Schopenhauer ve Nietzsche İle “Birlik”teki Hazinemizi Düşlerken

İnsan kendiliğini yüreğinde aramayı bırakıp, aklını perspektiflere ayırıp, alt ve süt kurgular/yapılar içerisinde bölündüğünden beri hazinesine uzak bir yerlerde kendiliğine yabancı oldu. Kültürünü materyale ihale edeli, ekonominin kültürü sekülerleştirmesi hatta metalaştırmasından beri bu kayıp hazine aranıp duruyor. “Tanrının imgesinden” olan kendiliğinde kendini arayan insan için modern dilemmadan çıkış ne mazinin taklidi ne de müstakbelin tahayyüllerinde; yüreğindeki ile aklındakinin bölünmüşlüğünü aşarak metalaşan varlığını, sanatın, felsefenin ve dinin kendi elinde tasfiyesine karşı kendini ve kendiliğini korumak insana yüklenmiş mütemadi bir mesuliyet gibi; Hatırlamak ve hareket etmek. “Bilmiyoruz kendimizi, biz bilenler: bunun da iyi bir sebebi var. Hiç araştırmadık ki,-nasıl olacak da bir gün buluvereceğiz kendimizi? Haklı olarak şöyle denecek: “Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de oradadır. (F. Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üstüne: Bir Kavga Yazısı, Çev. Ahmet İnam, Ara Yayınları, İstanbul, 1990., s. 21). Nietzsche kendiliğimizi yüreğimizin olduğu yerde bulur. Peki, orası nerede? Schopenhauer çerçevesinden bakarsak zorunluluk ve özgürlük geriliminde var olduğumuz bu yerde yüreğimizin göründüğü o yeri belki sezebiliriz; “İdea, bizim sezgisel kavrayışımızın zamanda mekân kalıbı aracılığı ile çokluğa yayılan bir birliktir. Öte yandan, kavrama akıl yetimizin soyutlamasıyla çokluktan yeniden kurulan birlik’tir. Kavram unitas post rem (çokluktan sonraki birlik), idea unitas ante rem (çokluktan önceki birlik) diye tanımlanabilir. (A. Schopenhauer, İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, Çev. Levent Özşar, İstanbul, 2014, s.177).” Bu iki filozofun işaret ettiği birliğin olduğu yerdeki yüreğimizin yol haritası kendini bilmenin ve kendiliğinde bulunacağı mağaradan bizi çıkarıp, demir dağları eritip bilge kurt ile unuttuklarımızı hatırladığımız o yere götürecek yahut çölde kırk sene dolaşanları o kısır döngüden kurtaracaktır. Burada önemli bir mesele hazine yanılgısıyla kutsalın metalaşması durumuna karşı dikkatli olmaktır. İnsan kendi aklıyla sonsuzun ona emanet ettiği hazineyi bulmak istidadıyla yaratılmasa bundan mesul olmazdı. Maruz kaldıklarımızın kesretinde muhatap olmamız gerekenin birliğine ulaşmak çetin bir yol, mağaradaki gölgeler ise bir avuntu olarak zihnimizde prangalarıyla alışkanlıklarımızla bizi makûs bir sisifos dilemmasına saplayıp duruyor.

