İnsan İnsanın Devasıdır

İnanma ihtiyacı insanın en temel içgüdülerinden biridir. İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana insan, bu ihtiyacına cevap verebilecek arayışlar içerisine girmiştir. Çünkü sormak, sorgulamak, hayata anlam yüklemek ve verilen bu anlam/lar çerçevesinde yaşama yön verebilmek insanın varoluş sancısını kolaylaştırır. Böylece insana göreceli zihinsel konfor sağlayarak, kendini güvende hissetmesini sağlar. Hayat uçsuz bucaksız bir sahradır çünkü. Elinizde size yön verecek, sizi bir noktadan başka bir noktaya taşıyacak bir yol haritanız olmadan bu sahrada “başıboş, amaçsızca” el yordamıyla yaşamak ruhsal işkencenin diğer adıdır. Filozoflar işte böyle bir sancının, böyle bir  “kaybolmuşluğun” sonucunda sorulardan beslenerek kendileriyle diyaloga geçerler. Sorular bir takım cevaplara götürür ancak verilen cevaplar aslında başka başka sorulara gebedir. İnsan zihni, daha doğrusu düşünen insan zihni hiçbir zaman tatmin olmaz. Hep bir arayış içindedir. Daha iyisi, daha güzeli, daha anlamlısı nasıl olabilir diye düşünür. Düşündükçe de var olur. Yaratır. Üretken bir zihne sahip olur.

Köhnemeyen zihinler düşünme eylemini bırakmayan zihinlerdir. Yabancısı olduğu fikirlere açık olduğu gibi, sahip olduğu birikim ve sezgiyle, bu fikirleri anlamlandırma ve bilgi temeline dayandırarak kabul veya reddetme konusunda da yetkindir. İşte benim böylesine düşünen bir zihne sahip birini tanıma fırsatım oldu. Bu yazıda onun nasıl hayatıma girdiğini ve örnek kişiliği ile ondan nasıl etkilendiğimi merkeze alarak geçirdiğim zihinsel dönüşümümü anlatmak istiyorum.

Yıl 1994. Kütahya’da yaşıyorum. Üniversiteye hazırlanıyor-muş gibi yapıyorum. Çünkü okulla  ilgili hiçbir şeyle ilgim yok. Hani şu geleceğinin hiç de parlak olmayacağını düşündüğümüz, gününü gün eden, aklı bir karış havada bazı zamane gençleri vardır ya, işte ben de onlardan biriydim. Marka kot pantolon dışında kot pantolon giymez, saçlarıma dönemin modasına uygun bir şekil vermeden sokağa adımımı atmazdım örneğin. Makyajsız dışarı çıkmak da seçenek dışıydı tabii ki. Hasbel kader sosyolojiyi kazanmıştım. Bölüm hakkında hiçbir fikrim yoktu ama. Kız çocuğu olduğum için ailem şehir dışına çıkmamı pek istemediğinden Kütahya’yı tercih etmiştim. Kader ağlarını ne zaman örmeye başlamış bilmiyorum ama sosyolojiyi kazanmış olmak benim milâdım olmuştu. Orada “kendimi” bulmuştum çünkü.

Bilirsiniz üniversite ortamları siyasî yapılanmalara müsait yerlerdir. Dolayısıyla aklınıza gelebilecek her türlü siyasî eğilimden öğrenciler bizim üniversitede de vardı.  Kantinde öbek öbek toplanırlar, aidiyet duygusunun kendilerine vermiş olduğu güvenle birbirlerine daha da kilitlenirlerdi. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da, onca pırıl pırıl gencin ilim ve bilim üreteceği yerde, birilerinin yazdıklarının ya da telkinlerinin etkisiyle onların peşinden sürüklendiklerini ve kendilerince “haklı davaları” uğrunda en kıymetli zamanlarını heba ettiklerini görüyorum. Yanlış anlaşılmak istemem. Elbette yetişkin ve bilinçli bireylerin siyasi bir görüşü olmalı. Tarafı olduğu bir hakikati. Ancak bu, bulunduğu konum/statü itibariyle kendisine ve topluma artı değer kazandıracaksa, bir kıymete dönüşecekse  hayatta bir karşılığı olmalı.

