Kendilik Kendine Samimi Olunulan Yerdedir

Foucault’da dispositif kavramı, iktidar ilişkilerinin yayılıp genişlediği, söylemsel ve söylemsel olmayan bütün iktidar alanlarını ifade etmektedir. Yani sübjektif olanın alanı. Bunun karşısında bağlamların zincirinden özgürleşmeyi düşleyen modern insan durur. Foucault’ta özgürlük; negatif manasının ötesinde pozitif anlamda. Kendimi bir özne olarak yeniden inşa etme sürecinde önümdeki engellerin yok edilmesi anlamında değil; kendimi yaratma yönünden kendi üzerimde gerçekleştirdiğim, düşünsel ve eylemsel tüm pratiklerin icra edilmesi anlamında, yaklaşımı ile ele alınır. Bu etik bir eylemdir; “Etik bir özgürlük pratiğidir; özgürlüğün düşünülmüş olarak hayata geçirilmesidir”(M. Foucault, Özne ve İktidar, İstanbul, 2005, s.225). Bu bakımdan etik davranmak kurallara uymanın yanında ve ötesinde böyle bir tenkit zihniyeti ve iradesi taşımaktır. Foucault bu bağlamda etiği kendi kendisiyle ilişki olarak tanımlar; “İnsanın ahlaki özne teşkil etmesi için vazgeçilmez olan pratik alıştırmalar insanın belirli bir oluş tarzına ulaşma kaygısıyla kendi kendisi üzerinde çalışmasıdır”. Etik, özgürlük pratiği değilse bile, özgürlüğün düşünülerek hayata geçirilmesidir(M. Foucault, “Bir Özgürlük Pratiği Olarak Kendilik Kaygısı Etiği”, Özne ve İktidar (çev. I. Ergüden-O. Akınhay), İstanbul, 2000, s. 222-223, 225.) İşte bu çerçeve modern zamanlar insanının, özellikle siyasi ve kültürel sömürge ya da vesayet yaşayan bölgelerin insanları için esaslı bir tenkit meselesini gündeme getirir. Etik kuralcılık olmadığı gibi özgürlükte layüsellik değildir. Özgürlük ve etik kuralsızlık, kültürsüzlük ve kitapsızlık olmamalıdır o halde. Bunu böyle dayatma bizzat kurgu ve yozlaşma olmalıdır belki de. Tam tersine kendine ve hayatına ahlak ve hürriyetin penceresinde samimi ve haysiyetli bir yerden bakmak idrak ve iradesidir.

İşte tam burada çuvaldızı kendimize tarihimiz üzerinden batırmak zamanıdır; Bu tespitler ışığında tarih içinde geriye bakıp Abbasilerin kuruluş döneminde Seffah/Kan dökücü lakabı alan Ebu’l-Abbas’ın ağır cezaların Musul halkına ne sebeple reva görüldüğü yeni Halife’den sorulduğu zaman, O «Vallahi bilmem ki!» diye verecek bir cevap, bir suçlama bulamamıştı. Bu dönemde Şam, Musul ve Basra gibi yerlerde vaki şiddet gazab-ı ilahi olarak maskelenip Hz. Ali evladına yapılanın cezasının verilmesi olarak teopolitik gerekçeler üreterek muhalif bir kesimi kırıp geçirmenin iktidar teknolojisi açısında sorgulanmaması kendiliğimize en büyük ihanet olacaktır. Halife Hişam’ın çürümemiş olan cesedine karşı açığa vurulan: önce kırbaçlandı sonra asılıp yakılması patalojik bir iktidar pratiği değil midir? Burada Abbasilerin kuruluş devri pratikleri üzerinden Hz. Osman sonrası yaşanan gerilimin, Ümmeye-Haşimi çekişmesinin bu son perdesinde yaşananlar şüphesiz tarihi bir zaman ve zemini göstermekle beraber olgu olarak zaman ve mekân üstü bir durumun, insanlıkla yaşıt bir dispositifin gerçekleşmesi değil de nedir? Aynı konuyu Memun, Mutasım ve Vasık devrinde devam eden ve Mütevekkil zamanında sona erip hatta işlerin tam tersine döndüğü Mihne olaylarında da görmemiz söz konusudur. Aynı dönem için aynı olgu bir dispositif ile doğur ya da yanlış oldu ve bu noktada teopolitik iktidar bakışı suçu ve cezayı farklı kesimlere yöneltti. Kim ya da hangisi haklıydı? Zihne kılçık tam da burada batıyor. Abbasi tarihinden Bu iki misalin Foucault’un anlattıklarını zihnimize çok gerçek bir yerden izah ettiğini sanıyoruz. Burada misali Japon ya da Avrupa tarihinde değil de kendi tarihimizin içinden seçmemiz çuvaldızın battığı yerde kendiliğimize dair beklenen maksadı hasıl etmesi dileğindendir. Bu süreçte yaşananlar tarih felsefesi meselesi olarak insanlık kadar eski ve mütemadi bir durumun tekrarından başka bir şey de değildir. Burada sorun sunulan manzaranın teopolitik gerekçelerle meşru ve makul gösterilip daha fenası kutsal gerekçelerle üzerine konuşulamaz hale gelmesidir. İşte bu medeniyeti yok eden ölçüsüz müsrifliktir. Olguları değer yargılarımızla bir perspektife hapsetmek ve doğruyu bu çerçevede tasavvur etmek kendimize samimiyetten kaçışımızın başlangıcı olacaktır. Yahut bu içimize putlar dikmek olacaktır.

