O Adam

Zaman, kabuğundaydı o adam için. Şimdiye kadar uyuyordu. Artık dışarı taşmaya başlayacak ve içindekileri bir makine gibi ortaya dökecekti. Bir adam evet, bir adam… Korkunç bir suç işlemiş gibiydi. İnsan doğası tarafından yalnızlık ile cezalandırılmıştı. Güzel ve doğru olan her şeyden uzak…

Ve öyle gözler vardı ki bu adamda, kime baktığı belli olmazdı. Şaşıydı. Tabii bu şaşılık, bazen avantaj kazandırıyordu kendisine. Sırf gözler şaşı olsa iyi diyecek belki ama dişlere ne demeli, seyrelmiş bir ağız dolusu paslı dişlere. Yok! Sadece gözler şaşı, bir ağız dolusu seyrelmiş ve pas tutmuş dişler olsa yine kabullenilirdi. Mutlu olunabilirdi belki ama nerede? Dahası var. Evet, evet dahası var. O da gelişmemiş, incecik, üstelik çarpık, dışarıdan bakıldığında pantolonun içinde bir baston gibi duran bacaklar. Ama gözler şaşı, bir ağız dolusu seyrek ve paslı dişler, ayrıca çarpık ve sıska bacaklar olsa ona da tamam denilebilirdi. Böylece, ahenkli renklerden oluşan yeni elbiseler giymiş birinin mutluluk hâli olurdu yüreğinde. Maalesef sadece gözler şaşı, ağızda kahverengi dişler, incecik çarpık bacaklar olsa yine iyi denilirdi. Dahası mı var? Ne denebilir ki? Ancak var diyebiliriz. Ayaklar, beynin sözünü geçiremediği ayaklar. Yürürken sol ayağını sürüyüp sağ ayağının yanına çekerek aksak aksak adım atmaya çalışan ayaklar…

İşte o adam, bugün, dünya ile arasında köprü görevi gören tek koruyucusunu kaybetmişti. Yaşlı bir ihtiyar ölmüştü bugün. Bundan tam otuz beş yıl önce, kimsenin nereden geldiğini bilmediği bir bebek ile ortaya çıkmış ve onun bakıcılığını üstlenmişti; Ali Dede… Ve bugün o, sırları ile beraber, bir güzel kefenlenip, özenle mezarına yerleştirilmiş ve üzeri, “Toprağı bol olsun.” dilekleriyle, bolca toprakla tepelenmişti. Dünya üzerinde iki kişilerdi. Yalnızdı şimdi. Bir başına. Yalnızlığı kendinden uzaklaştırmalı, birileriyle konuşmalıydı. İnsanın ne anlattığının önemi yoktu. Önemli olan biriyle oturup konuşmak, sadece konuşup anlatmaktı…

Bir süre dolaştı sokaklarda. Ağaçlar, arabalar, ele ele gezen insanlar, parklar, basılması yasak olan çimler, bulutlar, apartmanlar, pencereler, sokak lambaları, elektrik telleri, çatılar, balkonlar, marketler, karşı kaldırımda yürüyen simitçi, sürü ile dolaşan kuşlar… Sonra düşündü; bir annesi olsaydı bu şekilde, tek başına dolaşmasına izin vermezdi.

Kendiliğinden birilerinin yanına gidemezdi. Giderse azarlanır, hakarete uğrar ve oradan kibarca falan değil aşağılanarak defedilirdi. Sadece insanlar, iyi vakit geçirmek istedikleri zaman aradaki duvarları kaldırır, bol küfürlü, aşağılamalı alaylarda bulunur, eğlenir ve tekrardan duvarların arkasına iterlerdi. Bu, yemek yedikten sonra açlığı unutmak gibi bir şeydi.

Her zaman sıradaydı. Konuşmak, gülmek, sevmek ya da sevilmek için hep sıranın kendisine gelmesini beklemek zorundaydı. Hoşlandığı bir kadına bakmaya çalıştığı anda kendinden iğrenildiği hissine kapılıyordu.  Zihninde, “Aşk, içinde ben varsam iğrençtir!” ya da “Cinsel birleşme, ben varsam tamamen iğrençtir!” diye gelip geçen düşünceler dolaşıyordu. O adam dünyaya herkesler gibi bakmıyordu. O, sadece ve sadece ruhunun gözleri ile bakıp daha derinleri görebiliyordu. Zaman içinde zamansızlık, sevgi içinde sevgisizlik, vefa içinde vefasızlık, kalabalıklar içinde yalnızlık çekiyordu.

