Filyasyon: Sevginin Gücü

“Hey! Evde misin, sana gelsem?”

Böyle bir mesajı alacak aşamaya nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum. Bu mesajın sadece yirmi gün öncesiydi. Öğleden sonra artık saatin kaç olduğuna izlediğim filmlerin sayısına göre karar verdiğim bir zaman diliminde telefonum çaldı. “İstemeden temas ettiğiniz bir kişide virüs tespit edildiği için evden çıkmamanızı öneriyoruz, ayrıca yakın zamanda filyasyon ekibimizden yetkili birisi sizi kontrol etmek için evinize gelecek.” denildiğinde şaşkınlıktan sadece, “İsteyerek temas etmiştim ama istemeyerek ısırıldım.” diyebilmiştim. Telefonu kapadım ve hayatta ne zaman kötü bir şey olsa muhakkak benim başıma da gelir diye komplo teorileri üretmeye başladım. İlk iki günüm anlamsız yere paranoyaklık derecesinin bir tık üstünde geçti. Anlamsız saatlerde ateşimin çıktığını sanıp sürekli kendimi kontrol ediyordum. Bir akşam birçok defa aralıksız hapşırmanın ardından, “Hapşırmak bir belirti mi? Hapşırık krizi, Polat Alemdar neden üç kere hapşırıyor? En güzel hapşıran Çinli” gibi arama motorunda saatlerce anlamsız vakit geçirirken uyuyakalmışım. Ertesi sabah çalan kapı sesiyle uyandım. Camdan bakınca evi uzun süredir temizlemediğim için böcek ilaçlama firmasından geldiklerini düşünecektim ki gelen beyaz kostümlü kişinin Türkçe karşılığının ne olduğunu bilmediğim filyasyon ekibinden bir yetkili olduğunu öğrendim.

Gelir gelmez “Eviniz biraz havasız, havalandırın isterseniz.” diyerek evi incelemeye başladı. Sahi filyasyon böyle bir şey miydi? “Yeni uyandım, kusura bakmayın.” Diyebildim, sanki havasız ev bir kusurmuş gibi. Ama durumu kurtarmaya çalışan her cevabımı bir kusurmuş gibi yüzüme vurmaya devam etti. “Uyku düzeni önemli, dengesiz uyumamalısınız! Sanki arada bir evinizi de süpürseniz toz falan olmaz, bilginiz olsun.” maddesini bir rahatlamayla karşıladım, “Hapşırmam bundan dolayı demek ki, ben belirti sanmıştım.” diyerek. Çünkü benim için yetkili birinin kullandığı bütün cümleler bir madde niteliğindeydi.

Yeterince sohbet ettikten sonra, yeterince diyorum çünkü yaklaşık iki saati geçmiş olması gerekiyor. Herhangi bir film izlemediğimiz için zaman kavramını tam kestirememiştim. Belki iki saat, belki üç saat bilmiyorum ama zaten aklımda olan tek soruyu bir an önce sormalıydım.

“Bu söylediklerinizin hepsini uygularsam atlatmış ya da hiç bulaşılmamış olur muyum?” “On dört gün dışarı çıkmayın, ateşiniz olursa bize haber verin. O zaman kontrol ederiz ki muhtemelen ateşten sonra bulaşmış olur.” demişti sanki hiç yetkili bir ağız değilmiş gibi. “Nasıl ya? Bana söylediğiniz düzen, tertip ve öneriler ne içindi?” bunu sormayı hakkımmış gibi görüp sormuştum kendisine ama meğer farklı düşüncelerimiz varmış. Ben virüsü, kendisi beni düşünüyormuş, “Bunu ben sizin için söylemiştim. Saçınız sakalınız birbirine karışmış. Üstelik evi derleyip toplamak yaşam alanı için daha verimlidir.” cümlesini kurduğunda fark ettim. Güzel bir sohbet olmuştu. Dört saattir burada olduğunu ileterek zamanın nasıl geçtiğini anlamadığını ve tabii dikkat etmemi önererek tokalaşmadan sadece sohbet için teşekkür ederek gitmişti. Bu gidiş bana farklı bir gidişi daha hatırlatmıştı o an ama kendimi dağıtmamalıydım. Ertesi gün kahvaltımı yaptıktan sonra hemen evi temizlemek üzerine bir plan yaptım. Temizlik o kadar uzun sürdü ki yaptığım çevrimiçi spor derslerinden bile daha fazla kalori harcamıştım. Temizlikten sonra kimseye meydan okumadan saçlarımı üç numara kestim. Saçlardan sonra dayanamayıp sakallarımın icabına baktım. Devrimci olmak isterken aynaya baktığımda amatör kümede top tutan yaşını başını almış bir kaleci olduğumu fark ettim. Aslında istesem iyi bir kaleci olabilirdim ama yıllar önce buna üşenmiştim. Sınıflar arası maçlarda koşmak istemediği için kar eldivenleriyle kalecilik yapan bir çocuktum sonuçta. Ayna karşısında çocukluğuma yeterince indikten sonra evin en temiz olduğunu düşündüğüm yerinden bir fotoğrafı çekip filyasyon için gelen yetkiliye mesaj attım.