Nurettin Topçu’nun “İçimizdeki putlar, hakikat aşımızı ve bütün ideal ve ahlâkımızı çürüten düşman kuvvetleridir. Bunlar, ruhi zevk ve kuvvetini daha kaynağında iken öldürür, insanın varlıkla bağ kurmasını engelleyerek yalnızlaştırır. İhtirasların ürettiği bu yalnızlıktan kurtulmanın yolu ise isyan ahlâkından geçer.”, der. İnsanın kendine yaptığı en kötülük kendi üzerindeki iktidarını suiistimal etmesi ve gerçekliğe bigâne kalmasıdır. Hakikat bizi içinde var olduğumuz fiziksel kesret içinden çekip çıkaran, birliğe ve insanlığa eriştiren bir cevherdir. İnsanda insanlık meyvesi hakikat ve hikmet aşısıyla mümkündür. Felsefe, sanat ve din bu aşının değişik anlaşılma imkânları olarak insanın hakikate muhatap oluş tarzlarıdır. İnsan aklı hakikate yol açacak donanımıyla bu değişik yollardan, erenler diliyle dört kapı kırk makamdan hakikatin cevherine dokunmaya ve o cevherin rengine bürünmeye çalışır. En büyük filozoftan, en dahi sanatçıya ve büyük din ulularına kadar bu arayışın izlerini bulmak mümkündür. Nokta olan hakikati çoğaltan bizler ruhlarımıza modern kargaşanın içerisinde sığınak arıyoruz. Bu noktada işte Hz. Ali, “Düşündürücü ve hikmetli sözlerle ruhlarınızı dinlendirin! Zira bedenlerin yorulduğu ve zayıfladığı gibi ruhlar da yorulur.”  sözleriyle ruhların hikmetle ilişkisinde kadim ile irtibat kurmaya temas eder ve bu siyakta Hz. Ömer, olmamış şeyleri soracağına, olmuşlardan ibret almaya çalış! Derken ibret kavramına idrak üzerinden kadimle ilişki noktasında mana yükler gibidir. Yorgun ruhlar için kadim “olmuş”lardaki ibretler üzerinden aydınlık olduğu kuşkusuzdur. Lakin burada hakikat ile irtibatta usul öğreten, düşünceye yol açan, tefekkür vesilesi olan, sorulara kapı açıp güncele değer vaad eden bir tarzın ötesinde nakil ile donuklaşmış aktarımlar ile iktifa edilirse hakikat ve kadim taşlaşır, renksizleşir, kokusunu yitirir. Varlıkla bağ kurmamızı engelleyen tüm dispositiflere karşı bir idrak aydınlanması şüphesiz içimize bakmakla mümkündür.

***

Hacı Bektaş-ı Veli, “Hamı pişiremezsen bari pişmişi ham etme” diyerek anlam kaybına uğrayan, yerini kaybeden, sebepsiz kalan zihinleri, güncel üzerinden konuşacak olursak modernite-zedeleri ikaz eder. Hacı Bektaş gibi büyük düşünce aydınlıkları, her düşünce dünyasında zaman üstüleşen, Nietzsche’nin tabiri ile zaman üstü çağdaş olunan halleriyle, o düşüncenin/inancın yorulduğu yerde ona kendini hatırlatacak bir miras bırakırlar. Mirasçılar ya bunu hoyratça yer bitirir sonuçta nasipsiz kalırlar ya da o mirası uygun ve yerinde kullanıp nasipleri de varsa ileri götürürler. Hamı pişiremeyen bu mirasyediler ne yazık ki ellerine ulaşan kadimin engin güzelliğini “ham” ederek işe yaramaz hale koyarlar. Modern zamanlarda İslam tefekkürünün yaşadığı en büyük meselelerden birisi bu olmuştur: Pişmiş olanı ham etmek.