Bir bahar gecesi, hiç tanımadığı annesini görmüştü rüyasında. Annesi, elinden şefkatle tutmuş, yürüyüş yapıyorlardı. Sıcacık, güvenilir bir el. Ne muazzam bir andı. Annesi derin bir nefes almış, sonra da “Çiçekler açmış.” demişti. Sadece bu; “Çiçekler açmış.” Sabahın köründe sokağa fırlamış, kaldırımlarda delice koşmuş, bir camiye sabah namazı için giren cemaati görüp peşlerinden içeri girmişti. Hayatında ilk defa…

Eve döndüğünde, hiç görmek istemediği aynadaki yüzüne takıldı gözü. Hızlıca başka yöne çevirdi başını. Herkes aynalara karşı barışık barışık, övgü dolu gözlerle kendisini bir önden, bir yandan, bir diğer yandan süzerken o, beğenilmeyenlerin zirvesiydi. Birincisiydi.

Maalesef o adama, bu hayatta biçilen rol, soytarılık gibi bir şeydi. Her sahnesi aynı olan bir oyundu bu. O da içinde rolünü sorgulayacak şişkin bir ego barındırmıyordu. Çın çın öterdi havada, “Gel buraya soytarı! Şuraya soytarı! Aşağı soytarı, yukarı soytarı! Al şu yemek artıklarını soytarı! İki çay söyle soytarı! Şurayı süpür soytarı! Çöpleri topla soytarı! Sakın dükkâna girme soytarı, şurada oturma soytarı!” gibi laflar… Yine de o, kimseye kırılmaz, darılmazdı. Sadece kendisine kırılır ve gücenirdi. İçinde sesi en çok çıkan iyi biri ona, gelecek ile ilgili hep umutlu konuşup onun hayata tutunmasına yardımcı oluyordu. Şöyle diyordu, “Kim bilir bu şehir senin gibi kaç insanı yutmuştur.” Ama bu sözler ona ferahlık vermiyordu…

Şaşı gözler, paslı dişler, çarpık bacaklar, yamuk ayaklar ile niye, neyi beklemişti sanki? Mutluluk, bilet alınarak elde edilen bir şey değildi sonuçta. İşte bugün arkasına dönüp baktığında yine kimseyi görememişti. Şimdi karar zamanıydı; mutluluk kuyruğundan ayrılacaktı. Sırasını hak eden alsın diye düşünüyordu…

İnsanlar ile arasında var olan mayınlar ve sarp geçitlerden geçmek hiç kolay değildi. Bunun için ya özgürlüğünü kaybedecekti ya da hayatını.

Sadece iki seçenek: Özgürlük mü? Hayat mı?

İçinde yaşayan adamların bu iki seçenek arasında bocalayan çatışması yoruyordu artık onu. Şakaklarındaki kapkara saçlarına ayrık otu girmişti. Kırlaşmalar sonbaharın yaklaştığını işaret ediyordu. Hiç görülen, yapayalnız bir varlık olarak gerçekleşiyordu hayat yürüyüşü. Dikenli tel örgülerin arkasından tek başına seyredebiliyordu ancak bu dünyayı. Bir mahkûmdu. Kapılar yüzüne kapanıp kilitlenmişti arkadan…

Günün birinde, kendisi gibi yapayalnız, kimselerin girmediği, girmek istemediği, yıkık, dökük ve metruk hâlde olan çok katlı bir binanın tepesine tünemişti o adam. Turuncu gün batımı çizgisi ufkun sonuna kadar gidiyordu. Hava sıcaktı. Yaz rüzgârı tatlı tatlı okşuyordu insanın tenini. Şaşı gözleri ile önünde kıvrılarak akıp giden yaşam pınarına bakıyordu. İnsanlar mutlu görünüyorlardı. Kesişen caddelere, bir ağacın tepesinde gevezelik eden iki kargaya, çatıda birbirine kabaran kedilere, bahçenin birinde çamaşır seren kadına, sokak köpekleri ile oynayan çocuğa ve avazı çıktığı kadar ona bağıran anneye… Hepsi birden kendisine göz kırparak gülümsemeye, el sallamaya başladı. Evler, kızıllaşmış pencereler, kargalar, çocuk, oynadığı köpek, kediler, ağaçların dalları, kadın… Hepsi limandan ayrılan bir gemi gibi yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Gitgide küçülüp ve nihayet artık görünmez oldular…

Bir de kendisini düşündü. Kimin kimsesiydi? Kimin nesiydi?  Cevabı şöyle miydi, “Adı olmayan bir günah, bedensel arzuların sonucu ve tamamen yalandan ibaret bir hayat!” Bir avdı o. Evet, evet bir av. Hem de yapayalnız bir av. Daimî suretle tecrübeli avcılar tarafından kapana kıstırılmış, yaralı bir av. Ne tarafa yönelse karşısına elinde tüfeği ile şehvetli bir avcı çıkıyordu.

Sonra donuklaştı her yer. Kulakları duymaz oldu. İyice kızıllaşan ufka baktı içini çekerek. Uyumak ve bir daha hiç uyanmamak isteği ile doldu bir an içi. Ardından çocuksu bir gülümseme kapladı yüzünü o adamın…

“Güzellik vardı. Ve o, her yerdeydi!”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.