet bu gece.

Çok esirli, çok fonetik, çok eşcinselce…

Çanak çömlek patladı bir yerlerde. Fıstık ezmesi bir iklimde, sekiz köşe bir zindan gediğinde…

Mutluydu zengin kedileri, centilmen bir lirin ahengi, Kalküta ejderleri…

Nafileydi karşısındaki kabalığın direnişi.

Umursamazdı ateş rahle-i tedrisattan geçemeyenleri.

Bıkmıştı uyumsuz ve sakızlı adamların arduvaz kaplı çatılarından, muzır neşriyattan, param parçalıktan…

Bıkmıştı başka bedenlere girip yaşamaktan…

Estetik ya da tula modası amaçları yoktu. İçi talaşlı ve yoksuldu.

Muz sarısıydı mahallenin tahribatı. Ne yana yürüse çürük diş, sarkık bıyık, bira kasası, ambalaj kâğıtları…

Doğru öfkeler ve yanlış heveslere ayarlanmıştı telsizlerin frekansları.

Turunçlar azalmış, kızlar nişanlarını atmışlardı.

Tanıdık mıydı bağıran? Çığlığıyla kendini İskandinavlaştıran; sıfatlar, zarflar ve edatlar içinde çırpınan…

Cohence konuştu Azize’yle. Atmosferi kirletecek kadar çok cinayet işlemiş bir ekspresyonistin çizgileriyle.

Kale yıkıntısı gibiydi Azize. Şaşkın, kıskanç, pespaye…

Yansın öyleyse!

Yansın düştüğü yarıkta kanaviçe işlemeli örtüleriyle birlikte…

Kimse onun kadar canlı gitmemişti ölüme.

Kimse onun kadar hamiyetsizce…

 

V

Toplatıldı senetler, tahviller, gut hastalığı, dalgıç çanları…

Paslıydı berberlerin makasları, saç maşaları, Breton rüyası…

Genişledi sıkıntı. Vakitler kocamandı. Radyoda Hassa marşları, aksanlı bir Mahler kaydı.

Darmadağınıktı yatakta basılmış sevgililerin sentetik hazları. Sustu jet motorları, çalışma tezgâhları.

Merhametsizdi herkes her şeye.

Her şey beyaz balina şeklinde: Bingazi eteklerinde, ahit evinde…

Bitki saplarını yoldu biri. Ertelendi kına geceleri. Boşaltıldı tiyatroların kulisleri…

Kaçmak çareydi. Çare terk etmekti Rodop ’un kübik figürlerini, Reich etkisini…

Yanıyordu sosis ve yemek kokularıyla arabeske, içkiye ve gotik kızlara gömülmüş semtin ilkelliği, enstrüman tabureleri, yarış bültenleri.

Yanıyordu Tanrı’yla arasında uyumsuzluk olanların noylum döşemeleri, votka vitrinleri…

Telaşlıydı. Her eşikte ayrı bir anız yığını, ayrı bir kefen karanlığı…

Homeapotik ilaçlar satan bir eczaneyi geçti önce; sırlar, düşler ve cariyelik güdüsüyle…

Hareket eden bir kumul vardı sanki çevresinde.

Çevresinde yol silindirleri, uğursuz kulüpleri…

Ayinsel bir cinayet zinciriydi tertiplediği.

Karatahtaya sürten bir tırnak gibi, kötü sokakların lamba direkleri, lenf bezleri, Zeitgeist patolojisi…

Polen yayma çabasındaydı bizonlar, temizlikçi kuşlar, kırmızı boru çiçekleri, çöpçü balıkları, güzelavratotları…

Pamuk kozalarına kadar yayılmıştı arıların isyanı, emekçi ayaklanması…

Yeniden yazıldı ortakyaşar farkındalığın izahı, evrim savunmaları…

Yüceltildi yeniden kültürel görecelikler, taret topları, salkım bombaları…

Karma karışıktı zihni, çile azizleri, Viktorya fikirleri…

Karma karışıktı maarif müfettişleri, Mars otelleri, takım zabitleri…

 

VI

…Homecoming…

Hızlandı.

Bütün rivayetler evlerde kalmalıydı.

Bütün o yüksek tavanlı salonlar, burkalı kadınlar, korkunç çalışma odaları, hesap hataları…

Hemen önünde bir gelincik kurbağası, yer sarsıntısı…

Önünde Judah aslanları, okul sokağı…

Beşir miydi peşindeki? Rugan iskarpinli, setre giyimli… ?

Tam da karşısındaydı şimdi Hun birlikleri, tuluat kahvehanesi…

Koşsa görünmezdi.

Koşsa aşardı tuz göllerini, uçurum banketlerini, büyük izleyicileri, küçük ‘Goethe’leri…

Uyanık ya da mest değildi. Kaybetmişti tüm analog becerilerini, isterik incinme reflekslerini…

(koşsa gö-rün-mez-di!)

Cenovalı bir gelin gibi, her tene uyardı çıplak yaşamaya inanmış olan gözleri…

Parça parça, kopuk kopuktu pulsarların ortası, endüljans kâğıtları, kartpostalların pulları…

Unuttu kimyasal hadımları, Sandal meyhanesinin aylaklarını, zemin katları, klanları, ihtirasları…

Yalnız değildi makinelere karşı birleşen işçiler, yıldız yutan kara delikler, anti sanayi devrimleri, torpido muhbirleri…

Korkuyla bile ilgilenmezdi şimendifer makinistleri, sefer taslı memurlar, çapraz yürüyen akrobatlar, avunamayanlar, tutunamayanlar, Oğuzlar, Ataylar, sıfır aşka mahkûm olanlar…

 

VII

(Cut-Up)

…Home…

 

Yeniden yaratmalıydı kendini: Mutlu Stoacılıktan, kardan, buzdan, muhteşem spiral organlardan…

Kuruttu kaysılarını. Ruhunu hangi vestiyere asmıştı?

