Müzikten İnsanlık Ahlâkına Bergsonla Kendiliğimize Dair

İnsan olmanın esasında bir toplum aidiyeti gerçeği vardır. Kendiliğimizin de bu çerçeve içinde şekillendiği gerçeğini tarihî geçmişin tecrübesi ve hali hazırdaki gerçeklik ile öğreniyor ve biliyoruz. İnsanın kendi ferdiyetini tanıdığı ailesi ve toplum, bir bütünlük içinde insanı sarar ve oluşturur. İşte tam burada insanı Hegelci bir okuma ile diyalektik okuma içinde düşündüğümüzde ruh/ide kendisini insanın kültürel varoluşunda din, felsefe ve sanat üzerinden düşünmeye başlar. Ete kemiğe bürünüp Yunus diye görünen dağlar ile taşlar ile, kendisine doğada yabancılaştığı özünü insan ve onun kültürel dünyasında düşünmeye başlar. İnsan bu çerçevede bir kültürün parçasıdır ve milliyet kavramı ile kendini idrak eder. İşte Bergson toplumun ferdiyetimize kazıdığı, baskıladığı yahut öğrettiği bu gerçeği kapalı ahlak içinde düşünür. Bir de insan açık ahlakı vardır ki, orada merhamet ve sevgi ile kendi türünün tümüne açılması söz konusudur. Birincinin varlığının ikinciye mani olmadığı ifade edilmelidir. Kendiliğimizi düşünürken özümüze bu açıdan bakmak milli varlığımızla insani varoluşumuzu birlikte yaşatma imkânından söz ediyoruz. “İnsanın ilk ve temel ahlaki yapısı basit ve kapalı toplumlar içindir. Diğer ahlak doğanın planında yoktur. bundan doğanın zeka yoluyla toplumsal yaşamın belirli bir genişlemesini ama sınırlı bir genişlemeyi öngördüğü yorumunu çıkarıyoruz. Henri Bergson, Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı, (Çev. M. M. Yakupoğlu), Ankara, 2017, s. 49”. Toplumsal dayanışmadan insan kardeşliğine doğru yol alırken, bütün doğayla değil de belirli bir doğayla bağlarımızı koparıyoruz. S. 50” Topluma dair ödevlerimiz yanında insanlığa karşı olan ahlaki gerçeğimizi de düşünen Bergson birincinin doğamız çerçevesinde olduğunu söylerken ikincinin onun bir ölçüde aşılmasıyla gerçekleştiğini gösterir. O, bizi, ödevin dünyasından çıkarak, insanlığa yürümemizde, heyecan kavramı içerisinde, ifade ettiği bir duygu ve eylem halinde düşünür.

Yeni ahlaktan önce, yeni metafizikten önce, irade tarafından atılım halinde ve zekada açıklayıcı tasarım halinde devam eden heyecan vardır Bergson, Ahlakın ve Dinin, s. 43.” “Hiçbir kurgu bir ödev veya ona benzeyen bir şey yaratamaz; kuramın güzelliği önemli değildir, her zaman bu kuramı kabul etmediğimi söyleyebilirim; ve hatta kabul etmem bile, istediğim gibi davranmak özgür olduğumu ileri sürebilirim. Ama orada heyecan ortamına girilmişse, bu ortamı solumuşsam heyecan içime nüfuz ediyorsa, onunla ayaklanır ve ona göre hareket ederim. Zorlamayla veya zorunlulukla değil, ama direnç göstermek istemediğim  bir eğilim nedeniyle bunu yaparım. Bergson, Ahlakın ve Dinin, s. 42” Kendiliğini bu arafta düşünen insan, olduğu ile olacağı arasındaki mesafenin ne olduğunu da düşünmeye başlaması beklenir. Kendiliğine bir heyecanla sıcaklık katıp, yaratıcı hamlelerle kültürün dünyasında o beklenen parlamaları doğuracak zekâ ve faaliyetin duygu ve atılımını yapmak mesuliyeti.

