Anne

Anne, kötü insanlar nereden geliyor?

Çocuklar ne kadar masumsa;  büyükler de masumluktan bir o kadar uzak. Dünyanın hali ortada çünkü. Sadece büyüklerin sözünün geçtiği dünyanın… Onlardan büyük bir kısmının yanlış seçimleri sonucu yaşanılmaz hale gelen dünyanın.

Çocuklar bizim enkaza çevirdiğimiz böyle bir dünyada yaşamak zorunda kalıyor. Dört yaşındaki oğlum Hamza da bu çocuklardan sadece biri. Bu yazıyı onun sorduğu “İnsanlar nasıl kötü olabiliyor? Kötü insanlar nasıl ve nereden geliyor?” soruları ve başımıza gelen iki olaydan hareketle yazmaya çalışacağım.

Size Kanada’dan yazıyorum. Ömrümün yarısı burada geçti. Çocuklarımız gözlerini dünyaya burada açtı. Kanada’da yaşamak bize çok şey kattıysa da bizim Kanada’ya olan katkımız da gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek. Tıpkı diğer göçmen aileler gibi. Çünkü Kanada göçmenlerden oluşan bir ülke. Haddizatında hangi ülke büyük ölçüde göçmenlerden oluşmuyor ki?  Buraya geldiğimiz ilk günden beri; eşim de ben de toplumun üreten bireyleri olarak hem ekonomiye katkıda bulunuyor; hem de aldığımız eğitimin bize kazandırdığı ufukla sosyal ilişkilerimizi olması gerektiği gibi yönetebiliyoruz. Sorumluluk sahibi  vatandaşlar olarak vergimizi veriyor; ülkeye zarar verebilecek herhangi bir düşünce ve eylem içerisinde bulunmuyoruz.

Neden bunların altını çizme ihtiyacı hissettiğime gelince;

Çünkü geçenlerde, yirmi bir yılımı verdiğim bu ülkede ilk kez biri dört diğeri dokuz yaşında olan çocuklarımla birlikte ırkçılığa maruz kaldık da o yüzden.

Olay şöyle gerçekleşti:

Hamza’nın arabalara olan ilgisinden dolayı onu “Kamyon ve Araba Müzesi” ne götürmek istedim. Son yüzyılın kamyonlarını ve arabalarını sergiledikleri bir müze buldum. Müzeye giriş ücretsizdi ancak bağış kabul ediyorlardı. Girişte yetmişlerinde olduğunu tahmin ettiğim beyaz bir Kanadalı oturuyordu. Bir defter açmışlar, oraya nerede oturduğunuzu yazıyorsunuz. Ben bunu yaparken bana nereli olduğumu sordu. Ben de bana bakışından, beni süzmesinden rahatsız olduğum için “Surrey” liyim, dedim. Türkiye’den olduğumu söylemedim. Bağış yapmak istediğimi söyledim. Ancak üzerimde sıcak para yoktu. Kartla ödeme yapıp yapamayacağımı sordum. Maalesef yapamıyordum. Ama buraya sık sık geleceğimi, bir dahaki sefere mutlaka sıcak parayla gelmeyi ihmal etmeyeceğimi söyledim. Müzeyi dolaşmaya başladık. Duvarda bir yazı vardı. Aynen şöyle yazıyordu ; ” İstediğiniz arabanın içine bir görevliye sorduktan sonra girebilir; yakından inceleyebilirsiniz”. Bunun üzerine ben de bir başka görevliden izin alarak 45 model bir taksinin içine çocukların girmesine izin verdim. Ve işte orada kötülük sahne aldı. Bana nereli olduğumu soran adam hışımla taksinin kapısını açtı ve yüksek sesle çocukların dışarı çıkmasını istedi. Bense neler oluyor daha anlamadan kendimi adamla tartışırken buldum.

“Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu kabalığınızın sebebi ne? Biz yanlış hiçbir şey yapmadık. Duvardaki yazı üzerine bir görevliden izin aldım ve öylelikle arabanın içine aldım çocukları. (Bahsi geçen görevli de oradaydı ve öylece izliyordu olan biteni. Hiç bir söz etmeden.)”

Ben böyle der demez başladı yüksek sesle ve son derece kaba el kol hareketleri ile kabalığının sebebini kusmaya;

“Çocuklar kendilerine zarar verebilir. Düşebilirler. Siz o yazıyı yanlış anlamışsınız.(!)”

Kulaklarına inanamayan ben şunları söyledim ve çocukları da alarak hışımla oradan ayrıldım;

“Çocuklar bebek değil ki düşsünler. Ki ben sürekli onların yanındayım. Ayrıca böylesine küçük bir arabanın neresinden nasıl düşebilirler ki? Yazının da yanlış anlaşılacak hiçbir yanı yok. Gayet açık ve net. Sahip olduğum İngilizcemin çok altında bir dille yazılmış üstelik. Sizi bu davranışınızdan dolayı kınıyorum.”

Bunun üzerine biz kapıya doğru yönelirken; pişkin pişkin ve alaycı bir şekilde bir de demez mi ” Yine bekleriz” diye.  “Siz burada olduğunuz sürece bir daha asla buraya gelmeyeceğiz” diyerek oradan ayrıldık tabii.

