BİR ÇEŞİT LÂNET

Size de olur mu bilmiyorum. Hani bazen geçmişe bugününüzden baktığınızda yaşamış olduğunuz bazı şeyleri gerçekten yaşamış olamayacağınızı düşünür, sanki tuhaf bir filmin başrol oyuncusu olduğunuz hissine kapılır ve “Nasıl oldu da bunlar başıma geldi!” diye hayıflanırsınız ya işte, ne zaman hatırlasam, size bahsedeceğim olaylar örgüsü tam da böyle bir duyguyu yaşatır bana.

Önce en başa gidelim…

Mutfakla yani “Yemek yapma” işleminin gerçekleştiği tarafıyla hiç ilgim olmadı. Bir türlü sevemedim yemek yapmayı; pasta-börek yapmayı da zira. Bana zaman kaybı gibi geliyordu. “Kitap okumak, gezmek, kaliteli film izlemek varken kim saatlerce mutfakta zaman harcamak ister ki!” diye düşünürdüm.  Çok fazla emek gerektirmeyen, çok az yiyecekle sağlıklı bir şekilde hayatta kalıp çok daha fonksiyonel olabilecekken, mutfağı ve dolayısıyla mideyi bu kadar çok merkeze alarak yaşamak, fazlaca akıl kârı değildi benim için. Bazı Suriyeli, Türk ve Uygur Türklerinden olan  arkadaşlarım da bundan çok şikâyet ederdi. Örneğin, “Yaşamak için yemek yerine, yemek için yaşamak!” zorunda bırakıldıklarından dem vururlardı. Kendilerinden her daim dört başı mâmur sofra beklentisi içinde olan eşlerinin isteklerine yetişebilmek için mutfakta harcadıkları zamanın haddi hesabı yoktu çünkü. Ama yine de kendilerine biçilen rolü harfiyle yerine getiriyorlardı. Bu, kendilerinden vazgeçmek anlamına gelse bile! Ve böyle böyle koca bir ömür geçip gidiyordu. Hem de çoğu zaman bir çift takdir sözü duymadan. Verilen emeğe ve zamana saygı bildiren bir jest görmeden. Bilirsiniz, hayatın kanunları hukukî değildir her zaman, bu da o durumlardan biri işte! Belki zamanla önceliklerin sırası değişir ve insanların saygı anlayışı derinleşir diyerek hikâyemize devam edelim.

Hayat tüm beklentilerin tersine, siz bazı şeyleri planlarken, çoğu zaman başınıza gelenlerin girdabına bırakıverir sizi. Hazırlıksız yakalanırsınız.  Orada ve o anda çözüm üretmek zorunda kalırsınız. İşte böyle bir zamanda ben de kendimi Kanada’nın Kelowna şehrinde ıspanaklı Kürt poğaçası, (tarifini bir Diyarbakırlı can dostumdan almıştım) peynirli ve patatesli poğaça, mercimek köftesi, baklava, kandil simidi ve elmalı pasta satarken buldum. Mutfakla hiç arası olmayan Fatma, artık mutfaktan çıkamaz olmuştu. Ailemin ekonomisine katkıda bulunmam gerekiyordu çünkü. Çocuklarımı yuvaya bırakmadan yapabileceğim tek iş; farklı etnik kökenden olan yiyeceklere olan rağbetin çok olduğu ancak böyle bir işle mümkündü. Ve işte esas hikâye o zaman başladı.

İlk önce size yiyeceklerimi satışa sunduğum “Farmer’s Market” adı verilen bu mecranın nasıl bir işleyişe sahip olduğundan bahsetmek istiyorum.

Alışveriş merkezlerinin idare edildiği bir merkezi olur, işte bu marketlerin de böyle idaresinin yapıldığı bir merkezi vardır. Satmak istediğiniz ürünlerin sağlık standartlarına uygun olduğunu ispat eden, sağlık bakanlığından alınmış onay belgesi olmadan bu yerlerde satış yapamazsınız.  Ayrıca, satış sırasında gereken hijyen ve sağlık koşullarına uygun  şartların sağlanmasından da siz sorumlusunuzdur. Örneğin, ben bozulabilme ihtimali olan yiyeceklerimi, “Cooler” denilen, ısıyı belli bir ayarda tutan büyük saklama kutularında muhafaza etmek zorundaydım. Bir diğer önemli kural da müşterileri bağırarak tezgâhınıza çağırmak yasaktır. Bu marketlerde; organik sebze ve meyve tezgahlarından tutun da, kitapçılara, süs eşyası satanlara, masaj ve fizyoterapi hizmeti veren çadırlara, seramik sanat eserlerinin sergilendiği tezgâhlara kadar envai çeşit ürünler bulunur. Marketler sabah sekizden öğlen bire kadar açıktır. Ne bir dakika önce açılır, ne de bir dakika sonra kapanır. Tam saat birde satışlar durur. Satıcı olarak buradan yer alabilmek için, gün ağarmadan sabah en geç üç sularında sıraya girmeniz gerekir. Yoksa yer bulamazsınız. Bir gün bu benim başıma geldi. Yaptığım yiyecekler elimde kalmasın diye, daha iki hafta önce almış olduğum ehliyetle, -o zaman navigasyon aleti de yoktu henüz-benzinciden almış olduğum harita elimde, bir başka şehre gitmiştim. Uçurumların kenarından araba süre süre hem de!

