Çaresizlerin Senfonisi

Sesler duymaktayım uzaktan; ürpertici, çıldırtıcı sesler. Kulak kesil, sen de duyacaksın. Eritecek öz benliğini yavaş yavaş. Kesecek derini notaları lime lime. Katıl bana, bu yolculuk karanlığın en dibine doğru…

Sokağın üstünde, bodrum katın en ezik köşesinde, yediği son dayağın sızısıyla inleyen Leman’ı dinle mesela. Üzerinde anoson ve kusmuk karışımı bir koku. Yerde, ezilmiş bir gurur, ayaklar altında bir haysiyet. Annesinin öpmeye kıyamadığı yanaklarında kırmızılığı mora dönmüş gaddar tokatlar. Eteklerinde tecavüz izleri. Pis bir meni artığı bacaklarında; yapış yapış. Öfkeyle, hınçla sıkıyor yumruklarını. İntihar intihar büyüyor arzuları başında. Duaları beddualarına karışmış. Duyan da yok, bilen de. Dinle, dinle ve yıkıl çaresiz bir çiçeğin kafeslerinde parçalanışına. Topla kaybolan gençliğini sırtlan sofralarından ve sarıl ona…

Hemen üst katta Rüstemlerin daireye sokul sonra. İç odada bir bebek ağlaması. Saat geç, hava soğuk. Acıkma sancısı gaz sancısıyla dans ediyor. Karanlığın içinde, korkunun en gerçekçi hâli çırpınıyor üzerinde. Uykular ağır, bedenler yorgun. Bir annenin ninnilerini arıyor beşiği. Onun sıcaklığını, billur sesini, koynunun rahatını arıyor. Bakışlarının ışıltısını, dudaklarının busesini arıyor. Sarışını, sarmalayışını, kucaklayışını arıyor. Gideli çok olmuş, toprağa karışmış süt keseleri. Hiç bitmeyecek bir çırpınma, hiç bitmeyecek bir arayış, hiç bitmeyecek bir ağlama bu. Dinle, dinle ve ört üstünü öksüzlüğün. Salla beşiğini hayalet ellerinle; öp, kokla…

İki bina yanda, Asiye Teyze’nin odasına uğra! Ciğerleri iflas etmiş çoktan. Tavana dikili gözleri bir misafirin gelişini izliyor. Hıçkırıklar karışıyor kızının boğazına. Yasin, gözyaşıyla abdest aldırıyor gamzelerine. Duvarlarda gölgeler geziyor belli belirsiz. Salonda nihai sonu bekleyen film izleyicileri. Üç gün sonra unutacakları bir senaryoya sahte ah-u vahlarla tanık oluyorlar. Ölen bir bedenin çırpınışı eziyor yatağın bacaklarını. Mazinin bitişi, hayallerin sönüşü, umutların tükenişi. Son nefesin için için büyüyen senfonisi bu. Dinle, dinle ve kapat kirpiklerini öteler yolcusunun. Dokun, boşluğuna, soğukluğuna ve bir Fatiha oku…

Sokağın köşesinde, uğur apartmanının uğursuzluğunu keşfet! Tahir Amcayı göreceksin iç kapının dibinde. Yediği yumruklarla bayılmış. Son parasını da almış uyuşturucunun uğuruna tapan Uğur’u. Ne yapsa boş, ne söylese boş, neye yansa boş. Kırılan burnunun kenarında bir çiğ tanesi kalmış. Oğlu için dökülen saf bir şefkat yağmurunun izi. Baygın ama rüya görüyor. Kanlar içinde ama rüya görüyor. İki büklüm yerde kıvranıyor ama rüya görüyor. Tay tay yaptırışını görüyor Uğur’a. İlk diş çıkarışını, ilk agularını, ilk bisiklet kullanışını görüyor. “Benim aslan oğlum” övünmeleri titretiyor dudaklarını. Mırıldanıyor, sayıklıyor istemsiz; benim aslan oğlum… Benim aslan oğlum… Dinle, dinle ve kaldır ellerinden çamura bulanmış hayallerin sahibini. Sil kanlarını o uyanmadan ve lanet et lanet edilmesi gereken her lanetliğe…

Caminin yanındaki parka geç oradan. Çürümüş, eski, yarım bir battaniyeye sarılı, adını sanını kimsenin bilmediği evsiz bir meczubun saray dairesi burası. Ayaz battaniyeye, battaniye ayaza bulanmış. Açlık okşuyor su yüzü görmeyen saçlarını. Ayaklarının titremesi ağaç yapraklarının hışırtısına karışıyor. Bir parça ekmeğin ve kim bilir hangi sıcak köşenin düşüne saplanmış uykuları. Ölse, ölemez. Yaşasa, yaşayamaz. Gülüyor… Küfrede küfrede gülüyor. Söylene söylene, inleye inleye, acı acı gülüyor. Dişlerinin çoğu dökülmüş kaderine. Bitmeyen gecenin inafsızlığında dağılıyor yazgısı. Çıldırışların, kimsenin duyamayacağı çığlıkları yankılanıyor. Dinle, dinle ve ısıt anlaşılmazlığın koynuna hapsolmuş keder mahkumlarını. Kürek çek ıstırap denizinde ve kana…

Evlerin arasında, sandıklarla döşenmiş yuvasındaki Tatlış’a yönel oradan. Hani şu mahallenin çocuklarının eskiden süt getirdiği, şimdilerin talihsiz annesine. Üç yavrusu ölmüş bile. Üç güzide çiçek, üç ciğer yanığı, üç miyav miyav ağıt. Sadece bir tane tüy yumağı sarılmış memesine. O da güçsüz, sabahı çıkaramayacak. Avaz avaz bağırıyor geceye. Ciyak ciyak yardım çığlığı. Ne dilini anlayan var, ne imdadına koşan. Yalıyor, temizliyor, çırpınıyor can taşıyanların en candan olanı. Gözünde telaş, patilerinde endişe. Ve yalnız kuşların şahit olduğu bir yaşam çıkmazı. Dinle, dinle ve şahit ol bir annenin cennetlerden daha kutsî yüreğine. Anla, çaresizliğin tâ arşa değen lisanını ve yan…

Sesler duymaktayım uzaktan; ürpertici, çıldırtıcı sesler. Şizofrenik bir orotoryo sahnesi gece. Her yanda yankılanıyor. Rüzgâra karşıyor zulmetlerin gizlediği feryat figanlar. Çarpıyor, sahile vuran bir dalga gibi kulaklarıma. Sen de duydun. İşte bu, gerçeği bilen, sesleri işiten bir zavallının saplandığı bataklık. Şimdi uzan yatağına. Uyku denen celladın vur boynunu. Anla, hayat denen cezanın bir azap olduğunu. Ve ağla… Ağla… Ağla…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.