“Yeterli tedbirleri almışım değil mi?” mesajına ertesi gün öğleden sonra cevap aldım. Kahvaltımı yapıp bulaşıklarımı yıkadıktan sonra telefonumun ekranında filyasyondan bir yeni mesaj vardı. Saatlerce konuşup adını sormadığım için filyasyon olarak kayıt ettiğimden haberi yoktu ama fotoğraftaki ufacık bir detaydan okuduğum kitabı fark etmişti. Çünkü attığım mesaja “Nilgün Marmara mı? Zevkli adam olduğunu kabul etmeliyim.” diye cevap attıktan on Sezen Aksu şarkısından sonra yeniden beni kontrol etmeye gelmişti.

“Sahi filyasyon böyle bir şey miydi?” diye imalı bir cümle kurmuştum sade kahvelerimizi yaparken ama o bana cevap vermek yerine ikinci paketinden yeni bir sigara daha yakmıştı kanepede geriye doğru yaslanıp dumanı havaya üfleyerek. Perdeler kokacak diye kuzenime bile mutfakta sigara içmesini tembihleyen bir adamdan ne kadar çabuk bu hale dönmüştüm! Önce kendimi ayıpladım, sonra kuzenimi. Kanepenin diğer köşesine oturduğumda bana gülerek “Benden korkmana gerek yok, virüs bulaşmaz bana.” diyerek rahat olmamı istedi. “Ben zaten korkmuyorum! Virüs bana ne yapabilir ki? Sadece yeniden ısırılma tedirginliği oluşmuş olabilir.” cümlesiyle dumanlı hava sahası sosyal mesafesinin içinde bulmuştum kendimi. Sigarasını uzattı, kullanmadığımı söyledim. Hatta meşhur “Camel” hikâyemi anlatıp ilgisini daha da çekmeye çalıştım.

“Bir gün sigaraya başlarsam muhakkak Camel içeceğim. Çünkü Camel içmek sigara içmenin farklı bir versiyonudur tıpkı bira içerken filtresiz içmek gibi. Mesela Camel içmenin bir adabı…” bu hikâye sigara içen kadınlarda hep işe yarıyor diye düşünürken hikâyemi bitirmeme izin vermedi ve birden lafımı kesip “Gerçekten bu raporda yazan olay doğru mu? Virüslü kişiyle temasın burnundan ısırılma sonucu olmuş.” sorusunu yapıştırdı gülerek.

“Zaten bütün olay yarasa değil mil? Yarasa, vampir hepsi aynı değil mi? Bence bu olayların yani virüs olaylarının arkasında Amerika’nın oyunu var. Küçüklüğümüzden beri bize kan emici filmleri izlettiler. Bilinçaltımıza yerleşti. Sonra başımıza gelen en ufak şeyde bile bir bahane aradık. Aslında her şey gizli bir teori yani, yoksa ben vampir tarafından ısırılmışım falan işin hikâyesi. Hem, ben her akşam saat dokuzda sizi alkışladım. Alkışlamaya filyasyon ekibi dâhil değil mi?”

Konuyu o kadar çok dağıtıp saçmaladım ki gülmek ve gülmemek arasında kalmıştı.

“Geçmeyecek.” dedi. Sigarasını o kadar derin çekti ki kuzenim olsa ona bile izin verirdim o an, güzel güzel içine çekmişti dumanı. “Geçmeyecek, her şey bu kadar kolay değil. İnsanlar olayın ciddiyetinin farkında değil. Belki sen ya da bir başkası yakinen yaşamıyorsunuz ama içeride durumlar çok farklı. Hepimizin psikolojisi bozuldu. Amirlerimiz bize, biz altımızdaki çalışanlara karşı kibar değiliz artık. Uyku problemi, gezdiğimiz o evler, her an virüse yakalanma durumu ve dahası… O yüzden boş ver hiç konuşmayalım bunları. Alkışı da yapmana gerek yok. Bir yerden sonra dalga geçmek için kullandık diyebilirim. Herkes bir diğer kişiye bak sizinkiler alkış yapıyor yine, birazdan alkış bitince bize bağırmaya gelirler düşüncesiyle yaklaşıyoruz. Çünkü hiç kimse samimi değil. Çünkü herkes sahte ve bizde maskemizi takıp idare ediyoruz her şeyi. Bizi kimsenin alkışlaması önemli değil, karşımızda insan gibi davransınlar yeter. Kahve biraz acı olmuş bu arada, acı konuşmasak mı artık?” ikinci paketini bitirirken kurduğu cümleler şaşırtmamıştı beni. Zaten tahmin ediyordum, bu dönemde en çok onların psikolojisi bozulacaktı. Belki biz sürekli evdeyiz diye psikolojimizin bozulacağını düşünüyoruz ama bu dönemde en zor onların yaşamı. Söylediklerinden sonra ya da önceki akşamlarda alkış tuttuğum için utanmış olabilirim. Anlattıklarından sonra ilk yaptığım şey televizyondaki haber kanalını kapatmak oldu çünkü kır saçlı haber spikeri hala cenazeye gittiği için bütün köyün karantinaya alınmasına sebep olunan vakadan bahsediyordu.

Ben televizyonu kapattım, o telefonundan en sevdiği şiiri açtı. Filyasyon neydi bilmiyorum ama evimi sağlık çalışanlarına açmam böyle olmuştu sanırım. Şimdi her şeyin üzerinden yirmi gün geçti. Ben karantina hayatımı dört gün önce bitirdim ve en sevdiğim Didem Mamak şiirini dinlemek için mesajına cevap göndermeyi bekliyorum.

“Sahi filyasyon neydi?”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.