El Hoyo / The Platform (2019)

Covid-19 pandemisi ile birlikte dünya belki de modern zamanların en önemli sınavlarından birini eşit şartlarda olmasa da bütüncül olarak verirken ortak bir tehdidin dönüştürdüğü hayatlar ve yeni yaşam düzeni ile birlikte yeni sorular ve öz eleştiriler(muhasebe) hayatımızın ciddi bir kısmını meşgul etmeye başladı. Ve haneler içerisinde yaşamaya mecbur edilerek farkında olmadan yavaşlatılan zaman ile birlikte hiç olmadığı kadar düşünme etkinliğine maruz kaldık. Şimdilerde “acaba nerede hata yaptık” ile “biz bunu hak ettik mi” arasında bir yerde sıkışmış bulunuyoruz.

Tüm bu sorunlu hal ile birlikte kapitalist yaşam düzeni ya da popüler kültür gerekleri, kendisini bu yeni yaşamın doğurduğu yeni ihtiyaçlara kısa sürede hazırladı. Hatta o kadar hızlı bir dönüşüm yaşadık ki çok önceden, defaatle gerçekleşmiş bir benzetim sonucunu yaşıyoruz hissi de görmezden gelinecek gibi değil.

Netflix evreninin gündemimize girişi ve kısa sürede bir yaşam gereği haline gelişi de bu manada dikkate şayan. Yeni abone sayıları ve gündemde kapsadıkları alan ile bir pazarlama başarısının ötesinin bir yaşam şekli haline gelişi Netflix’i yeniçağın sembolü haline getirmeye çok yakın.

Netflix’in pandemi öncesinde özellikle kendi adına birçok ülke ve kültürde filmler, diziler çektirmesi ve bunları bir dağıtım ağı içerisinde ama ortak bir görsel tabanla sunması, çok kültürlü zengin bir dünyayı ortak bir malzemeye dönüştürmesi manasına da geliyordu belki. Gizem, korku, fantezi, erotizm ve özellikle inanca dairlerle kurulan ilişkiler, kısa süre içerisinde dünya da kendi kapalı evrenini inşa etti, etmeye de devam ediyor.

Bu yazı bir popüler kültür, kapitalizm, küresellik ya da Netflix eleştirisi niyeti ile kaleme alınmadı aslında ancak anlatılacakları doğru anlayabilmek adına bu giriş de gerekli.

Netflix’in, dünya prömiyerini 44. Toronto Film Festivali’nde yapan ve burada bir seyirci ödülü de alan El Hoyo (Platform) filmi, son günlerde yukarıda ifade edilen yenidünyaya dair kaygıların sembolü olmaya aday. Dünya genelinde birçok ödül alan ve özellikle de Goya’da aldığı 3 adaylık ve bir ödülle (En İyi Özel Efekt) iyice merak uyandıran film, şu aralar çok başka bir düzeye taşıdı bu ilgiyi. Zira giderek büyüyen izlenme oranı ile farklı noktalarda bir efsane olmaya aday.

Filmde gönüllük esasına göre ya da bir tercihle girilen El Hoyo (Çukur, Delik ya da Platform)’da yaşananların İspanyol sinemasının alışıla gelmiş kasvetli ve gerilimli atmosferinde anlatımı, kendi tarzındaki birçok film (The Cube serisi örneğin) arasındaki yerini üstlere taşıdı. Bunda filmin öncelikle bir tiyatro oyunu olarak kaleme alınması ve düşük bütçeye de bağlı olarak mekânlardan çok diyaloglara odaklanması önemli etken. Evlerinde umutsuzluk ve karamsarlık sarmalında kalan insan/lık için burada konuşulanlar çokça ürkütücü.