Bana katılır mısınız bilmem ama üniversiteler siyasetin bir felsefe, bir disiplin olarak nasıl yapılması gerektiği konusunda bilginin öğrenildiği ve üretildiği yerlerdir; günlük politik kavgaların verildiği yerler değildir. Bağımsız ve özgür alanlardır. Öyle de kalmalıdırlar. Ki toplumun beyni olma özelliklerini koruyabilsinler. Bu, doğru, özgün ve  tarafsız bilginin referans olduğu yerler olarak iş görebilmelerinin olmazsa olmaz şartıdır.

Ben üniversiteye başladığımda sahiplenebileceğim bir “hakikatim” yoktu. Gerçi yıllar içinde anladım ki, hakikat dediğimiz şey bizimle beraber yürüyen hatta koşan bir şey. Hani arabanın arka koltuğunda oturduğunuz zaman dışarı bakarsınız ve araba ne kadar hızlı giderse gitsin ay da sizinle birlikte gelir ya, işte hakikat de öyle. İçimizde, sağduyumuzda, bilgimizde, görgümüzde, ufkumuzda, vicdanımızda her nereye gidersek gidelim bizimle gelen, bize yön veren pusulamızdır bir yerde. Hakikat ulaşılması, aranması gereken bir şey olmakla birlikte bizi ona götüren yöntemin de diğer adıdır aslında.

Sanırım herkesin “aradığımı buldum” dediği anlar vardır. Benim bu ana ulaşabilmem için sağlam karakteri ile dikkat çeken, hayatını ciddiye alarak yaşayan sosyoloji bölüm başkanımızla tanışmam gerekiyormuş:

Mehmet Tayfun Amman Hoca GATA tıp fakültesini dereceyle bitirmiş, iyi derecede Fransızca, İngilizce ve Arapça bilen, kitap dostu, araştırmayı, öğrenmeyi seven, güvenilir karakteriyle saygınlığını derinden hissettiğiniz bir ilim insanıdır.

Enerjik, sürekli kendini yenileyen yönüyle “keşke tüm Hocalar onun gibi olsaydı” diye iç geçirdiğiniz bir hocamızdı. Düşünceli, nezaket sahibi, gerektiğinde özür dilemesini bilen, olay ve olguları geniş bir perspektiften ele almayı başarabilen, üretken, dile hâkimiyeti ve hitabetiyle de derslerin nasıl geçtiğini anlamadığımız bir hocamızdı. Hatta hiçbir maddi karşılık beklemeden hafta sonraları bize Fransızca öğretmeyi bile teklif etmişti. Eğer Türkiye’deki bütün üniversite hocaları onun kadar eğitime, öğrenmeye, bilmeye bu denli önem verseydi, Türkiye eğitim alanında dünyadaki yerini en başlara çekmeyi başarabilirdi.

Ondaki bu azmi gördükçe biz öğrenciler de kendisine ayak uydurabilmek için var gücümüzle derslere özen gösterirdik. Tayfun Hoca bize “eğer hayatta bilgi temelli doğru seçimler yapmak istiyorsanız ve iyi birer sosyolog  olmak istiyorsanız, çok okuyun ama okurken de çok yönlü okumayı ihmal etmeden okuyun” diye tavsiyelerde bulunurdu. Üniversiteye kadar okul kitapları dışında kitap okumamış olan ben, onun bu tavsiyesi ile çok yönlü kitap okumaya başladım. Bitmek bilmeyen bir iştahla sürekli okuyordum. Hatta camilerin kadınlar için ayrılmış yerlerini mesken tutardık arkadaşlarla. Kütahya’nın Ulu Camiisiniz dili olsa da konuşsa keşke. Az tartışmalarımıza şahit olmamıştır çünkü.

Sonra bir gün Tayfun Hoca’nın bu aydın kişiliğinin yanında aynı zamanda inançlı bir insan olduğunu da öğrendim. Kendilerini  “Mustafa Kemal’in Askerleri” olarak tanımlayan  öğretmen anne ve babanın yetiştirdiği ortamda büyümüş biri olarak, böyle bir aydının nasıl olup da çağlar öncesine hitap eden bir dine inanabiliyor olduğuna bir türlü anlam verememiştim ama.”Takunyalı” insanlarla Tayfun Hoca bir olabilir miydi? Bu mümkün olamazdı tabii ki. İşte o zaman bende İslâm’a karşı bir ilgi uyandı. Ve bir takım okumalar yapmaya başladım. Öyle ki, sanki bir el beni yönlendiriyor, o zaman için öğrenmeye, anlamaya çok ihtiyacım olan konularla ilgili kitaplar gelip beni buluyordu adeta. “Hidayet” dediğimiz şey belki de buydu.