Neredeydi şimdi greyfurttaki acı, meditasyon sınıfları, Kral Solomon’un mantığı?

Neredeydi yaradılışçıların Truva atı… ?

Faysalabat’ta ölüm cezası almıştı: Dramatik, yaşlı bir dünya paradigması: Boşlukların tanrısı: Laik Hümanist, nazik liberal, cihat savaşçısı…

Dış tuvalette sex, antik Suriye, Viking gemileri, gündüz fenerleri: Tüm yapay ilişkiler, yaz partileri, İnka rahipleri, karmaşa, kaos, George Orwel’ın 1984 terminolojisi… : Hatırladığı her şey tropikal bir zehir gibi, testere dişli, tehlikeli…

Delirmek üzereydi. Ne zaman geçecekti bu sayıklama nöbeti?

Yine hiçbir yerdeydi. Yine her iki cinsiyetin gizli kenti, evrenin ilk yoktosaniyesi…

Evinde miydi? Nasıl gelmişti?

Kimse görmemişti yangından arta kalan paslı sürgüleri, kurum tükürenleri, susan, konuşan, biriken izleri…

Kimse ondan yana değildi. Zeytin Dağı’ndaki ilk terzi, trans soyunun ilk tasviri…

Yüzünü yıkasa geçecekti muskaların sihri, erekçiliğin çaresizliği…

Anlamsızdı artık matta kehanetleri, plasebo etkisi, hücre biyolojisi, akıl virüsleri…

Yeterli miydi ölümün bunca insanı yenik düşürmesi?

Yakmıştı tüm mozaik desenleri, test tüplerini, bez bebekleri…

Ellerini nasıl taşısa şimdi?

Tutmasa hiçbir mükemmelliği, levrekleri, dutları, sülünleri…

Tutmasa kumaşları, iplikleri, kadehleri…

 

VIII

…The End…

 

Herkes yokken kaç kişiydi?

Ne zaman öğrenmişti kendini zehirli bir sıvıda eritmeyi, telepatik ve süper natüralist iletişimleri, cinsiyet değiştirenlere ait güçleri?

Şüphesiz o akıl sağlığı yerinde olmayan biriydi: Polamory[6], Hazârfen teorisi…

Boşalttı tüm çekmeceleri, eril zamirlerin ceplerini, çeyiz denklerini…

Boşalttı transseksüel ülkesini… :

(Her iki cinsiyetin gizli kenti, evrenin ilk yoktosaniyesi…)

Oturdu bekledi il kâtiplerini, kırmızı gırgır otobüsleri, Rodop ‘un saat tamircilerini.

Bekledi gizli köşeleri, Goyimleri, misvak kullanan erkekleri…

 

Bir şeyler aradı sandıkların diplerinde.

Azize’ye ait bir şeyler: Rozen köprüleri, aspirinler, kem gözler, zorba semboller…

Lamba sönük ve kirliydi.

Sadece kaybedenler içindi etrafındaki kültür eksikliği, elbise modelleri, haritaların yüksek yerleri…

Ahlaki değerleri olmayan terapistler gibiydi: Boz bulanık, sır biriktiren, röntgenci…

Unutmak için her şeyi deneyebilirdi. El Guraba’ya katılabilir, tehlikeli bir dindar olabilirdi.

Ya da Oxford sözlüğünü ezberleyebilir, tıp öğrenebilir, Yifthah Amonları’yla sevişebilirdi.

Unutma için her şeyi… : Yeni Kaledonya’yı, Animizmi, Psikiyatriyi, Beşir’i, Azize’yi…

Nasıl bir şeydi regl kirliliği? Gerçek bir kadının fantezi ve rutinleri, çoklu evrenler kümesi, Celâli mitleri… ?

Ağzında bir volkan patlamıştı sanki.

Kustu karnındaki fıçı peynirini, fenotipsel nimetleri…

Kustu şeytani türün tüm teolojisini…

Farklıydı artık kumaşların üzerinde unutulmuş tığ çengelleri, mecmuaların ve domateslerin lezzeti…

Farklıydı ürkütücü binaların dış cepheleri, filarmoni meclisleri, Newton’un Mirabilis’i…

 

İnsansızdı artık transseksüel ülkesi.

Ansızın tıkandı nefesi.

Sağırlaştı ansızın ısırganların orta yeri.

Adlarına kurban sunulacak kadar güzeldi gördükleri: Beşir’in Vesta işaretleri, Azize’nin oral tiryakiliği, bahriye giysileri, Kuna kabilesi…

Ve bütün dans hamleleri, canavarların burun delikleri, ruh refüjleri…

Sol kolunda bir dinozor fosili. Tür değiştirenlere ait bir solunum yetmezliği, arest hâli…

 

 

[1] Küçük esnaf
[2] Karısını başka erkeklerle paylaşan koca.
[3] Çağa: Çocuk
[4] Musa’ya kafa tutan Firavun ’un sihirbazları.
[5] Grace Slick’in solistliğini yaptığı altmışlı yılların ünlü rock grubu. Woodstock konserleriyle ünlüdür.
[6] Aynı anda birden fazla kişiye âşık olan kişi.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.