Hey Gidinin Efesi

Aranızda Egeli varsa bilir, böyle seslenirler bizim köylerde kocamanlara, hey gidinin Efesi. Kocamanlar da kim derseniz dede nene olanların veya hissedenlerin hepsine kocamanlar deriz. Bizim oraya “Uzun yaşam şehri” denir. İyi ki de çok yaşıyor bizimkiler. Ne de çok severiz onları, eksik olmasınlar. Tabi klasik yurdum insanı işte… Anadolu çilekeş anaların, dedelerin yurdudur derler ya hani, “Ah kızım aaah…” diye başladı mı söze anlarsın yine bir çekilen sızılar var sırada. Bayılırlar zaten anılarını anlatmaya.

Bizim bir dayıoğlu var. Bizim kocamanın Tofaş’ına âşık kendisi. Her gün yıkar, sever, fotoğrafını çeker… Aksesuarlar alır durur falan. Geçen yine bize çaya geldiler. Hiç gördünüz mü bilmem bizim çay sofraları yemek sofralarını aratmaz. Meyve tabağı, patlamış mısır, içi cevizli kuru incir, karışık kuruyemiş tabağı, birkaç tabak çiğdem, yapıldıysa kek börek türevleri falan ne varsa doldururuz yere. Herkes oturur başına koca demlik çayla yeriz de yeriz. Mevsimlerden kış ise kestane de olur mutlaka. Bir yanda televizyon da mutlaka açık olur, kimse izlemese bile. O gün de yine tam öyle bir çay faslındayız, kanalın birinde Hükümet Kadın filmi vardı onda kalmışız. Bizim kocamanların çenesi hiç susmaz, sürekli bir şeyler anlatırlar, bazen bize laf atarlar. Arada izlenmeyen diziye bakılır başından beri izleniyormuşçasına oradaki sahnelere laf atarlar. Konuşacak şey bulamazlarsa bize karışmaya bayılırlar; “Ne içmiyon çayını buz gibi oldu, bitiriversene o portakalı ne diye yarım bıraktın, öyle berenağrı (gelişi güzel demek) soyulur mu ayva…” Neyse ne anlatıyordum ben?

Heh işte o günde bizim dayıoğlu, kocamanın Tofaş’a bir şeyler almış yine onu tartışıyorlar. İzin almadan almış çünkü vermezler. Önce bir fasıl söylendiler cümleten. Neymiş zaten bir arabamız varmış, kaç kişi ona bakıyormuş, ya bir şey olursa, yolda ceza keserlerse, arabayı bağlarlarsa, vs vs vs… Bizim kocaman durdu durdu, derin bir ah çekti. “Ben bu hergeleye kızıyom ama aynı bana çekmiş. Ben de enki (onun veya onun yaptığı gibi demek) gibi toz kondurmazdım bizim Murat’a. Hey gidi hey…” İşte orada başladı bizim Efe’nin hikâyesi.

Doğumunu anlatmakla başladı tabii ki de. Her cümlesinde babasını ve ilkokul hocasını andı, mekânları cennet olsun diye diye. İlkokul terk bizim kocaman. Öğretmeni de okuldan sonra eli yatkındır belki diye terzinin birinin yanına çırak vermiş bunu. Bir ay geçmemiş ne iş verilirse yapar hale gelmiş. Altı ay geçmiş usta şok, bu çocuğun eli baya baya yatkın dikiş nakış işlerine, dükkânı ona bırakıp emekli olmaya kararlı. Daha 12 yaşındaymış o zamanlar. E köy yeri tabi. Dedesi vefat ettikten sonra babası gel dağda zeytinlikte bana yardım et diye yanına çağırmış bizim kocamanı. Ustası bir yandan ilkokul öğretmeni bir yandan (mekânları cennet olsun) “Etme abi, bu çocuk çok yetenekli. Bak bu devirde bulunmaz böyle yetenekli çocuk” (kesinlikle kendini övmeyi sevmez) diye ısrar etseler de büyük dede almış bizimkini götürmüş dağa. Mecbur kalmış çünkü en büyük oğlan o, diğerleri daha küçük, kendisine yardımcı lazımmış. Çok üzüldüm, çok kızdım, ağladım o zaman ama eli mahkûm gittik zeytinliğe dedi. İki yıl geçmiş aradan. Şehirden köye gelip giden bir şoför varmış. Ona çırak olmuş bizim Efe. Yayla yolu çetindir ama bizimki o işi de halletmiş. Ustası onun şoför olmak için doğduğunu falan söyledikçe bu arabayı da sevmiş şoförlüğü de. Büyük dedemiz de sevdi bu işi iyi de kazanıyor diye karışmamış. O zamanlar tabi 14 yaşında şehre gelip giderken yolda jandarmalar varmış. Ustası ona yolları da öğretmiş ama yine de dikkatli git diye uyarırmış. Dört yılın var iyi dayan sonra sana direk ehliyet alırız demiş. Olur, da yakalanırsa diye hâkim karşısında söylemesi gereken cümleleri de hazırlayıvermiş bizimkine. Git-gel yaparken en sonunda durdurmuşlar bunu bir gün, bakmışlar kimliğe daha yaşı tutmuyor. Atmışlar nezarete ertesi sabah hâkim karşısında. Ustasının dedikleri gelmiş aklına başlamış konuşmaya, “Biz fakiriz, küçük kardeşlerim var. Evdekiler para bekler.” Anlatmış uzun uzun, yalan da değil tabi. Hâkim insaf etmiş “Tamam salacam seni ama bir dahakine dikkatli ol.” Aradan ne kadar süre geçti dedi hatırlamıyorum, bizimki iki üç defa daha çıkmış hâkimin karşısına. Beşinci çıkışında 17 yaşına gelmiş. Ama hâkim ağlamış artık “Çocum ben sana dikkat et demedim mi, bak şurada sayılı günün kalmış, beni de zor duruma sokuyon” diye. Eğer demiş tekrar yakalanırsan ceza kesmek zorunda kalırım demiş yollamış eve. Başa geleceği varmış ya 18’ine varmasına bir ay kala altıncı kez yakalanmış. Hâkim iki gece nezaret demiş artık. Sonra ehliyeti aldık zaten dedi. Bir ara da evlen dediler evlendik anneannenle dedi. İki ay geçmiş düğün olalı askerden çağırmışlar. İki yıl Kayseri’de şoförlük yapmış komutanlara. Anlata anlata bitiremediklerinden yine askerlik anıları. Çoğu Anadolu dedesi gibi… Ne karlı yollarda sürdüm ben o arabaları da tertemiz kullandım hep diyor. Askerden dönmüş, bakmış yaylada insanlar azaldı, iş azaldı, hadi hanım Aydın’a taşınalım demiş. Bir gecede göçmüşler. Anneannem garibim hiç neden demeyi bilmezmiş. Tipik Anadolu ailesi işte… Neyse o kısımlara girersem çıkamam. Aydın’da da kodamanlara şoförlüğe devam etmiş. 14 yaşımdaydım diye başladığı anıları “O günden sonra aaa (aha gibi bir işaret zamiri diyebiliriz) bizim bu kereta gibi severdim arabalarımı.” cümleleriyle biter sanmıştık. Çoğunu defalarca dinlediğimiz anılardan dinledik. Hoş o yakalanma olaylarını ilk defa dinledik de neyse. Dayıoğluna bakınca gözleri dolar, kendi gençliğinin gördüğünü söyler. Ama hey gidinin efesi işte, yüz verir mi hiç… Aman oğlum, etme oğlum, uğraşma oğlum der durur her gün. Dedim ya laftan lafa atlarlar. Tam o sırada filmde -izleyenler bilir- Faruk’un düğün sahnesi var. Başladı kıkır kıkır gülmeye, biz de zannediyoruz ki sırada komik bir olay var. Meğer anlatacaklarını bırakmış filmi izlemeye dalmış çoktan. Kardeşim atladı oradan “Ya dede abime kızmaktan yola çıktın, hayatını anlattın ne ara filme geçtin yaa…” diye.