Bergson ahlakını anlatırken toplumsal ahlak olarak kendisini sürdürme içgüdüsünün ve alışkanlıkların oluşturduğu bir yapı ile kendi mensuplarında yükümlülükleri alışkanlığa dönüştüren bir pratik söz konusu olur. Bu Bergson için kapalı ahlaktır (Bergson, Ahlakın ve Dinin, s.30). Bergson için diğeri açık ahlak diye bahsettiği yapıdır. Kahramanın ve azizin vicdanında şekillene bu ahlak bir duygu, heyecan ve atılım ahlakıdır. Bu yaratıcı heyecan sevgi ve merhamet temellidir. “Merhamet ona sahip olan kişide, dünyada başka bir canlı olmadığı zaman bile varlığını sürdürecektir. “Kapalı ahlak aslında doğa tarafından doğa tarafından istenmiştir; açık ahlak sonradan kazanılmıştır; bir çaba gerektirmiştir ve her zaman bu çabayı gerektirmektedir (Bergson, Ahlakın ve Dinin, s.35.)” “Baskıya dair olan sadece kendini korumayı amaçlayan bir toplum tasarımıdır: Yerinde meydana gelerek kendisiyle birlikte bireyleri sürükleyen dairesel hareket, alışkanlık aracılığıyla uzaktan içgüdünün hareketsizliğini taklit eder. Tamamen yerine getirildiği varsayılan bu saf ödevler bütünün bilincini belirleyen duygu, yaşamın normal işlevine eşlik eden duyguya benzer bir ferdi ve toplumsal iyilik hali olacaktır. Aksine atılım ahlakında bir gelişim duygusu örtük olarak bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz heyecan, ileri doğru yürüme coşkusudur. (Bergson, Ahlakın ve Dinin, s. 45.)” Kendiliğimizin arafından kendimize bakarken bu coşkunun ve heyecanın teorik bildiklerimizden bize ne kadar ulaştığı yahut bizi bir temessül sürecine götürdüğünü düşünmek lazımdır. Bir din büyüğünü, bir düşünürü yahut bir büyük edebiyat eserini okumak bizi kendiliğimize taşımaya kafi midir? Toplumumuzla dayanışma duygumuz bizi bu noktada insanlık mesuliyetine taşıyor mu? Türklerin tarihin bu bakımdan kendi dışındakine hayat hakkı ve adalet vaat eden bir düzen sağlarken mazinin abidelerinde buradaki manayı görüp hale aktarabiliyor muyuz? Kutadgu Bilig’de kendiliğimizi insanlığın büyük bahçesine devlet ve vatan eden milli aklımızla karşılaştığımızda; İyi nedir? İyinin vasfı faydalı olmaktır; onun halka çok faydaları dokunur. O bütün halka hep iyilik eder, fakat yaptığını insanın başına kakmaz. Kendi istifadesini düşünmez, başkasına fayda temin eder ve buna mukabil, bir karşılık beklemez. Doğruluk nedir? Bak, kimin düşündüğü ‘ile söylediği bir olursa, işte doğru insan odur, tespitlerini okuduğumuzda bu bize övgü ve vay be neymişiz ötesinde güne dair bir ameli fayda sağlamıyorsa ne biz ondanız ne de o bizdendir. Kendi kendimizle küresel boğuşmanın ortasında kalmışız demektir.