Kutsalın bilgisi, bizi isteklerimizin ve nedenselliğin dışında kaynakladığını, muhatap olmayı istediğimiz mananın/hakikatin dünyasına değil de bir nevi metafizik materyalizme taşıyorsa bu durumda ya kutsal da ya bilgi de yahut da bu bilgiye muhatap olan fertte bir sıkıntı var demektir. Aşk(ın) bir yere gideceğimizi sanırken kendi içimizde t(aşk)ın altında kalmak trajedisi kurgulanmış olana ve kendiliğimizi düşünmeye başlamak için bir köşe taşı olabilir. Hakikatle muhatabız zannından cennet sekülerizmine düşüvermek insan aklının belki taşıyacağı lakin ruhunun özü itibariyle tahammül edemeyeceği bir travma ve çarmıhtır. Burada din, felsefe ve sanatın sukut edip bezirgânlığın başladığı yerde cehalet tezgâhlarında canlar ilim kendin bilmektir, sözünün ne olduğunu sorgulamaya başlar. Burada artık din, felsefe yahut sanat bir kalpazanlığın aracısı, perdesi, taşeronu haline gelmiştir; izlenen bir filmde insanların acılarından ideolojik kamp avmleri açanlar, dinin en asude kavramlarıyla kamplarda diğerine öfke, kin saçan tipler var edenler, hikâyelerinde, romanlarında bu değirmene su taşıyıp sanatçı fiyakası atanlar ruhumuza kaç put diker, kaç hakikati mahvederler; “Ah, Zerdüşt, Zalim Nemrut! Daha düne dek avcısıydın tanrının bile, tuzağıydın her türlü erdemin, okuydun fenanın! Şimdi kendi kendinden kaçmış kendi kendine av olmuş Kendi kendine saplanmış… Şimdi tek başına kendinle, iki başına kendini bilmenle, yüzlerce aynayla çevrili kendine sahte, yüzlerce anıyla çevrili belirsiz, yaralardan bezgin, üşümekten soğuk, kendi iplerine dolaşmış, kendini bilen! kendini asan! (F. Nietzsche, Dionysos Dityrambosları, Çev. Oruç Aruoba, İstanbul, 2003, s. 47-49.) İşte mananın bu tahribi insanın maddesi içerisinde parçalanması ve yüreğini bulacağı o yerden uzaklaşmasına yol açar. Duygudaşlığın bizi taşıyacağı o zemin kendi kültürümüz ve harici kültürler içerisinde belirsiz ve hatta görünmez olacaktır.

Peki, insan bu karanlık istikamette neyle yolunu bulacak? Kendine samimi olmak merhamet denilen o sırrın hakikatini içimizden dışarı doğru bir iyilik gökkuşağını doğuracak, bu kaosta delirmeden malum kafesten bizi gerçeğin en azından gölgelerine taşıyacak bir kadim yoldaştır. “Duygudaşlık iki büyük erdemi, adalet ve şefkati doğurur.…Adil insan her insanın hakkına saygı duyar ve onlara her türlü tecavüzden sakınır.…Şefkatli insan ise ıstırap içindekilerin feryadını işiten ve onlara karşılık veren insandır. …Hayatın fırtına ve gerilimleri içinde, büyük ahlaki çatışmalarda bizleri koruyan duygudaşlığın gizil gücü, bizi aşağılara sürükleyense onun yokluğudur.”, “Etik ve Mutluluk Üzerine”, Nietzsche ve Schopenhauer ile Küçük Bir Söyleşi, Haz. Oğuz İnel, Ankara, 2017, s. 46). İnsanlık davasında bu çerçeveye ulaşanlar Yunus dilince söylersek Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan Şer’ün evliyasıysa hakîkatde âsidur. Yaratılmışa bir göz ile bakmak kendini, kimliğini, kültürünü yok etmek, sırt dönmek, yok saymak değildir; bunun olduğu yerde zaten kendilik de insanlık da iflas eder. Böyle bir dindarlık ise şekiller içinde yolunu kaybeden zihinlere uzak bir masal gelecektir. Kendi öz dili ve yüreği ile Yunus dilince konuşmak manasının sırrına vararak insanlık davası gütmek küreselci ve enternasyonelci sapmalara, Akif’in tabiri ile hülâsa, bukalemun fıtratında züppelerin Elinde maskara olduk… Deyin de hükmü verin! dediğine karşı mazinin bize çok sağlam bir usul ve üslup emanetidir. Kendi dili ve yüreğiyle insanlığı sevemeyen Marks’ın, Nietzsche’nin yahut Buda’nın diliyle hiç sevemez yahut sevse bile bu bir sevme taklidi olarak kalarak bir yabancılaşma olgusuna dönüşür. Hakikate asi olmadan bir isyan ahlakı taşımak manasında Nurettin Topçu modern zamanlar kültürümüzde müstesna bir zekâdır. Kendisine rehber edindiğini söylediği Mehmet Akif’in ‘Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını; Veriniz mesainize de son süratini. Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız; Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız, mısralarındaki çağrının somutlaşmış bir halidir Topçu, denilse yanlış olmayacaktır. İşte Topçu bu manada kendi diliyle insanlık davasına duygudaş nadir ve nadide bir vicdandır. Tek bir şartla ona değil gösterdiği manaya intisap ile… O da kendisinde bir varoluş kaynağı olarak bahsettiği Yunus Emre gibi yüreğindekini kendi dili ve üslubuyla insanlığa “Türk”çe ulaştırır. Onun ahlak prensipleri olarak sunduğu “Hörmet, ahlâkın ilk şartıdır. İslâm İnsanın, Allah’a, Kur’an’a, akla ve eşref-i mahlûkat olan insana, tüm varlıklara, hayata hörmet etmesini ister. Merhamet , “her varlığın ve özellikle her insan ruhunun nefsimizden ziyade sevilmesi” demektir., (Nurettin Topçu, İslâm ve İnsan, Mevlânâ ve Tasavvuf, İstanbul, 2017, s. 97-100, 101.)”, tespitlerinde bahsedilmeye çalışılan, yüreğimizin o kayıp hazinesi hissedilmeye başlanır gibidir. Hörmet ve merhamet o çokluk kaosundan birlik düzenine gidiş için birer usul ve malumat yoldaşı olarak düşünülürse keyfiyetin esası kendisini aşikâr eder. Birliğin kapısında duygudaş olunan o yerde aynı duyguyu paylaşanlar anlaşmaya başlayacaktır.