Zihnimdeki duvarlar bir bir yıkılıyordu. Ancak itiraf ediyorum Kuran’ı Kerim’i ilk kez mealinden okuduğum zaman çok büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Artık aklımda nasıl  “mucizevî” bir kitap beklentisi varsa, ona karşılık gelen bir kitap değildi okuduğum. O zamana kadar okuduğum kitapların giriş, gelişme ve sonuç bölümleri varken, Kuran’ın dizimini takip etmek çok zordu. Belki de ondandı bu hayal kırıklığım. Sonra zamanla güvenilir tefsirler aracılığı ile Allah’ın benden beklentilerini öğrendim. “Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” diyen Peygamber’in hayata bakış açısını içselleştirmemle zihnimde pek çok şey yerine oturdu. Takva’nın her nerede ve nasıl yaşıyorsan yaşa, düşünce ve eylemlerinde sorumluluk sahibi biri olarak yaşa demek olduğunu öğrendim. İyilik, adalet ve merhamet duygusunu besleyerek yol almanın, insan olabilmenin ve kalabilmenin bir cüz’ü olduğunu öğrendim sonra. Bu süreç içerisinde, insanın o müthiş donanımının yeryüzünde bozgunculuk çıkartmak üzere değil de, bozgunculuk çıkartmayı huy edinenlerle mücadele etmek üzere kullanılması gerektiğinin, daha güzel bir dünyanın inşasında ne kadar elzem olduğuna kani oldum.

Kendisinde onca güzel özelliği barındırabilmiş bir insanın örnekliğine olan hayranlığımla  başlayan zihinsel dönüşümüm,  okumalarım, hayatın anlamına dair sorgulamalarımla birlikte ivme kazanmaya başlamıştı. Ve üniversite ikinci sınıfta başımı örtmeye karar verdim.

Sonrasında ilginç şeyler yaşadım. Belki bu yaşadıklarımı da yazarım başka bir yazıda. Ancak bu yazıyı anlam arayışım bağlamında şöyle sonlandırmak istiyorum:

Heiddeger insanın dünyaya ‘fırlatıldığından” bahseder. Fırlatılmak kelimesi üzerinde bile düşündüğümüz zaman bunun nelere işaret ettiğini anlayabiliriz:

*İstem dışı, bir yerden bir başka bir yere bırakılma.

*Bilinmeze yönelme.

*Tek başınalık.

*Çaresizlik.

*Varoluş karşısındaki acizlik.

*Anlam sorunu: Hayatın kendisine karşı tutum geliştirme zorunluluğu.

İnsanın varoluş trajedisi bir an’dan ziyade bir sürece işaret eder. O yüzden de irade, akıl ve ruh bağlamında diğer canlılardan göreceli ayrıcalıklı hatta bazı durumlarda dezavantajlı olan insanın yaşam yükü, yani trajedisi çok daha derindir. Dağların bile yüklenmekte zorlanacağı, seçimleriyle özgür bırakılmış “yaşam” alanı bahşedilen insan, aslında yapayalnız değildir. Eğer bakmak, daha da önemlisi görmek isterse, muazzam bir sistemin parçası olduğunu fark edecektir. İşte bu farkındalığı kazanmamda bana yol gösteren, ahlâk abidesi kişiliği ile bana İslam’ın anlatıldığı gibi bir din olmadığını öğrenmeme vesile olan Tayfun Hoca’ma minnetlerimi sunuyorum.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

2 thoughts on “İnsan İnsanın Devasıdır”

  1. Bence olmamış cümleler düşük kalmış. Okuyunca insan duyarlandığı ezber cümleler hissine kapılıyor.

  2. İnsanlar nedense sosyal medyaya veya dergi gazete köşelerine ekranlara yansıttıları gibi olmuyorlar içyüzleri farklı farklı. Sosyal medyadan kafayı bozan beğenilme paylaşılma megolobanı olan biryığın kimse var şu hayatta. Türkiye geneli tanınmayan kimselerin hayat hikayelerini okul yıllarını şu magazin zaamnında kimse okumaz bakmaz diye tahmin ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.