O, Mahur Besteler Arasında Unuttu Bütün Aşklarını

Onu ben, bulanık bir mevsim içinde, geçmişte sanki bir halayık, sanki güz henüz kapanmamış yaralarımıza gizli gizli damlarken tanıdım. Güz kapanmamıştı ve ıslak şoseden kalkan buruk bir özlem tadı saklıydı içimde. Uzayan bir nehir gibi sarsak, uykusuz; bir karınca kadar da gece doluydum kırgın ormanımda. Güzle kürenmiş o usanç dolu sabahlarla ben, bir yaprak titreştiğinde, en çok, tutar güneşe uzatırdım çılgınca sarsılan başımı. Oysa silinmez sandığım bütün bir yaz boyu, ıslığımda eskiyen şarkılarla büyütmüştük sevgimizi. Bütün bir yaz boyu, o hercai şarkılardan aşkla taşan tavsamış bir mutluluğun serenadıydı bütün yaşadığımız. Mevsim içre, sırnaşık güneşle büyüyen, gök rengi sevmelerle barışık bir hâl vardı aramızda cilveli halayıkla. Durgun bir deniz ayartması vardı; ten sancısıyla ağulanan gül kırımı bir de.

Som bakışla imrendiğimiz o güz çelengi yani sombahar, kızaran güllerden ne ıslak şose özlemleri ne de eskiyen ıslık tadında hüzün dolu şarkılar imdat eyledi ikimize de. Durgun bir denizle bölünen iki kaygulu hayat sadece; iki gök rengi sevmek yarası… Çünkü yaşamak hatırlamaktı ve hatıralarıyla yaşayanlardan olmuştuk biz de. O görklü cılgarıyla bize hayat nefhası üfleyen kadim zamanlar içinde biz, yani yaza yetişmek için çırpınan düş kafesinde iki kuş kalbi gibi pıt pıt atıyorduk güz karşısında, yalan değil. Bizi acısına ortak kılan hayat, hiçbir zaman sevincimizin taydaşı olmadı, ne fayda. Bir solukta atlayıp geçtiğimiz o deli düş ırmağı bize bereketli anılar bahşetmedi kavlimizce. Bizim anısına ağlayacağımız günlerimiz de hiç olmadı, kırgın. Dedim ya, oysa silinmez sandığım bütün bir yaz boyu, ıslığımda eskiyen şarkılarla büyütmüştük sevgimizi. Bütün bir yaz boyu, o hercai şarkılardan aşkla taşan tavsamış bir mutluluğun serenadıydı bütün yaşadığımız.
Onu ben, sahte huzurla çevrili kör bir dünyada, avuçlarına dikenler batmışken tanıdım. Dikenler şimdi kalbimde!
Hâlbuki şimdi gözlerin, kızıl bir tan şafağında, acısını ömrüne katık etmiş bir şehrin kederden tarihidir. Acısını bir şehrin, ölümlere ulanan şehvetli sesiyle hatta o dağlarca sert yüreklere aşk adına çakılan bir intikam yeminidir! Ne ki, geceyi sarsan ihtilal haberleri içinde şimdi kuytulara çekilmiş ve yılgın umutlarla büyüyen o kararlı sevgilerin eşsiz kışı kadar yorgunuz, belli. Yorgunuz fakat artık kaybetmek yok; baldıranların, ısırganların yurdunda yalınkılıç düşünmenin tadına varanlar için. Yok yere ağlamak yok artık, oğula ve kıza armağan bir aşk geçidinde ölümü seyredenler adına. Bütün şehirleri şehitleriyle donatan o kutlu tan, yani öfkesini dirençle içimize sarkıtan…

Şimdi gözlerin, mahrem sancılarla suçlu, işbirlikçi sendikalara emeğini satan çaresiz bir işçinin haykıran grev provasıdır! Bayraklar altında senin, marşlar için seninle, gırtlağından taşan doğurgan bir öfkeyle o çaresiz işçinin alın teridir gözlerin! Her adımda yürüyen ve bütün sabahlarını aşkla kargışlayanlar arasında sesin, yükselen bayrağımızın kutlu zaferidir! Siperlerde seğiren faşizmin o karanlık katında evlere, uykulara, bahçelere ve tahvil senetlerine bulaşmış kandır tükürdüğümüz. Kandır, Allah’a secde edenleri yargılayan haysiyetsiz bütün diller! Kandır, dualarımızla uğurlanan şehitlerimizi tahkir eden bütün ödlek yürekler!
Şimdi gözlerin, halkları karanlıklara boğarken aşkı kundaklayanların öfkesinde durulmuş coşkun bir düş ırmağıdır! Filistin’de direniş, Doğu Türkistan’da dua, Mısır’da haykırış, Suriye’de katliam, Irak’ta endişedir şimdi gözlerin! Haritalar boyu akan bir karanlık içinde dünya, düşlerimize dişlerini geçiren saygısız Batı karşısında hep sustu, gördük bunu da. Bütün sebepleri demokrasi kıtlığında arayan sahtekârların avunduğu boğazdaki villalar, robdöşambrlar ve viskiler içinde huzurlu o sahtekâr yavşaklar yani, büyüttükleri kıçlarını kuştüyü yataklarından kaldırıp anlayamazlar oluk oluk akan mazlumların kanını. Çünkü dolar bazında yükselir towerları, çünkü Batı’ya endeksli kurtlu bir mankurtla bağlıdır hepsi sus paylarını aldıkları efendilerine!

Şimdi gözlerin, direnişle yücelecek bütün işçilerin, emekçilerin, köylülerin, aşkla tazelenen imanlarında hayat bulacak, biliyorum. Yaşamak şarkısında yükselen bir acı ten tadı duracak içimizde hep, bunu da. O yoksul mahallelerden, taşralardan, varoşlardan yükselecek umudun bitimsiz kardeşliği, “yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.”

