Vişne Fidanı

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz…  Bilirmiş dokuz tane olduğunu zaten ya dokuz olurmuş ya da on üç. Yine de sayıyormuş uyuyana kadar. Gittiği tüm toprak evlerin tavanında varmış o geniş ağaç gövdeleri. Büyük nene yuvalamalar olmazsa ev göçer deyip kendince taşıyıcı sistem olduğunu böyle anlatırmış anneme. Sonra yüklük odanın duvarını baştanbaşa kapsayan her bahar temizliğinde ele geçen boya ile boyanan ama ağacın, “Ben de buradayım, yaşıyorum!” demekten vazgeçmeyip reçineler bıraktığı ahşap kapakları. Yüklüğün içindeyse saklanmaya değer bulunan büyük nenenin anlatma kabiliyeti ile kıymetlenmiş onca eşya… Annemin ise dikkatini en çok çeken, İsmail Dede’nin askerden gelirken getirdiği kenarları kemerli kırmızı bavulmuş. Boş kalırsa kırılır diye çeyizlerle omurgalanmış, yüklüğün kapısı her açıldığında gitmeye hazır gibi göz kırparmış anneme.

Büyük nine, “Tövbe tövbe! Sevmem gezmeyi, gitmeyi… Gitmenin adı yorgunluk sen de aklına sokma gitmeyi!” dese de kırmızı bavul yüzünden çok allı pullu bir şey gelirmiş gitmeler anneme.

Köy yoluna sapınca taksi,  valizlerle sendelerken sanki birisi yüklüğün kapısını araladı annemin anıları zihnimde canlandı.

-Anne anne!

-Efendim oğlum.

-Galiba fakir oluyoruz, baksana köye geldik.

Bu konu defalarca konuşulmuş olsa da köyün başka bir çağrışımı yoktu bende o yaşlarda. Annemin ise tek düşüncesi eve yerleşmekti. Büyük Nene haklıydı ben anlamasam da gitmenin adı yorgunluktu.

Yerleştik. Rüzgâr, balkona sarkan ceviz yapraklarını çırparken annem bir çay koydu. Çay demlendi, demlendi… Annemin benim için yazdığı masal, evin her yerine yerleşti.

-Sencer, annecim!  Çay koydum limonlu, hem sohbet de ederiz balkona gel hadi!

-Bal da koydun mu?

-Koydum tabii ki de, nasıl sevdin mi yeni evimizi?

-Yani tabii Ankara’daki daha iyiydi ama neyse kaç günde gideriz buradan?

Bu soru annemin zihnindeki takvim yapraklarını öyle bir kopardı ki ceviz yapraklarının gürültüsünü bile geçtiğini hissettim o anda. Gözlerimi gözlerinden kaçırıp, balkonun altında kendiliğinden boy vermiş, konu komşunun çay posasından nasibini almış vişne fidanına tutundum.

Ev taşırken, dışarda oynayan çocuklara bakarken hiç görmemiştim onu. O küçük fidan zihnimde kocaman bir salkım söğüt oldu her şeyden kaçıp gölgesinde saklandım. Ne kadar dinlendiğimi bilmiyorum orada. Annemin gözlerindeki karanlık dağılmıştır diye bakmak istedim ama zaten gelmişti vişne fidanının yanına. Sonra bana dönüp:

-Anneciğim bak ben öğretmenim, buradaki çocukların bana ihtiyacı olmasa gelmezdim.  Öğrenecek, öğretecek çok şeyimiz var.

Her şeyin güzel olması için bana yardım edeceğini düşünüyorum.  Sen kaç aylıkken yürümüştün mesela ya da ilk ne dedin, en sevdiğin meyve neydi hatırlamıyorsun bunların hiç birini değil mi? Babanla benden dinledin hep. Ama artık bundan sonrasını hatırlayabilecek yaşa geldin. Senin hikâyen şimdi başlıyor. En güzel çocukluk anıların bu köyde geçecek. Eğer mutlu olmak istiyorsan burayı sevmekle başla anneciğim.  Seversen kolay olur her şey. Şimdi bana söz ver güzel olacak mı her şey?

-Olacak.

Sesindeki kararlılıktan ve peşine kattığı cıvıltıdan başka da şansım yok gibiydi zaten. Sonra dönüp ışıltılı vişne fidanını göstererek fidan senin boyuna geldiğinde buradan gideceğiz deyip konuyu kapatmıştı kendince.

Rüzgârlar boşa çıkmadı, yağmurları getirdi. Sokaklarda bir telaş, balkon demirlerine asılmış biberler,  halı yıkayan kadınlar, kömür taşıyan, odun kıran insanlar. Annem de sadece turşu kurarken kışa hazırlanıyoruz derdi.  Burada odunları kömürlüğe taşırken de demeye başladı. Tüm bu kış hazırlıklardan vişne fidanı da nasibini aldı.  Annem önce kırılmasın diye daha güvenli bir yere taşıdı.  Sonra da etrafına ördü. Derken kış geldi çattı. Annem camdan karı izlerken “Okula nasıl gideceğiz şimdi?” dedi. “Yürüyerek!” dedim. “Öyle değil!” dedi. Yine yürüyerek gittik nasıl öyle değildi anlamadım. Adımlarım karda kaybolunca hak vermiştim anneme. Vişne fidanı boyuma erişmeden kar boyuma erişeceğe benziyordu ki öyle de oldu.