O kendi ağzından öyle anlattı kendini. Aklımıza geldikçe güldüğümüz daha çok hali hareketi var bizim Efe’nin. Mesela nerede bir Zeybek türküsü duysa, yöresi fark etmez, önce “Hey yavrum benim beee” der, kalkar ayağa açar kolları. Kendi koparmadığı biberi yemez, asortik yemez sevmez. Herkese ayrı servis açılınca da sevmez, ne kadar yediği anlaşılıyor diye. Masayı ekmeklerle doldurur herkese uzatır yine aynı sebepten. Ekmek yemeden doyulacağına inanmaz. Anlamadığı bir konu konuşuluyorsa ilk değiştirmeye çalışır, beceremezse susturmaya, özellikle çocukları. Resmi bayramlarda bayrak asmaya bayılır. Anneannemde bayrak sevgisi tertemiz saklamak olduğu için her astığında “Yine ne çıktı bu bayrak kuşlar pisletcek ya!” kavgası yaşanır mutlaka. Bir de hepimizin arkadaşlarıyla bir şekilde tanışır. Hangisi nereliyse direk “Aaa oranın insanı vefalı insandır, ben bilirim.” diye sevinir, hemen kızım oğlum diye de sahiplenir. Bir yere gittiğinde zamanında çocuklarına, şimdi biz torunlara bir şey almadan asla dönmez. İki üç tane de olsa çağla, ceviz, dut, çerez, ne ikram edilmişse işte bize de ayırır gelir mutlaka. Asla dile getirmez, ama bizi düşünmeden an geçirmez. Hani şimdilerde hep eski çocukluk diye karikatürlerini çizmeye başladıkları günler var ya, bizde pek severiz kocamanların anılarını öyle dinlemeyi. Arife günleri veya düğün öncesi günler de kardeşler bir araya gelip bir başladılar mı anlatmaya çayı çiğdemi hazırlayıp oturur, dinleriz. Çoğunu ezberlemeye başladık. Bazen kızarız, eleştiririz, bazı davranışlarını asla anlamlandıramayız. Ama anıları dinleyince fark ederiz ki öyle büyümüşler, şu saatten sonra ne değişebilir ki… Görmedikleri sevgiyi göstermeyi de öğrenememişler haliyle. Dağlıyız biz derler, efeyiz derler, gel kızım diyemezler. Şimdi yeni nesil torunlar olarak bazen sesimizi çıkarınca alışkın olmadıklarından “Çok biliyon sen” der susarlar. “Çok çeneli gari bu, sus gari bizim gız, eeee gari bunlaa biz gibi değil baksen (baksana) ya…” değişen dünyayı gördükçe ne kadar yaşlandıklarını anlıyorlar, biz de fark edince bir garip oluyoruz. Belki bundan yedi sekiz yıl önce dalga geçmek için “kocamanlar” derdik. Onlar da “Nerdeymiş kocaman, senden gencim ben” diye laf atarlardı. Şimdi 70’e kapıyı dayayınca kabul etmeye başladılar.

Böyle işte bizim kocaman, iyi ki varsın “Hey gidinin efesi…”

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Hey Gidinin Efesi”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.