Ölümcül Hastalıklar

Etrafınızda hiç ölümcül hastalığı olan birileri oldu mu? Etrafınızda olmasa bile haberlerden, sosyal medyadan bir şekilde rastlamışsınızdır. Ölümcül hastalık… Duydunuz ve kendinizin de bir ölümcül olduğunu unutarak çok üzüldünüz değil mi? Acıdınız ona. “Yazık ölecekmiş!” dediniz belki. “Çok genç, ne güzel yüzü var, keşke ölmese!” dediniz. Sanki ölmeyi yalnızca yaşlılar ve çirkinler hak ediyormuş gibi.

Ölümcül hastalıklar verdiği acının yanı sıra, aslında bireyin ölüm gerçeğinin “sürekli farkında” olmasıdır. Halbuki her insan ölümcül bir hastadır. Sadece bu bilginin farkında değildir. Başına kötü bir şey gelmediği sürece de aklına gelmez öleceği. Ölümcül hastalığa sahip olan bireyleri sürekli mutlu etme çabası vardır insanlarda. Çünkü biliniyordur ki kısa zaman sonra aramızdan ayrılacaktır o kişi. Son günlerini güzel geçirsin istenir. Kalbini kırmamaya özen gösterilir, hassas davranılır hep.  Aslında ne kadar şanslıdır baktığınız zaman; yaşlanmış, buruşmuş, binbir pişmanlıkla ve yapayalnız bir şekilde ölmeyeceği için. Ölüm zamanının aşağı yukarı belli olması da bir şanstır belki. İster istemez kendini bu gerçeğe hazırlıyor kişi.

Peki ya diğer insanlar? Beş dakika sonra ölmeyeceğinin garantisi olmayan diğer insanlar neden hazırlanmıyor? Neden kendimizin ve sevdiklerimizin de ölümcül olduğunu unutuyoruz? Neden kötülük yapmayı bırakıp sevdiklerimizi son günündeymişçesine mutlu etmek istemiyoruz? Neden kalbini kırmamak için çaba göstermiyoruz? Onların da hassas olabileceğini unutuyoruz? Neden onların, ne zaman biteceğini bilmediğimiz günlerini çok güzel geçirsinler istemiyoruz? Düşünsene, çok sevdiğin bir arkadaşınla tartışıyorsun. Ya da annenin kalbini kırıyorsun. Birkaç gün sonra, trafik kazasında öldüğünün haberini alıyorsun. Yaşayacağın acı, vicdan azabınla birlikte bin kat daha artıyor. Sonra yükünü azaltmak için diyorsun ki, “Daha çok gençti, hak etmedi, çok ani oldu, ani ölümler çok acımasız…” Halbuki kimse aniden ölmeyeceğinin garantisini vermedi. Seksen yıl yaşayacağının garantisini de vermedi. Ölümünün nasıl olacağının bilgisini vermedi. Nereden biliyoruz ani olduğunu? Tam da zamanıydı. Öyle olması gerekiyordu ve oldu da. Sadece sen, kalp kırmak için yanlış bir zamanı seçtin. Bunun doğru bir zamanı da yok üstelik.

Hor kullanıyoruz, savurup duruyoruz sevdiklerimizi. Sevmekten yorulmak varken; tartışmaktan, didişmekten, zarar vermekten, zarar görmekten yoruluyoruz. Ölümü hatırlasak böyle mi olur? Mesela bana şu bile çok garip geliyor, misafirliğe gittiğinde kapının önündeki ayakkabının, çıkarken gidecek şekilde çevrilmesi. Bütün annelerin en önemli kuralıdır: “Kızım, ayakkabıları düzelt!” En az on kez uyarırlar. Düzeltiriz itiraz etmeden. Anlamı nedir biliyor musunuz? Giderken misafirin ayakkabı giymesi daha kolay olsun, ayıp olmasın. Bir nevi, “Buraya geldin ama elbette geri gideceksin.” demenin kibar yolu. Nereden biliyoruz gelen misafirin geri gidebileceğini? O evden geri döneceğine dair bir garantimiz mi var? Belki bir problem yaşayacak ve evine dönmemesi gerekecek, dönemeyecek. Nasıl hesaplıyoruz bu durumu kime göre, neye göre karar veriyoruz tüm olacaklara?  Bu, yazgıya kafa tutmak değil de, nedir?

Geleceğe yapılan yatırımlar, beş-on yıllık sözleşmeler, evler, arsalar… Hepsi birer ölümsüzlük sembolüdür. Size “Ev almayın, arsa almayın, yatırım yapmayın.” demiyorum. Elbette yapacaksınız, insan yaşarken bir güvence olsun istiyor hayatında. Haklısınız da. Alın ama yeteri kadar alın mesela, ihtiyacınız kadar alın. Oturduğum yerden konuşmam kolay oluyor elbette ama bir kez ciddi anlamda düşünün, herkes gerçekten ihtiyacına göre alsa, ihtiyaç sahibi olmak diye bir kavram kalır mı dünyada? Ortalama bir aile, bir ev bir araba ile gayet idare edebilir. Hadi yetmiyor, aşırı zenginsiniz diyelim; iki ev iki arabanız olsun. Hala çok mu zenginsiniz? Geri kalan paranız da hiç durumu olmayanlara kalsın mesela. Her yağmur yağdığında çatısından damlayan suya bile engel olamamış gecekondu sahibine kalsın. Sokaklarda kartonların üzerinde uyuyan çocuğa kalsın. Evine ekmek götüremeyeceği için evin yolunu bulamayan çaresiz babaya, çocuklarını okutabilmek için elalemin pisliğini temizlemek zorunda kalan cefakâr anneye kalsın. Elektrik faturasını ödeyemeyen öğrenciye, tedavisi için gerekli ilacı alamayacak durumda olan hastaya kalsın. Çok mu zor ki?

Bir filmde izlemiştim; üç yüz küsur katlı dikey bir hapishanede üst kattan alt katlara doğru inen bir platform üzerinde yemek veriliyor ancak üsttekiler gerekenden fazla yedikleri için alt katlara indikçe yemekler azalıyor ve en alttakiler açlıktan birbirini öldürüp yiyordu. Çok açık bir şekilde verilmek istenen mesaj belliydi. Herkes yeteri kadar alsa, hepimize yetecek bu dünya. Neden şuursuzca ve yalnızca kendimizi düşünerek lüzumsuz harcamalar yapalım ki? Kime kalacak bunlar? Bu dünya, bunca ev, bunca para, bunca şan şöhret, ölümün farkında olmayanların ölümsüzlük eserleridir. Oysaki bu farkındalıkla yaşıyor olsak her şey çok daha başka olmaz mıydı? İnsan sevdiklerine daha çok sarılır, her şeyin kıymetini daha çok bilir, hayata daha çok tutunmak isterdi. Neden ölümcül olduğumuzu unutuyoruz?

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.