Göğsünde İnciler Açar

Pencereden ışık vurur, yüzünün bir yarısı aydınlanır, gölgelenir diğer yarısı. Arkada kitaplığın girer kadraja. Bordo bir rüya, siyahla yan yana. Kaşlarından sızıyor düşlerimin kanı. Ben şiir yazıyorum, sen öykü oluyorsun. Yüzünü unutturmak mı istiyorsun sürgün ettiğin uzaklıklarda? Dudaklarını ısırıp duruyorsun, neden? Ellerin gergin, parmakların etraftaki havayı kontrol etmek istercesine tetikte. Gözlerin kaçıyor uzak makamlardan notalar döküldüğü anda. Eski bir plak aşılmayacak mesafeler hatırına dönüp duruyor aramızda, Saçlarınla oynamak istiyor ama yapamıyorsun. İnsanın yapamadığı, yapamayacağı ne çok şey var derken mısralar bölüyor uykularımı. Düş gerçekliğine uyanıyorum, senden ayrı düştüğüm o yerde.

Yolum, yollarının çevresinden geçer de kesişmez. Vazgeçmem oysa ben. Sana küçük mektuplar bırakırım mesela. Baharı müjdeleyen o ilk çiçekler gibi heyecan ve aşkla açar sözcüklerim. Bir dize olur otururum dizinin dibine. İki satır yazı olur kanat çırparım yamacına. Ben sen olurum, sende var olurum. Kapının eşiği dışında hiçbir yerde bulamam huzur denen o kutlu hazineyi. Bir gülüşün, bir bakışın, iki çift kelamın yeter de artar garip gönlümü cennet kokularına boğmaya. Cennetim “Sen”dedir, cennetim “Sen”dendir, cennetim “Sen”ledir.

“Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir narçiçeğini eziyor gibi.
Ellerinden belli olur bir kadın,
Denizin dibinde geziyor gibi.
Ellerin, ellerin ve parmakların.”

Göğsünde inciler saklayan bir kadın ki kitap tutuşu, ellerinin sayfayı kavrayışı, parmak uçlarının mısraları takip edişi bile başkadır. Özünde gül yetiştiren bir kadın ki saçları geceye doğru savrulduğunda kıvılcımlar saçar yıldızlar o kıvrımlara imrenerek. Gözleri uzaklara daldığında ufuk yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır. Zaman durur, bakışları nemlenince. Bir buğu gelip konar gül dalına, sesine umut ve neşe düşünce. Bir kadın… Gölgesi şiir, eşiği gülistan; gündüzü zümrüt, gecesi aşiyan…

***

İtiraz sularında itiraf vakti gelip çatar günde yirmi dört kez: Seninle kaderimin kayıp parçasını buldum. Ruhumun, kalbimin, ömrümün filizlendiği bir uçuruma varıp kondum. Seninle çiçeklendi yamaçlarım, gökyüzüm sesinle bulutlandı. Bozkırıma yağmurlar yağdı güzelliklerini esirgemeyince. Sözcüklerim saçlarına inci mercandan taçlar örerken dünyam dünyaya benzedi, ilk kez bir bütün olduğumu hissettim. İlk kez kendimi eksik ve yorgun değil de mesut ve bahtiyar hissettim, bildim.

Gülsün, “Gül” derim sana. Çünkü bir “Gül”e ancak “Gül!” denebilir. Sözcüklerim yetmez güzelliğini övmeye, şiirlerim hep eksiktir endamın karşısında. Biçare hissederim kendimi derdimi anlatmak istediğimde. Çöllerde vaha arayan susuzlar gibi koşarım serabı andıran kokunun peşinden. Derdimi derim ama deyişlerim hep eksik kalır yanında. Aslında bir çöle benzer yüreğim senden uzakta ama sesimi çıkarmam. Dertlerle, kaygılarla, acılarımla gelmek istemem çünkü. İsterim ki kapına çiçeklerle geleyim. Hediyelere boğayım avuçlarını. En güzel şarkıları çalayım, en benzersiz kitapları sana okuyayım. İsterim ki yalnız güzelliklerin bahsi geçsin aramızda. Hüzne, kedere ve acıya yer olmasın konuşmalarımızda.

Şah-ı Şuara, başka bir açıdan yaklaşıyor o derin uçuruma. Onun sevdası çok daha derinde, çok daha içli. Şiirlerinin ruhunda cümle âşıklarla hemhal bir taraf olduğuna inanıyorum. İçinde yanan kor, içinde yanıyor dertlilerin:

“Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı”

Diyor ki, gül yanağına karşı gözümden kanlı yaşlar akıtırım. Ey sevgilim, gül mevsimindeyiz, bahardır. Bu akan sular elbette bulanık akacak. Çünkü gözümün kanlı yaşı pınarlara, derelere, ırmaklara karışmakta ve suları bulandırmaktadır. Kanlı yaşlar… Çünkü hasret, vücudu içten yakan bir ateşe sebep olur. Kalp yanıp tutuştukça damarlar patlar adeta, gözlere dudaklara kan yürür. Sevgiliye kavuşmak, sarılmak, gül yanağından bir buse almak… İlacı bunlardır o derdin ama kara sevdalının eline asla böyle bir fırsat geçmez. İncilerle nakışlar işleyen kadının, o eşsiz kadını; şiir olup yoluna revan olur niceleri, öykü olup kapısını çalar binlercesi. Gecenin bir yarısında, sabahın ayazında, günün en alakasız saatlerinde, kalbin ruhla kesişen noktasında; bir şeylerin pusula ibresi gibi ona döndüğünü, boşlukta onu aradığını hisseder mustarip nefesler. Yalnız ruh değil, tüm beden onun varlığına kavuşmak, sesini duymak, ürpertisini hissetmek için bir çırpınış içinde.

***

Peki, bunca zorluğa rağmen neden sitem etmiyor; ümitsizliğe düşmüyor, kendimi korkunç denizlerin vahşi akıntılarına bırakmıyorum? Tanpınar, “İnsanın kalbinde ümidin ağacını kesmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ölüm bile bunu yapamaz.” diyor. Ben neden ümit ağacını kesecekmişim? Ölümün yapmayacağı bir zalimliğe, kalbimi neden maruz bırakayım? Sadece dünya iki kapılı bir han değil. Ayrılık da öyle. Öyle ki vuslatın da iki kapısı var. Biri mutlak ümide, hakiki aşka açılıyor. Biri ise ümitsizliğe, karanlığa, yalnızlığa, korkulara… Kalben biliyorum ki bunca kederin sonu muhakkak bahar. O kuru ağaçta o çiçekler açacak, gül bahçesinin en kıymetli dalı asla kurumayacak ve ben onu tavaf etmeye devam edeceğim. Herkes mutlu olsun ve istediğine kavuşsun, ben ona ulaşayım yeter.

***

İçimde çalkalanıp duran denize dört dize atıyorum uçlarını yakıp:

“Ben senin en çok gülüşünü sevdim
Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran
Unutturur bana birden acıları, güçlükleri
Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.