ORTADAKİ

Diyecek bir şeyim kalmaz bazen kalamam pek… Her şeyin tastamam şimdi bir kez daha kendini bulman gerek dedi ve kalemi elinden bırakıp, defterini çekmecesine koyup odadan çıkmak için oturduğu yerden ayaklandı Agâh. Kapının eşiğine vardığında birdenbire durdu ve odaya bakmaya başladı. Masada çeşitli kitaplar, siyah renk kalemler, birçok kâğıt parçası ve boş bir kadeh üst üste binmiş; gerçek anlamda darmadağın haldeydi. Düşsel yönü kuvvetli, gelişmiş olanların ister istemez düzensizleştiğine inanırdı. Ama aksilik; elinden çokça şey gelebilen bir insan bir tek şey yapamayacak bir hale bürünebiliyordu. Hatta duraksıyor, sarsılıyor; bir tek kelime edemiyor, yazamıyordu bazen. Üstelik bir tek kelime bile aklından çıkmıyorken. Derinlerde bir yerde öylece durup dururken, bekliyorken sonra onu görünce hızla uzaklaşıyorken kelimeler…

İnce adamdı. Günlük hayatta sıradan bir zamanın, anın içerisinde kimsenin fark etmediği ayrıntılarla meşguldü hep. Düşünün lütfen. Bir bakışta gözünüze en son çarpacak olan şey onun önünde her defasında ilk olarak seriliydi. Öylece, nedensizce. Farklıydı. Zaten böylesi en iyiydi. Çocukluk günleri geldi aklına. Doğum günü pastasını üflerken birdenbire ağlayıvermişti. Mahalleli çocukların, akrabalar, komşular; tüm herkesin bir arada olduğu, her tarafın özene bözene süslediği, CD den şarkıların birbiri ardına çaldığı, herkesin onu gülerek izlediği bir ortamda bunu yaşamış ve daha sonra diğer odaya geçmişti. Bazen sehpanın üzerinde duran çiçekten herkese bir parça vermek isterdi. Bazen de korkardı onlardan. Ama olmazdı onlar olmadan. Niçin kaçılır ki bunlardan… Evet, ezelden beridir böyleleri. Derin hakikati kendilerince böyle çizerlerdi. Kimseye minnet etmeyen, kimseden bir şey beklemeyen ama onları ayakta tutan ve inandıkları tek şeydi hakiki bir sevgi ve genellikle beklenmedik bir anda gelirdi. Bu kocaman dünyanın içinde de ayrıydı insanların ona göre her birisi. Bazı dünyaların birbirine benzediği olabiliyordu tabii. Dönüp durdukça rast gelinebiliyor, karşılaşabiliniyordu elbette ki… O zaman her şey bir tık daha güzelleşirdi. İçinizde kalakalmış birçok şey canlanabiliyor, her şey durulaşabiliyor, müthiş bir şevk kaplıyordu içinizi. Zaman denen şeyin değiştirmeyeceği şey yoktur deyip duruyorlardı. Fakat bu zaman denen kriter insanlara mahsustu, duygulara değil: o hala aynıydı. İstiyordu birçok şeyi ve yapıyordu da. Bunun farkında olup olmaması önemli değildi ama o kıyıda dolaşanların, elleri cebinde ya da duvar manzarasında hayal kuranların, yolda giderken; düşünüp dururken ayağı kaldırım taşına takılanların, bir annenin en sakin çocuğunun, elleri, kemikleri hasar görmüş, tırnakları kir içinde kalmışların, çamurlu yolların yazarıydı. Çok bir şey istemiyordu hayattan, beklemiyordu da. Aniden dehşetli halde aklını saran, vücudunu sarsacak mahiyette düşlere kapılacak enerji artık sık sık parlamıyordu içinde. Olgunlaşmış, durgunlaşmıştı. Yaşın belli bir ölçütü yoktur her şey tamamen akla muktedirdir…  Gücü, tüm güçsüzlüklerle boğuşurken güç olup gidiyordu ama kendine geliyordu bir şekilde yine. Hayaller içerisinde geçirilen zamandan sonra gerçek dünyaya dönmek kadar zorlandığı bir şey mevcut değildi bu evrende. Ama hepimizin aradığı şey değil midir ki hakikat ve daha güzel yaşam bir nebze. Neyse. Yaşanılanlar bir anlam katar insana. Ona da nasıl yazı yazacağını, hayata hangi gözle bakabileceğini göstermişti. Bir bakışta çok şey anımsatacak kıvama getirmişti. Derken bir anda sert bir rüzgâr girdi içeri; öyle sert esti ki perdeler sendeledi, yerinden oynattı kâğıtların hepsini, yüzüne vurdu Agâh’ın ve esti geçti. Eliyle alnından kaşlarının altına, göz kapaklarına kadar süzülen birkaç tutam saçı geriye doğru attı ve gidip pencereyi kapattı. Koridoru aynaya bakmadan geçti ve tahta merdivenlerden aşağı mutfağa indi. İştahı yoktu, pek aç değildi. Artık o temiz havaları içine çektiği, kalabalık, sofralara beraber oturdukları, odalardan odaya seslerin yankılandığı, hüznün de sevincinde her şeyinde birlikte gerçekleştiği yerlerde değildi. Gecenin de gündüzün de anın da ta kendisiydi. Herkes bir parça umudu beraberinde getirirdi. Barışmış olması lazımdı insanın önce kendisiyle ki sonra bunu çevresine yansıtabilsin. Her şey, ya da bazı şeyler insanın elindeydi. Kimi kalabalıkları kimi bir başınalıkları tercih etmişti belki de buna mecbur kılınmıştı ya da belki de dediğimiz gibi böyleydi ezelden beri. Yine de yalnızlık güzeldi. Lavaboya yanaştı, çeşmeyi hafif açtı ve yavaşça bulaşıkları yıkamaya başladı.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

8 thoughts on “ORTADAKİ”

  1. Gönülden tebrik ediyorum çok güzel bir yazı olmuş oglum yüreğine sağlık..

  2. Müthiş bir yazı olmuş. Ellerinize sağlık.Sizden yeni çalışmalar bekliyoruz.Inanıyoruz

  3. Gerçekten derin ve akıcı…
    Başka denemelerininde bu sayfada görmek isterim.

  4. Devamını sabırsızlıkla beklediğim muhteşem bir yazı. Gönülden tebrik ediyorum… Başarılarının devamını diliyorum…

  5. Harika bir yazı. Nerdeyim ben? Beni arıyor. Akıcı. Anlaşılmayan bir şey yok. Aslında biziz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.