Şimdi düşünüyorum da, biraz “Deli” olmak bir nimetmiş meğer. Risk almak sonra… Çünkü bu kararım daha sonra o kadar çok işime yaramıştı ki! Para kazanma hırsından başka bir şeydi bu ama. Talihsizliğe prim vermemek, vazgeçmemek demekti bir yerde. Var olan durumu, meşru yollardan lehe çevirmekti.

Çok kısa sürede yiyeceklerim inanılmaz rağbet görmüştü. Tezgâhın önünde uzun bir kuyruk oluyordu adeta. Dükkânımın adını “Turkish and Kurdish Food” koymuştum. Türk ve Kürt isimlerinin böylesine “Kardeşçe” yan yana gelmesini görmek hoşuma gidiyordu çünkü. Hem aynı kültür havasından gelen bu iki kadim halkın yiyecek alışkanlıkları çok da fazla farklı değildi ki zaten. Ispanaklı Kürt poğaçası en çok satanlar arasındaydı örneğin. Ama bana “Baklava Lady” ismi takıldı zamanla. Bunları yazarken gülümsüyorum bir taraftan. Nereden nereye diyorum. Bir kek yapmaya bile üşenen ben, baklava yapıp satıyordum. Hatta toplu sipariş bile alıyordum. Keyfim yerindeydi. Ta ki eşi işten çıkarılmış, dört çocuklu Faslı bir arkadaşıma, dükkânımın tüm imkânlarını seferber edip, onun içinde bulunduğu maddi sıkıntılarını gidermek iyi niyetimin suistimal edilmesine kadar.

Hikâyenin bu kısmını yazmaya başlarken içimi derin bir hüzün kapladı. Hırsın bir insana neler yaptırabildiğine şahit olmuştum çünkü. Fütursuzca sarf edilen yalanların, dalaverelerin içinde bulmuştum kendimi sonra. İnsanın o en iğrenç yönleriyle karşı karşıya bırakılmıştım. Hazırlıksız bir şekilde hem de. Hiç beklemediğim bir şeydi bu. Hem de hiç. Şu an yüzümün aldığı şekli görmenizi isterdim. Allah’ın sevgisini, saygısını kaybetmekten kaynaklanan bir endişe ile yaşaması gereken, tesettüründe, namazında niyazında olan bir kadın, aksi kararlarlar alarak hareket ediyordu. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu; paradan başka!

Her şerde bir hayr vardır. Benim bu insandan öğrendiğim tek ve en önemli ders; şartlar nasıl olursa olsun, asla ve asla, öyle bir insan olmamam gerektiği dersiydi. Olay şöyle gerçekleşti:

Durumları daha fazla kötüleşmeden, en azından eşi bir iş bulana kadar (diyelim ki bu kişinin adı Zeynep olsun) Zeynep’e benim dükkânın ismini kullanabileceğini söyledim. Hatta sahip olduğum tüm tezgâh için gerekli olan( çadır, masa, sunum aparatları, sağlık bakanlığından aldığım izin belgem vs.)malzemeleri de herhangi bir ücret beklemeksizin kullanabileceğini teklif ettim. (Öyle ki, yapmayı bilmediği Türk ve Kürt yiyeceklerini ona öğretebilmek için zamanımı ve emeğimi verdim.) Yani bir nevi bir başka şehirde şube açmış olacaktım. Ama bunun karşılığında Zeynep’ten hiçbir maddi beklentim yoktu. Ondan tek bir isteğim vardı, o da sağlık bakanlığının onaylamış olduğu yiyecek listesinin dışında herhangi bir yiyecek satmamasıydı. Tek bir istek! Eğer bunu yaparsa satış ehliyetim elimden alınabilirdi. Ve ağır cezalar ödeyebilirdim. En büyük ceza da anlaşmayı bozduğum için bir daha böyle bir izin belgesi alma şansım olmamasıydı. Bunları tek tek ona da açıkladım. Burada, bu tarz işler ciddiyetle takip ediliyor çünkü. Araya birini koymanız ya da rüşvet vermeniz söz konusu değil. Olsa da ben böyle gayri meşru yöntemlere tenezzül etmem zaten. Neyse. Zeynep daha fazla para kazanabilmek için, bana haber bile vermeden satış yaptığı şehirde Fas yiyecekleri de satmaya başlamış. Bana haber verse, en azından satmak istediği yiyecekler için de izin alabilirdik belki. Ama o bunu bile yapmadı. Ancak çok geçmeden, bir şekilde bu yaptığı ortaya çıktı. Sonrasında ona ilk söylediğim sözler şunlar oldu,  “Kendinle nasıl yaşayabiliyorsun? Sen ne yaptın biliyor musun? İnsana dair güvenimi yerle bir ettin. Bir insanın nasıl alçalabileceğini gösterdin bana. Değdi mi kazandığın üç kuruş extra paraya? Arkamdan iş çevirirken hiç mi vicdanın sızlamadı? Hadi beni gözden çıkardın, inandığın Allah’tan da mı hiç çekinmedin!”