Ahlaki davranışın başladığı yer, metafizik materyalizmin ve cennet sekülarizminin bittiği yerdir. Bir türkünün sağlayacağı duygudaşlıkla bin vaazın kirinden çıkıp hakikatin bahçesine yürürken içinde bencilliğin yok ettiği manayı sencillikle aşan insan aslında kendiliğinin esasındaki yalnız ama sükûnetli yere ulaşır. “İnsan mutluluk için çaba göstermez, güç için, gücün artırılması için çaba sarf edilmektedir. Keyif [mutluluk/haz], sadece elde edilen güç duygusunun bir semptomudur, bir farklılığın bilincidir (keyif için çaba gösterilmez; ne var ki keyif, çaba gösterilen şeye ulaşıldığında keyif meydana gelmektedir: keyif tamamlayıcıdır, keyif güdü değildir” (F. Nietzsche, Güç İstenci, Çev. N. Epçeli, İstanbul, 2014 s. 439-440). Mutluluk güç duygusunun bir tezahürü olarak ortaya çıkınca işte duygudaşlıkta alınır satılır bir meta olarak insanın yoksunlaşmasının bir olgusuna döner. Bilinç hazlarını yitirmiş, içindeki ışıklar sönmüş ve dâhili neşesini kaybetmiş bu insanın mutluluğu bir varoluş aydınlığından markalaşmış bir materyale döner. Bize milli yemek kültürümüzü ve ağzı tadımızı vaad eden bir yemek programının marka ve mekân kakalaması işte tam da bu türden bir ironik mutluluk değil midir? Hiçbir şeyi kendisi için(de) sevmeyen kendiliğini ve varlığı karşılıksız sevebilir mi? Tam burada akla John Ruskin’in Susam ve Zambaklar’daki “Hepsinden önemlisi bir millet para kazanan bir yığın olarak devam edemez; Kitapları hor görerek, ilmi hor görerek, sanatı hor görerek, tabiatı hor görerek, merhamet duygusunu hor görerek, sadece ve sadece para kazanmak için gayret göstererek ve bütün bunların cezasını çekmeksizin, varlığını devam ettiremez(s.59).”, ifadeleri hatıra geliyor. Modern kaosun esasında yer alan bu güç saplantılı olarak alt yapı denilen ekonomik gerçeklerin her şeyi yutması hörmet ve merhameti de mahvetmektedir. İnsan kendiliğine, doğaya, doğasına merhameti ve hörmeti bile markalanmış tekeller halinde tüketir oldu. Tek derdi kâr olan hayırseverler dünyası! Tek kârı hayır ve fayda olanlar Kaf dağının arkasında Keloğlan ile meçhulden gülümsüyorlar. Bir gün “homo kültürus” “homo ekonomikus”’a başkaldırdığında bu isyan mağaranın içerisinde, gölgelerin karabasanından hazinenin kapısına ulaşmanın bir hareketi olacaktır. Korona vesilesi ile yapay zeka, çip, küreselci propagandistler de sureti haktan bir yol kazasına karşı ne kadar çaresiz olduğumuzu bize gösterip duruyorlar. Oyunları içinde oyun kuranın insanlığın vicdanı olduğunu anladıklarında çokluk yeniden birliğine kavuşmuş olacaktır.

 

 

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.