İnsanın var olduğu zeminde her daim muhatap olduğu gerçekler vardır. Bunlar maddi veya manevi olarak var oluşun realitesi olarak onu sarmalar. Tabii bir düzen kendi vücudundan başlayarak onu kuşatır. Lakin insan düşünür, anlar ve anlamlandırır. İşte burada o “şey”lerin bir ”şey” olması söz konusu olur. Değer yükleyerek veya yüklemlerle değerlendirerek insan zihni “şey”e ad ve mana katar. Örneğin “elma” varoluşu ile küremizde tekdir ama ona verilen adlar farklı ve manalar ise türlü türlüdür.

Hakikatin çerçevesinden varlığa bakmak, hakikatin diliyle ona yüklenen ve yüklemleşen manaları aramak ve anlamak çabası ve çilesi kadim bir uğraştır. İnsan ruhundaki ışık kadar içindeki başka bir karanlıkla da devri daim eden bir ikileme de muhataptır. Değişik kültür ve medeniyetler buna dair idrakine sahip çıkmaya ve idrak yollarının tıkanmamasına gayret ederler. Dinler de elçiler vasıtasıyla Allah’ın adeta tarihe müdahalesi ile idrakleri ikazı ederler. Yabancılaşana kendini hatırlatmaya çalışır, teklifi düşündürür, yüklemleri ve sıfatları yerli yerine koyarak yerini kaybedene yerini hatırlatır. Sıfatları doğru bağlamından koparıp(ilmi yabancılaşma) hakikatle mesafeyi açmak(ahlaki yabancılaşma); hakikatin referanslarını perspektife kurban, ideolojik kafeslere hapis edip, modernitenin kavram çerçevesini mutlaklaştırarak varlığa onun sıfatlarıyla nihai hal gözüyle bakmak(mankurtlaşma) mütemadi vaki bir hatadır. Referansını yitiren yerini yitiriyor ve edindiği referanslarla yerini tarife yeltendikçe yersizleşiyor. Her şey bir erdemle(ana referansı ne olursa olsun) hakikate dairleşir veya batıla istinat eder hale gelir. Kadimle gerçekten kurulacak irtibat işte hakikatle bağı sağlayan o esası, kimi zaman fersudeleştiği tarihi bağlarından temizleyerek, eleyerek günümüze taşımakla mümkündür. İşte burada Hacı Bektaş’ın buradaki mısraı bize özenin doğru yüklemle var oluş gayesine ve hakikate dairleşeceğini bize anlatır: Madde karanlığı, akıl nuru; Cehalet karanlığı, ilim nuru; Nefis karanlığı, marifet nuru; Gönül karanlığı, aşk nuru ile aydınlanır. Allah’ın geceden gündüzü çıkarması hikmetinin bir açılımı sanki bu satırlarda meknuzdur. Muhtelif karanlıkları aydınlatan kavramlar verilerek ölçü ortaya konulmuştur. İnsanın muhtelif hallerdeki menfi durumlarının müspete çevrilmesine dair erenler dilinden sonsuz bir güzellik sunulmuş. Bu bakımdan yol haritasını doğru kavramlarla çizenlerin aklı ve ruhu doğru istikamette olacaktır. Bu bakımdan kadimi okumak, belki okuma kavramımızı yeniden okumak zarureti vardır. İşte bu farkındalıkla çevreye ve çerçeveye nazar ederken insanın dispositifler içinde etik özgürleşmesini üstleneceği o yalnızlık yazgısına geliyoruz. Belki de bu sanılan kadar karamsar olmayan bir durup düşünmenin, bir entelektüel vakfenin vaktidir.