Vere vere verdiği cevap, bir özür bile dilemeden şu oldu, “Para olmadan yaşamın da anlamı yok!” Ki bu aile açlık sınırında yaşamıyordu. Müstakil evleri vardı. Güzel de bir arabaları sonra. Satış yaptığı market yöneticisi ile görüştüm hemen. Olan biteni anlattım. Ve bir daha benim adımı kullanarak bu kadına yer vermemesini rica ettim. Olanlar için çok üzüldüğünü söyledi. Ve uyarımı memnuniyetle yerine getireceğini de ekledi. Ona bunları anlatırken nasıl utandığımı bir ben, bir de Allah bilir. Ahlâk abidesi olması gereken biz Müslümanlar ne hallere düşmüştük çünkü.

Bu olaydan sonra, insanlarla arama ciddi bir mesafe koydum. “Acaba” kelimesi zihnimde uğuldadı durdu uzun bir süre. Bunu aşmak için çok çabaladım. Ama her seferinde insana olan güvenimi ortadan kaldıracak başka insanlar girdi hayatıma. Sanırım bu bir çeşit lânet. Ölünceye kadar da peşimi bırakmayacak cinsten bir lanet hem de!

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

5 thoughts on “BİR ÇEŞİT LÂNET”

  1. Sevgili Fatma, yaşadıklarını, duygularını çok güzel ifade etmişsin. Sağ olasın.
    Ancak maalesef yalnız değilsin. Yalnız değiliz ama yalnızız. Çünkü az’ız.
    Veya diğerleri tarafından kesin biraz saf’ta görülüyor olabiliriz.
    Neyse. İyiki yazmışsın. Kalemine sağlık 💐🍀

    1. Sağ ol Huriyecim. Sanırım bu hikayede her birimiz kendimizden birşeyler bulduk. Kimbilir daha başka ne gibi hikayelere daha maruz kalacağız. Ama şurası bir gerçek ki; insan olmak ve kalabilmek emek istiyor. Ve maalesef herkes bunu yeterince kalpten istemiyor. İnşallah bu zamanla değişir.

      Saf görünmeyi, kibirli ve kötüyü önceleyen birisi olarak görünmeye tercih ederim. Ki son tahlilde , önemli olan bizim kendimizi nasıl gördüğümüzdür.

      Güzel sözlerin için çok teşekkür ederim canım.🌿

  2. Tüm insanları aynı kefeye koyarak yaşamak çok savunmasız bir yaşam biçimi. Bunu yaptığımızda kafamıza vura vura öğretiyor hayat herkesin bir olmadığını…

  3. Fatma Hanım, hikayenizi nir solukta okudum. Yaşadığınız şeyler hem ibret verici hem de bir kadın olarak sizin yaşam mücadeleniz gurur verici.

    Beni endişelendiren “Acaba ben de başka bir bana güvenen kimseyi hayal kırıklığına uğrattım mı?” sorusu oldu. Bundan sonra sık sık bu soruyu kendime soracağım dilerim cevabım “Hayır elhamdülillah!” olur.

  4. Sağ ol Huriyecim. Sanırım bu hikayede her birimiz kendimizden birşeyler bulduk. Kimbilir daha başka ne gibi hikayelere daha maruz kalacağız. Ama şurası bir gerçek ki; insan olmak ve kalabilmek emek istiyor. Ve maalesef herkes bunu yeterince kalpten istemiyor. İnşallah bu zamanla değişir.

    Saf görünmeyi, kibirli ve kötüyü önceleyen birisi olarak görünmeye tercih ederim. Ki son tahlilde , önemli olan bizim kendimizi nasıl gördüğümüzdür.

    Güzel sözlerin için çok teşekkür ederim canım.🌿

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.