Bergson tüm söylediklerini duygu dünyasına geçiş ve atılım noktasında müzik üzerinden enfes bir tespit eder. İnsanların milli varlıklarını düşündükleri müzik onların insani özündeki insanlık duygusunu da var edecek kudrettedir. “Müzik sevinci, hüznü, merhameti, sempatiyi ifade ettiğinde, biz hemen müziğin o an ifade ettiği şey oluruz. Yalnız biz değil, aynı zamanda birçokları da, hatta başka herkes de böyle etkilenir. Müzik ağladığı zaman, onunla birlikte ağlayan insanlıktır, bütün doğadır. Gerçekte, müzik bu duyguları içimize sokmaz; müzik daha çok o sırada oradan geçenlerin dansa itilmesi gibi bizi o duyguların içine sokar. Ahlakın öncüleri de böyle davranmışlardır. Onlar için yaşamın yeni bir senfonin verebileceğine benzer, tasavvur edilemez duygusal yankıları vardır; daha sonra onu harekete dönüştürmemiz için bizi kendileriyle birlikte bu müziğin içine sokarlar. (Bergson, Ahlakın ve Dinin, s.36)” Kültüründe müzik ile ifade ve hissetmek olan Türkler müstakbele geçerken türküleri ve şarklılarıyla çocuklarında bir kendilik bilindi ve duygusu oluşturacak eğitimin neresindeler? Bergson’a göre “Doğa tarafından istenen ruh halleri belirli, yani sınırlı sayıdadır. Onlar gereksinimlere yanıt veren eylemlerle itilmek için meydana getirilmiş olmalarıyla fark edilirler. Diğerleri, aksine, müzisyendekilere benzeyen ve kökenlerinde bir insan olduğu gerçek buluşlardır.  (Bergson, Ahlakın ve Dinin, s. 37)” Sanatın, bilimin ve uygarlığın büyük yaratıların kökeninde yeni bir heyecan var olduğunu düşünür Bergson. Bu heyecan sadece uyarıcı değildir, zekâyı harekete geçirir ve iradeye sebat etme gücü de verir. s. 38. “Yaratma her şeyden önce heyecandır. Deha ürünü çoğu zaman, ifade edilemez zannedilen ve kendini ifade etmek isteyen kendi türünde tek olan heyecandan doğar. (Bergson, Ahlakın ve Dinin, s. 39-40.)”

İşte buradan dönüp Yunus Emre şiirleri üzerinden kendiliğimizi düşünmek vakti gelmiş demektir. Kendi milli çerçevesi, ana dilinin pınarından kaynayan sözcüklerle insanının dâhilinde yer alan ve insanlığa kendini Türkçe düşündüren esasa gelip orada kalıyoruz: Bu tılsımı bağlayan Türlü dilde söyleyen Yöre göğe sığmayan Sığmuşda bir can içinde
Çok aradım özledim Yeri göğü aradım Çok aradım bulamadım Buldum insan içinde. İşte tüm bu sözler üzerinden kendiliğini düşünen için sözüyle, ahengiyle ve manasıyla bir heyecan ve atılımın insanlık duygusuna bağlanan milli sözü. Kendini arayan, varoluşunun düşünen insanın yüzleşmesi gerekenlerden biri de toplum ve insanlık içinden kendine bakarak ödevlerine ve heyecanlarına dâhil ve dair olmaktır. Doğanın onu kendine yabancı kıldığı ya da yabancılığından çıkmasına yol açan imkânları üzerinden kendini bilme, biçimlendirme ve bütünlüğe kavuşma bir büyük ruh ikliminde dinlenen bir müzikle varlıktan var olana dönmek demek olacaktır.

İnsan önce mekanikleşti şimdi de sanallaşırken kendiliğimize ferdiyetin toplum içinde erdemlerle bezenmesiyle bizi insanlığın manasına taşıyacak o yerden baktıran kültürümüzle düşünmek gelecek için geçmişi değerli kılacaktır. Müzik ve sanat var oldukça küresel yoksunlaşma surda delik açamayacaktır.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

Alain Corbin: Sessizliğin Tarihi/ Rönesans’tan Günümüze

GULAN ZAMANI MİSAFİRİ: SEZAİ KARAKOÇ

Wittgenstein: “Bir Garip Filozof” II

AMBROSİA (Sonsuz Yaşam Peteği)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.