***

Yalnızlık, adam olmayanların vereceği saygıdan, sevgiden yeğdir der Mevlana. Üç kişiye el uzatınız: Hastaya, garibe, muhitinde anlaşılmayan bedbahta.(Bu yüzden kalabalığın arasında yalnız yaşayana) derken Nurettin Topçu bir derdi anlatır. Bu iki düşünce sarkacında, yalnızlığa dair bir tercih ve ötekileşme olmak hasebiyle halleri anlatılır. Yalnızlık burada, hem sığınılan bir sessiz burç hem de toplumun bizi hapsettiği bir sessizlik kafesidir. Hz. Mevlana, Yalnızlığın en kötüsü seni anlamayanların arasında kalmaktır derken bu halin insan ruhundaki olumsuzluğuna değinir. Aslında burada yekdiğerine deva tavsiyesi de görülür. Yalnız kalınan, muhitince anlaşılmama kafesine kapatılan bireye bu “adam olmayanların” dünyasındansa yalnız kalmanın daha hikmetli bir durum olduğu anlatılır. İşte tam burada Mevlana’nın hikmet pınarında doymuş bir münzevi yalnız Nurettin Topçu’nun Üç yerde insan Allah sohbettedir: Kalabalıktan incinmeyen yalnızlıkta, bir ümitsizin yüzünü ümitle güldürdüğü yerde, zalimin zulmü kendinden şükür taşırdığı anda sözleri “adam olmayanlara” dair tercih edilen bu yalnızlığın insanı Allah’la sohbetin kapısına taşıdığını ifadeyle Mevlana’daki hikmeti tefsir eder. Kalabalıktan incinmeyen yalnızlık olarak nitelenen durumda bireyin toplumun bigânelik kafesinden ve iç dünyasındaki anlaşılmamaktan oluşacak olumsuzluklara karşı, mütekabil bir tavır ile iç ve dış dengesinin muhafazası söz konusu olabilecektir. Kalabalık arasında yalnız yaşayan durumunu kalabalıktan incinmeyen bir yalnızlığa taşıdığında, idrak gönül dili ile konuşmaya başlayacaktır. Topçu’dan “Neslinin üstünde ve kendi mefkûreci yalnızlığı ile geleceğe uzanmış bir aydınlık” tespitiyle bahseden diğer bir yalnız münzevi Nevzat Kösoğlu “Yalnızlığın şuuruna varıldıkça, heyecanlar büyür ve düşünce bilenerek billurlaşır” yaklaşımı ile bahsedilen meseleye şuuruna varılan yalnızlık kavramını ilave eder. Böylece görüleceği üzere “yalnızlık” bireyi maddi ve manevi düşünce anlamında bir şuur haline sevk eder. Bu, günümüzde kriz, ruhsal kaos, stres olarak modern hayatlarımızı zedeleyen yalnızlık ve kalabalıklar arasında yaşanan travmanın bir şuur haline taşınabileceğini gösterir. Anlaşılmamak yalnızlaştırır ve bu insanda bir huzursuzluğa yol açar, eğer bundan incinmemeyi öğrenirse insan yalnızlık ona bir okul olarak düşüncesine billurlaşma ve dahi Allah’ın kapısına yol olabilir. Halvet der encümen diyenlerin de muradı bunun başka bir tarzı mıdır ehli bilir. Yalnızlık sigara külü kadar yalnızlık… Zambaklar en ıssız yerlerde açar Ve vardır her vahşi çiçekte bir gurur Bir mumum ardında bekleyen rüzgâr Işıksız ruhumu sallar da durur Zambaklar en ıssız yerlerde açar diyen Sezai Karakoç başka bir münzevi yalnız olarak olup biteni özetler. Modern zamanların medeniyet mağdurları olarak kadimin münzevi sessizliğinde sonsuzun kapılarını çalanların çocuklarına Bir şehir kadar kalabalıktır bazılarının yalnızlığı derken Cahit Zarifoğlu bir çağ şahidi olarak, İnsanlığımızı gülüşü yalnızlar çarşısında Çağrılmış gümüş seslerini aynadaki yüzlerin Başkası sevsin diye en seçkin yerine Bir şal gezdirirdi İnsanlığımıza bir şey getirirdi yalnızlarla mısralarıyla modern yalnızlık ve bunun mukabil değerine kendi üslubunca temas eder. Arthur Schopenhauer, “Yalnızlık, tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır. Zaman zaman bundan yakınacaklardır ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir.” derken batılı bir zihin olarak bahsedilenlere farklı bir yerden dokunur. Burada seçkinlik sağlayan yalnızlığın bir şuur halini almasına yol açan süreçte olmaktır.

Bu yalnızlığın nicel değil nitel bir durum olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. Zihin mücerred bir yerde yalnızlaşırken bu asosyalleşmek, kabalaşmak, topluma tepeden bakmak olmamalıdır. Başta söylediğimiz gibi kendimize samimi olmak ve çuvaldızın ucundaki ahlak ve hürriyeti görmek; lakin bunları moda ve absürt tanımları ötesinde bir kendilik, öze dönüş, kendini tanıma meselesinin araçları görüp amacı unutmamak da yolda önemli olacaktır. Ahlakı hürriyetin bir vesilesi hürriyeti ahlakın bir zemini olarak görerek başlamak ve üzerimizdeki iktidarımızın putlarının alacakaranlığındaki mağaramızın kurgu duvarlarından dışarıya kendimize ve kültürün dünyasına yeniden ulaşmak yolunda kendimizi ve kendiliğimizi düşünmek insani gerçeğimize gerçek bir vefa olacaktır. Araftan tarife çıkan yol bize buradan bir aydınlık sunabilir kim bilir, insanın niyeti değeriyse varacağı da yolunda olduğudur.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.