Çocuklar ne olup bittiğini anlamakta zorlandılar haliyle. Onlara durumu şöyle izah etmeye çalıştım: Bazı insanlar vardır;  zannederler ki,  bir ülkenin topraklarına doğmuş olmakla o toprakların sahibi olduklarını düşünürler. Ve başkalarıyla paylaşmak istemezler.

Onların kötü, değersiz hatta ülkenin geleceği için tehdit olduğunu düşünürler.( Dokuz yaşındaki kızım bu sözleri gayet rahat anladı ama dört yaşındaki oğluma onun anlayacağı seviyede sadece kötülük üzerinden, daha basit cümlelerle meseleyi açıklamaya çalıştım.) Ve sonunda Hamza’ya şunları söyledim: İnsanların nasıl kötü olabildiğini gördün mü? Kötü davranmayı seçmek ya da seçmemek bize bağlı. O adam kötü olmayı seçti ve bizi üzdü. Buna hakkı yoktu. Oradan ayrıldığımız için üzülme. Ben seni götürecek başka bir müze bulurum. Böyle kötü insanlar dünyanın en güzel müzesine bile sahip olsalar, biz yine de kötülerin bulunduğu hiçbir yere gitmeyiz. Çünkü bize kötülük yapmalarına izin vermek istemeyiz.

Günümüzün bu kısmından geriye kalan; bir kaç fotoğraf ve zihinlerimize kazınan öfkeli, kaba, yaşlı bir adamın çirkin davranışı oldu.

Bu çirkin olayın günümüzün diğer kısmını mahvetmesine izin vermeyecektik tabii ki. Her şeyi unutabilmek daha güzel anılar inşa edebilmek için; çocuk parkına gittik. Orada beyaz Kanadalı bir babaanne ve dede ile tanıştık. Babaanne torunuyla oynarken biz de ayaküstü dedeyle muhabbete daldık.

Muhabbetin sonlarına doğru öğrendim ki, kendisi Hıristiyanlara hizmet veren bir okulda müdürlük yapmış. Eşi de öğretmenlik. Emekliliğinden sonra da evsiz gençler için sosyal projeler gerçekleştirmiş. Pek çok gence  umut olmuş. Geleceklerini kazanmalarında büyük rol oynamış. Ancak bunları söylerken öyle mütevazı bir tonla konuşuyordu ki. Sanki karşınızda bir derviş varmış gibi hissediyordunuz.

Sabah yaşadığımız o çirkin olayı anlattım onlara. Böyle bir şeye maruz kaldığımız için çok üzüldüler. Sonra, konu konuyu açtı. Orta Doğu’ya dair izlenimlerinden bahsetti. Al-Jazeera ‘yi takip ettiğini ekledi. Ben kendi düşüncelerimi açıklamaya çalıştım. Ona şunu sordum; “Kanada’nın geçmişteki hatalarına rağmen (yerli halka yapılan zulümler örneğin) bugün işleyen düzgün bir ekonomisini, siyaset kurumunu, hukuk, eğitim ve sağlık alanlarındaki işlevselliğini neye bağlıyorsunuz?”

Çok güzel bir soru olduğunu söyledi. Ve üzerinde daha önce hiç ayrıntılı bir şekilde düşünmediğini de ekledi ve dedi ki; “Sanırım biz sahip olduğumuz bunca olumlu şeyi öyle kanıksamışız ki; hiç bozulmayacak sanıyoruz. Hâlbuki insan eliyle olan şeyler eğer gereken özen gösterilmezse bozulmaya mahkûmdur. Bu bağlamda sanırım en büyük faktör; halkla bütünleşebilen ama çok ciddi vizyon sahibi, gerçekçi, adil liderlerin ülkenin kurulmasında etkin rol almış olmalarıdır, diyebilirim. Tüm eksikliklere rağmen yaşanabilir bir ülkenin var olmasında ülkenin sağlam temeller üzerine kurulmuş olması çok çok önemli. Başka türlü böylesine farklı kültür ve yaşayıştan olan insanların harmoni içinde var olabilmelerini nasıl açıklayabiliriz ki?”

Bu çıkarım üzerine epeyce bir fikir alışverişinde bulunduktan sonra; ilki hoş olmayan ikincisi de ruhu doyuran iki tecrübe heybemde ve zihnimde yine pek çok sorularla eve döndüm.

Sorular eşliğinde Orta Doğu’nun yaşadığı olumsuzlukları düşündüm sonra. Bu olumsuzluklara sebep olan pek çok faktör var elbette. Batı emperyalizmi de buna dâhil. Ancak bu neredeyse her şeyin başı olan  şu hakikat’i yeniden teslim etmeme engel olmadı: İnsanın doğrularının yanında sorularının da olması hayatı ve eşyayı anlama sürecinde çok önemli bir yere sahip. Hem de hiç şüphesiz. Sizi “kesin inançlılığın” o uçsuz bucaksız çıkmazına girmekten beri tutabiliyor zira. Doğru sorular doğru cevaplara imkân veriyor çünkü. Belki de bizim Orta Doğulular olarak en büyük eksikliklerimizden biri de bu: Eleştirel düşünce yoksunluğundan kaynaklanan analitik muhayyile eksikliği. Bu noktada; sözlerimizi Aliya İzzet Begoviç’in şu sözleriyle taçlandırıp bitirelim;

“Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur”

 

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.