Vişne fidanına gelince annemin onun için de bir çözümü vardı fidan üşümesin diye onun da üstünü örtmüştü. Kurtuluş yoktu. O fidan büyüyecek ben de burayı sevmeyi öğrenecektim.  Bazı akşamlar pansiyonda kalıyorduk. Bir sürü öğrencisi vardı annemin. Birlikte yemek yiyor, ders çalışıyorduk. Annem onları yatırıp ışıkları kapatınca bana da, “Nöbetimiz sabaha bitecek.” diyordu. Nöbetleri de sevmiyorum. Ceylan’a da dedim zaten, “Size anneniz bakmıyor o yüzden buraya göndermiş. Evinizde olsaydınız annem ve diğer öğretmenler burada olmak zorunda kalmaz, annem de bana kalırdı!” Kabul etmedi, “Köyümüzde okul olmadığı için buradayız.” dedi. Arkadaşları ile benim bilmediğim o dili konuşup güldüler. Ceylan üzülmese de bu konuşmaya annem çok üzüldü. Özür diledim ama annem de suçlu bence beni doğurduğunu unutuyor hepsine kızım oğlum diyor. Okula başlasam da ben de başkalarının oğlu olsam oda görse. Bu vişne fidanı da ne uzuyor ne ölüyordu!

Ben babama benzemişim. Yaşıtlarımdan uzunum nasıl kapanacak bu mesafe. Sahi annemin öğretmen olduğunu herkes nasıl biliyor. Nereye gitsek hocam diye sesleniyorlar. “Tanışıyor musunuz?” diyorum, “Hayır.” diyor. Tanışmadan nasıl biliyorlar öğretmen olduğunu, anlamıyorum.

“Bayrağın olduğu her yer evimizdir.” demişti bir keresinde. Bence annem evimize benden önce gelip herkesle tanışmıştı. Geçen akşam büyük neneyi aradık. Sesimizi duyunca hemen;

“Yeller esince çelenlerimiz kırılır,

Yağmur yağınca sıvalarımız dökülür.

Eller gurbet deyince,

Benim ciğerlerim sökülür.”

“Nasılmış benim gurbet kuşlarım?” dedi. Annem, “İyiyiz.” diyecekti ama yaşlar yanlış yere hücum edince nefesi kesildi. Ben görmeyeyim diye balkona doğru yürüdü. Konuşmaları havadan sudan devam etse de olan olmuş, annem ağlamıştı bir kere. Telefonu kapatınca yüzüne baktım sonra, “Bu vişne fidanı da ne güzel değil mi anne, nasıl da güçlenerek büyüyor.” dedim.  Annem hemen güldü, “Evet, tıpkı senin gibi.” dedi. Dışarda mevsim neydi hatırlamıyorum ama bizim eve bahar gelmişti. O yıl okula başladım, bir sürü arkadaşım oldu. Kömbe kokan sokaklarda koştum. Teyzeler, “Akşam ezanı okunuyor, dışarda kalırsanız kör olursunuz.” diyene kadar eve girmedim. Ellerim kararana kadar yaş ceviz yedim. Komşudan gelen tuzlu tereyağını ekmeğime sürdüm. Sabah ezanında sulanmış, süpürülmüş mis gibi kokan kapı önlerinden geçtim. Sınıfımızdaki mevsim şeridinin üzerinde koşuyordum sanki ve köyümüz hayat bilgisi dersiydi.

Yerini yönünü bilmediği bir coğrafyada onlarca çocuğu etrafında toplayan annemden başka öğretmenler de tanıdım. Önce bitsin dediğim sonra hızına yetişemediğim zaman gelip çatmıştı. Valizleri köy otobüsüne yerleştirdik. Gitmenin adı yorgunluktu evet ama annemin dediği gibi sevince güzel oldu.

Vişne fidanı boyuma erişti ama meyvesini yemek kısmet olmadı. Yeşermek için bahçelere gerek olmadığını biraz sebatla çiçeklenmeyi ondan öğrendim. Şimdi radyoda bir türkü:

“Bizim elde bahar geldi,

Meler kuzular kuzular

Dağlar çiğdem çiçek olmuş.

Kokar yazılar yazılar.”

Işıl ışıl bir günde giderken yollar bitiyor ama yolculuklar bitmiyor. Vişne fidanı sen de boynunu bükme. Ben kucaklaşmayı öğrendim bir kere.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

5 thoughts on “Vişne Fidanı”

  1. Gerçekten çık etkileyici denemeden çok daha fazlası var içinde. Betimlemeler ve örneklemeler harika.

  2. Eline yüreğine sağlık Hilal hocam. İnsan yaşadıklarıyla tecrübe ettikleriyle benliklerini buluyor. Yaşadığımız her neyse biz onlarda kaybolup kendimiz oluyoruz.çok beğendim her zaman demişimdir bence kitap yazmalısın diye , devamını bekliyoruz 🙂

  3. Duygusal, zarif, memleket kokan bir hikâye olmuş. Yüreğinize sağlık 😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.