Aslında türün kendi filmleriyle birçok bağ kurulabilir. Klişeler tek tek ayıklanabilir ama garip olan şu ki filmi izlerken Darren Aronofsky’nin 2017 yapımı filmi Mother! ‘ı geldi aklıma. Dokusu ve Javier Bardem etkisinden midir yoksa yoğun mesaj ve kutsal metin bağlantısından mıdır bilemiyorum ama iki filmin zihnime yaptığı şey aynı. Galder Gaztelu-Urrutia’nın yarattığı karamsarlık ve çaresizlik hissi ile Aronofsky’nin Mother’da yarattığı evren çok can sıkıcı. Beslendikleri odak da öyle.

Galder Gaztelu-Urrutia’nın başarısı ve kapitalizm eleştirisinin kökünde sanırım aslında bir reklam yönetmeni olması etkili. Tüketim çağının temel kavram ve eğilimlerinden beslenen reklamcılık sektörünün böyle bir kaotik filmin oluşumuna katkı yapması çok da acayip değil. Zira kısa zaman dilimlerinden birçok sembol ve subliminal mesaj kullanılarak yaratılmak istenen talep ile 94 dakikalık bir filmde yüzyıllardır süren küreselleşme, tüketim çılgınlığı, stokçuluk ve toplumsal sınıf çatışması konularına bu kadar etkili yanaşma çabası ilintili konular. Vahşi kapitalizmin öznesi olarak kendine bir eleştiri yöneltmek gibi. Tuhaf bir diyalektik.

Filmin tiyatro metninde ana karakter Goreng’in alt katlara yemek dağıtmaya karar vermesi ile hikâye biterken senaryo kısmına bundan sonraki kısım ekleniyor bu da sanki senaryoda bir takım boşluklar yaratıyor. Aniden gelişiyor bazı sahneler, senaryo aceleye gelmiş hissi veriyor. Hızlanan bir akış ve çok daha çeşitlenebilecek bir sonun, alın siz düşünün sonunu der gibi nihayete ermesi.

Filmde birçok konuşulması gereken nokta var iken ben özellikle Goreng’in yanına alabileceği birçok araç gereç yerine Don Kişot’u almasından bahsetmek istiyorum. Öncelikle bu seçim tesadüfi değil. Bir Goreng bilindik Don Kişot tipine çok benziyor. Mücadelesi aynı Don Kişot’un ki gibi umarsız güç sahiplerine karşı ama aynı Don Kişot’un ki gibi birçoklarına göre manasız ve faydasız. Baharat ile birlikte Yönetim’e karşı verdikleri mücadele, Sancho Panza ile Don Kişot’un hikâyesini anımsatıyor.

El Hoyo’da üç tür insan yaşıyor: “Yukarıdakiler, aşağıdakiler ve düşenler”. Bu önemli bir mesaj.  Zira zaman zaman değişen katlar ile Goreng, hemen her katın hissini yaşarken bunu bir düzene kavuşturmak, bir dayanışma sağlamak fikrinden vazgeçtiğinde diğer bir çözümün bu aralar oldukça yaygınlaşan “farkındalık” yaratmak olduğunu anlıyor. Bu bir aydınlanma olarak da düşünülebilir. Filmde bunun yolu, dibi görmek ya da en alt tabakaya ulaşıp buradan sıfırıncı kata bir mesaj yollamak olarak tanımlanıyor. En az önemsenenden en önemliye bir mesaj.

El Hoyo “insan insanın kurdudur” sözünün ve modern dünyanın acımasızlığının hatta bazılarına göre doğanın dengesinin, evrimin ve daha birçok şeyin oldukça karanlık, karamsar ama bugünlerde fazlaca anlamlı bir anlatımı. İzlemek için çokça sabır ve tahammül gerekiyor. Kiminle izlediğiniz de çok önemli. Bittiğinde öylece kala kalmak mukadder, akabinde film hakkında bir şeyler okumak da, ama bittiğinde zira spoilersız bir tanıtım okumanız zor. İyisi mi filmi izleyin ve sonra sorularınız için sözlüklere koşun.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Just Mercy (Sadece Merhamet)

Kendi Doğumunu Gerçekleştir

War Horse: Bir Dostun Gözünden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.