Dört Yıllık Bir Seyir: FALL/DÜŞÜŞ (2006)

Mekânlarının çekimleri 4 yıl sürmüş bir film düşünün[1]. Hintli bir yönetmen –Tarsem Singh– elinde görsel bir özgünlük heykeli… Dünya çapında sadece üç buçuk dolar geliri ile popüler kültür açısından en az sanatsallığı kadar muazzam bir hayal kırıklığı. Mekânları arasında Ayasofya olmasına rağmen Türkiye‘de gösterime bile girememiş bir başyapıt. Filmin içinde geçen en iç parçalayıcı repliği ile “Ne olur ölmesin, yaşamasına izin ver!” diyeceğiniz bir fantastik kurgu.

Aslında 1981’de yapılan Bulgar Filmi Yo Ho Ho’nun senaryosundan yola çıkılarak çekilen film ilk kez 2006’da Toronto Film Festivali’nde gösterilir. Şüphesiz bir festival filmi olarak oldukça sanatsal ama bir o kadar da gişe açısından sıkıcı bulunur. Ta ki  David Fincher ve Spike Jonze filmin sinemalarda gösterimi için devreye girene dek ki bu da yaklaşık iki seneyi bulur. Eleştirmenler filmi oldukça olumlu karşılarken yine de hak ettiği üne hiç bir zaman kavuşamaz.

Filmin orijinal adı olan Fall kelimesi Türkçe’ye “Düşüş” şeklinde çevrilebileceği gibi ki filmdeki karakterlerin durumları ismin bu şekilde çevrilmesinde etkilidir, “Sonbahar” şeklinde de çevrilebilir. Hatta çevrilmelidir. Bunu filmi izledikten sonra idrak etmek şüphesiz çok daha mümkün olacaktır.

Bazı filmlerin giriş bölümleri o filmin tamamının önüne geçer. Saving Private Ryan / Er Ryan’ı Kurtarmak bu konuda en akla gelen örneklerden biridir şüphesiz. Fall’ın da girişi başlı başına kült bir film gibi. Beethoven’ın 7. Senfonisi’nin çok az filme bu denli oturduğu söylemek bir abartı olmaz. Ama aynı giriş alışmamış zihinler için filme dair büyük bir korku da yaratır. Yine de filmin bu kısmını yönetmenin hiç bir özel efekt kullanmadan tüm filmi çektiği gerçeğini unutmadan izleyin derim.

“Festival filmleri yavaş ilerler, gridir, diyalogsuzdur!” gibi ön yargıların aksine Fall görsel bir şölen. Belki de eline bir kalem kâğıt alarak izlemek gerekli, detaylardan kopmamak adına. Bir çocuğun saflığının üzerine bu denli derin ve geçişli bir senaryo inşa etmek büyük risk olsa da Singh büyük bir mucizeye imza atmış. Bu noktada arada sırada yorulup filmi durdurdu iseniz inanın sizi kimse ayıplamaz. Hatta anlamakta zorlanıyorsanız bile.

Filmin 1920’lerin Los Angeles’ında geçtiğine bile zihin uzun süre izin vermez. Çocuk oyuncu Catinca Untaru filmi öyle bir Hint mistisizmine bular ki bir ABD filmi izlediğinizi kabullenemezsiniz.

Filmin katmanlarını ayırabilmek ve tümevarabilmek adına ciddi bir enerji harcamak ve bunu yaparken tüketime alışmış beyinlerinizi zinde tutmak çok zor olacak. Eğer kolayına kaçıp, “Bu nasıl film Allah aşkına!” dememişseniz ve halen izliyorsanız Fen Shui, Turuncu ve Sonbahar ilişkisini çözmeye başlayın o zaman. Bu da size eleştirmen güzelliği olsun. Bu spoiler değil, bunu sadece bir ip ucu olarak kabul edin.

Filmde Charles Darwin, Salvador Dali, Büyük İskender gibi tarihi karakterlere yapılan atıflar ile simgeler arasındaki ilişki bir noktadan sonra cahilliğinizi kabul etmekle, Google’a sığınmak arasında bir tercihi önünüze koyar. Kaldı ki ana karakter Alexandria’nın her korktuğunda tekrar ettiği, “Gugli Gugli, go away!” tekerlemesindeki “Gugli” kelimesinin de Google’ı işaret ettiğini düşünenler azımsanmayacak sayıdadır.

Filmi izlerken ortaya çıkan en çekilmez ve yorucu his ise gördüklerinizin Roy’un anlattıkları mı yoksa Alexandria’nın zihnindeki yansımaları mı olduğuna dair yaşadığınız kararsızlık. Filmi bir masala dönüştüren algısal yön de işte tam burada devreye girer. Bir yetişkinin (Roy) kendiyle muhasebesinin, bir çocuğun zihnindeki masalsı yansıması hangi sanatsal bakışla bu denli renkli ve ayrıntılı olarak sunulabilir ki?

Fall gibi filimler ortası olmayan filimler. Ya abartının absürtlüğe değdiği noktayı bir gereksizlik ya da maksadı aşan sıkıcı bir sanatsal vurgu olarak görürsünüz ya da Tim Burton’a gösterdiğiniz hoşgörü ve hayranlığı bu filme de gösterirsiniz. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki Fall’a dair yazılanları okuduğunuzda önünüze yığılan felsefik, ontolojik analizler, sinemanın öncelikli değerini yansıtan ve bu filmin ana unsuru olan görselliğin yerini, bir kitap okuması ya da klasik entelektüel tatmin savaşına bırakmasına sebep olur. Filme mesafeli duruş ve sıkıcılık yaftasının vurulma sebebi de bizce budur.

Bu film sadece Catinca Untaru’nun ve tabii ki yatağa bağlı bir oyunculuk sergilemesine rağmen Lee Pace’in oyunculukları ve uyumları için bile izlenebilir. Eğer filmi tamamlamak ve bittiğinde boş boş etrafınıza bakmak istemiyorsanız yapacağınız en akıllıca şey gece ve yalnız izlemeniz olacaktır.

 

[1] Valkenberg Hastanesi, Cape Town, ney Afrika, “Dead Vlei”, Nabib Çölü, Namibya, Jantar Mantar Labirenti, Jaipur, Charles Köprüsü, Prag, Çek Cumhuriyeti, Butterfly Reef(Kelebek Kayalığı), Fiji, Sumatra Adası, Andaman Adaları, Hindistan, Pangong Gölü, Ladakh, Hindistan, Buland Darwaza, Fatehpur Sikri Sarayı, Uttar Pradeş, Hindistan, Agra, Manyetik Tepe, Ladakh, India, Lamayuru yakınında Ay manzarası, Hindistan, Bali, Chand Baori, Abhaneri Köyü, Rajastan, Jodhpur, the Blue City, Rajastan, Umaid Bhawan Palace Lobisi, Jodhpur, Rajastan, Taç Mahal, Hindistan, Capitoline Tepesi, Colosseum, Roma, İtalya, Hadrian Villası, Tivoli, İtalya, Aya Sofya, İstanbul, Türkiye, İlk Özgürlük Heykeli, Jardin du Luxembourg Bahçesi, Paris, Fransa

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Just Mercy (Sadece Merhamet)

Kendi Doğumunu Gerçekleştir

War Horse: Bir Dostun Gözünden

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.