Şimdi gözlerin, gözlerimde aşkla tutuşan yankılı bir devrim!

Sonra büyülü bir “keşkeler albümü”nün tam ortasından sokuldun şarkılara. Kitaplarda ışıyan masal buhurdanı bir köz gibi avuçladık yalnızlığını her mevsim. Kış dolu bir yolcuydun üstelik ve gece gezmelerinde en çok, anısı sızılı tuhaf kelimeler biriktirirdin bir de. Bilirdim, rahmete çevrili kalbini geç vakit şakırdayan yağmurlara adardın; anısı sızılı bir adanmışlıkla üstelik. Ansızın rahmet ve ansızın sızlayan bir gençlik hatırası çevirirdi yolunu. Durgun kelimelere sığınırdı da bir yer altı çağlayanıyla titrerdi kalbi daha çok. Sonra bütün o eskimeyen kış boyunca bitirdiği kitaplara sarıldı, bitirdiği eskice bir aşkı kederli sayfalarda unutmak için. Kitaplar, kediler ve çiçeklerle süslü kalbini, fısıltıyla büyüyen şarkılara gömdü, duyduk. O, büyülü bir sazendelik faslında eğleşen, mahur besteler arasında unuttu bütün aşklarını. Her notasında aksak, her notasında ağrılı bir kalp çarpıntısı eşliğinde soluduğu hayat, “yatağına kırgın ırmaklar” gibi kesti düşlerini sonra. Unuttu bütün aşklarını ve kelimelerle kanadı bütün bir kış boyu. Aramıza serilen onca ayrılığa rağmen, mevsim içinde o esrik tılsımları hatırlatan naifliğiyle daha çok, kanadı, kanadı, kanadı… Bir gül gibi solan takvim yapraklarından geriye, genç kızlığını yorgun atlarla yarıştıran içli yaşamaklar kaldı sonra. Artık yılgın sevgiler korosu içimizde, o dingin şarkılarla hatırlıyor ikimizi. Hatırlıyor ve kanayan bütün türküler ve şiirler aynı tekrarında bilinen o meyus gerçeğin, “Ayrılık ölümün diğer ismidir…”

Hatırlıyorum, mevsimler değişti sonra. Bukleli ayrılıklar toplamı o nedamet dolu göğüslerde gizlenen kader parçacıkları dağıldı her yere. İçimiz kış kadar neftî, gövdemizden taşan sabır kadar unutkanız şimdi. O mevsimsiz düş evlerinde büyüttüğümüz hatıralar kadar olsun saklı değiliz artık. Pencere önlerindeki begonyaların, hatmilerin, fesleğenlerin boy verdiği zamanlar değişti. Kış, içimizde neftî ayrılıklar toplamı müflis bir tüccar şimdi. Bize katran karası haberlerle yanaşan dünya, pörsüttüğümüz zamanların intikamını alıyor, belli. İncinen, ezilen, tükenen taraflarıyla bir bir çekip alıyor hepimizi, hepimizin içinden; dünya, mağrur bakışlarıyla büyütüyor yeniden/yenilen insanlığı! Kaybettiğimiz/kaybolan insanlığımızı!

Sonra sustun ve aramıza bulanık bir dünya girdi birden. Serin yaz ikindilerinde başaklanan sevincimiz girdi işte. Sevmek bir ölüm aralanmasıydı daralan ömrümüzde; sustun ve daralmış bir dünya sancıdı içimizde. Ben o vakit, sıska bir oğlandım, kolu dalı upuzun hem de. Resimli romanlar biriktirirdim üstelik. “Yalnız” odalarda ağlamak için yani. Saksılarda gül dalı, saksılarda fesleğenler büyütürdüm bir de, mintanım bindallı. Dudağımda o serin yaz akşamlarıyla tütsülenmiş kederli ıslıklar, yanağımda bir pencere altında beklemenin kızarıklığı olurdu hep. Bir de gövdemde dakikalar gümbürtüyle geçerdi de o yaz penceresinde aklıma düşen gözlerinle güzelleşirdi okuduğum o içli romanlar.

Sustun ve aramıza bulanık bir dünya girdi birden. O mahzun susuşlarla ürperdi aklımın kıyısında çoğalan serin yaz ikindileri işte. Yani sen, aynı resimli romanlarla aynı “yalnız” odalarda ağlayan o içli kız, saksılarda açelya, saksılarda camdibi büyütürdün. Üstelik eteğin güllü dallı… Gözlerin bir de yumuşak okşayışlarıyla özleyişlere tedirgin bir kumru bakışı katardı işte. Duru bir sevinçle taşardın huzura bulanmış bahçelerden; kalbin, kalbim kadar ışıklı bir lunapark eğlencesiydi daha çok. Sonra filmler geçerdi bir başımıza kaldığımızda sözlerimiz arasında; sen Türkân Şoray olurdun, bense Deli Kadir! Yumruk gibi inen Erol Taş kahkahasıyla sinerdik ağaç diplerine, dillerimiz lâl!

İşte sonra, seslerimiz uzaklaştı birbirinden, bir boğuntu içinde tetik; bir acıyla savruluş düştü parmağımızdan! Şimdi o sıska oğlan, yani Deli Kadir, üstelik kolu dalı upuzun hem de, “Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz” faslında ne yapıyor bilmem. Ya o resimli romanlara ağlayan içli kız, yani Türkân Sultan, “En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya dediler, bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın?”
Sustun ve upuzun bir çığlık oldu aramızda susuşun!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.