Endülüs Yürüyüşü

Yılın bu mevsimi Frenk üzümleri zamanı, ekşi zeytin seleleri patikada yığılıdır. Henüz gün öğleyi ışımadan sepetlerini yemişlerle dolduran bir mahalle dolusu gelinlik çağında kızla, ağaçların serin gölgesinde soluklanıyoruz. Bir kısmımızın kocası, kimimizin babası, ağabeyi, daha sekizinden gün almamış körpecik oğlu… Aylardır cepheden gelen acı haberlerle kederlenen bedenlerimiz, yük taşımaktan pörsümüş ellerimiz ve gitgide açlığın her zerremizde hissedildiği bir yokluk. Gırnata’ya giren eril sinekten dahi haberimiz var. Kucağımda kardeşim Fatıma ile topladığımız yaban mersinlerini yiyerek dinleniyoruz. Birden hırçın atların kişneyişleriyle irkiliyoruz. Atların toynakları dörtnala, kavruk toprağın üzerinde sürüklenen keskin bir toz bulutunun içindeyiz, gözlerimiz yanıyor. Genizleri yakan öksürükler, telaşlı yavruların eteklerimize doluşması… Kısılmış gözlerimizi açıyoruz.

 

Gırnata’nın güney tepesinde, üzüm bağlarına tereddütsüz giren dört atlıdan, dört tebdili kılıkta İspanyol süvarisi, tumturaklı asilzâde görünümlerini gizleyememiş karşımızda duruyorlar. On yedilik Roman kızı Marie, içlerinden birini tanıyormuşçasına öne atılıyor. Kocasından ümidi kesmiş olmasındansa, erkeksizliğin canına tak etmiş olmasına ihtimal veriyorum. Yoksa ne diye, ilk kez gördüğü birinin kollarına atlayarak cilveleşsin ki! Doğrusu, bu Çingenelere atılan iftiralara karnım tok. Marie, iyi yürekli, yardımsever, ağzı oldukça iyi laf yapan, elleri kıvrak ebe doğurganlığında, ev işlerinde de flamenkoda olduğu kadar yetenekli bir kız. Zekâsına gıpta etmemek olmaz, onun kadar cesur olabilseydim keşke. Belki de bu dört atlının nahoş ziyaretini, kendisini tepside sunarak, bizi ve küçük kızları koruyarak bertaraf etmeye çalışıyordur. Parlak dudaklı, ahududu yanaklı Marie, sana minnettarız!

 

Atlılardan biri Marie ile meşgulken, şu köşede pusmuş adamların tuhaf tavırları, oldukça ürkütücü. Gizlenmeye çalıştıkları çuhadan abalarının altında kalan ipek çorapları, paçaları ince dantel işlemeli pantolonları, meltemle yayılan saçlarının sabunsu kokularına bakılırsa saray soylusu olmalılar. Demek muharebeden kaçan korkaklar,  soysuzluklarını saklıyorlar. Trafalgar[1]’da yitip giden düzinelerce geminin ardından, mağlup olmanın verdiği inatçı fakat kaçak bir öfkeyle insan içine çıkacak yüzleri kalmamış. Belki de geride kalan birkaç sağlam erkek olmanın gururuyla yüzleşemiyorlar, döllerini ulu orta saçmaktan korkuyorlar.

 

En dehşetengizi de porsuk çalısına tünemiş, beyaz yassı şapkalı, kırmızı pantolonlu olanı; şalına sıkı sıkıya sarınmış, burnunun üstünü dahi şakaklarına değin kapatmış, kılıcının ucu toprağa saplanmış, siması seçilemeyen şu adam. Sanki gözlerini bana dikmiş. Allah’ım, nereye baktığını görmeme imkân yok! En iyisi ondan tarafa bakmamak. “Lâ galibe illallah!”[2] Fatıma, ağlama küçüğüm, gidecekler birazdan. Biz de köyümüze döneceğiz kafileyle. Korkma! Beyaz başörtüme sıçrayan mavi benekli lekelere gözüm ilişti. Dört süvarinin gözleri, yalnızca Marie’deydi. Nasıl da mutlu yüz ifadesi, koluna girdiği adamın peçesini indirmeyi başarmış olması, yüzünü saklamaktansa, tutkulu bir aşka feda edilmeyi yeğleyen çapkın bir haydut olduğuna işaret ediyor. Aslında bir bakıma, bu adamlar gaddar, zalim yahut eşkıya kimseler olsalardı; hepimizi rahatsız eder, ırzımıza geçer, işkence ederlerdi. Düşüncesi dahi kan dondurucu! Zavallı Esmeralda, kızı gözünün önünde yem oluyor. Hiç de şikâyet eder yanı yok gerçi. Kahraman bir fettan!

 

Ya ben? Ben ne zaman kurtulurum kimsesizlikten? Savaş bittiğinde, geriye hayatta kalan gazilerden ya da esir düşenlerden mi bulurum kısmetimi? Kim bilir, belki Sultan III. Murad’ın, İspanyol esiri Oviedolu Catalina’ya[3] aşkı gibi, bir İber Kralının gözdesi olurum. Yahut İspanyol tutsak Madrigal ve İstanbullu Müslüman kızın yasak aşkı gibi, bir Mağripli tutsağa vurulurum. Güneş tepeden inerken, bulutlar yorgun önüne geçti. Parçalı hüzünlü, yer yer umutlu bir gün batımına doğru kafile, Marie’siz yola koyuldu.

[1] Trafalgar, İspanya’nın güneyindeki bölge. Adı geçen deniz muharebesinde (1805) İngiliz donanması, İspanya ve Fransa’yı ağır bir yenilgiye uğratmıştı.
[2] İspanya’da Endülüs Eyaleti’nde El Hamra Sarayı’nın taş duvarlarına oyulmuş sıkça rastlanan ayet, anlamı: “Allah’tan başka gâlip yoktur”.
[3] “Don Quijote”un yazarı İspanyol Miguel de Cervantes’in “Büyük Sultan” (1615) adlı tiyatro oyununda,  Sultan III. Murad ve Catalina, ile Madrigal ve Müslüman Kız arasında geçen aşk hikâyeleri.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.