Siste Yürümek

Varış noktası belli olan bir yolculuğun içine doğduk hepimiz. Yaşadığımız sürece bitmeyen, vardığımızı sandığımız her varışın, başka bir yolculuğun başlangıcına evrildiği yolculuklar silsilesidir hayatlarımız. Özlemlerimizin, beklentilerimizin, düşlerimizin ya da mevcut gerçekliğimizin şekillendirdiği bize has tek ve biricik serüvenimiz.

Paulo Coelho’nun “Simyacı” adlı eserinde, “Kişisel Menkıbe” olarak geçen durum; kişinin yola çıkma, yolda olma hikayesi, birçok sanat eserinin konusunu teşkil ediyor. Gılgamış, Odysseia destanlarından Sufi geleneğe; aslolanın varış değil yolculuk olduğunu ve insanı bir noktadan diğerine taşıyacak olan şeyin bu olduğu vurgulanır.

Meşhur Simyacı hikayesinde Santiago, yanıbaşında duran hazineyi fark etmek için, (ya da bilmek için) koca bir çölü geçmek, hiç bilmediği insanları tanımak, bilmediği diyarların havasını solumak, suyundan içmek zorundadır.

Yönetmen Angelopoulos’un Ulysses’in Bakışı(1995) filmini Simyacı hikayesinden yola çıkarak izlersek eğer benzer hikayeyi filmde de yakalamak mümkün.(Gerçi yönetmen Angelopoulos Odysseia’nın yolculuğundan esinlendiğini söyler.) Yönetmen A. (senaryoda A. olarak geçiyor.) Simyacı’da geçen Santiago’nun bir hazinenin peşine düşmesi gibi, Manaki kardeşlerin Balkan coğrafyasını bir uçtan bir uca kayıt altına alırken kaybettikleri üç ruloluk sinema çekiminin peşine düşer. Keşfedilecek pek de bir şeyin kalmadığı bir çağda bu üç rulo bir yönetmen için ne ifade eder varın siz düşünün. Hala keşfedilmemiş bir şeylerin olduğu, diğer bir ifadeyle saklı bir hazine, gün yüzüne çıkmayı bekleyen bir bakış. Yönetmen A’nın ifadesiyle ilk bakış, kaybolmuş bir bakış, kaybolmuş bir masumiyet.

“Sonum başlangıcım aslında”

Manaki kardeşler yüzyılın basında edindikleri bir kamerayla Balkan coğrafyasını bir uçtan bir uca gezerek din, milliyet, ırk ayrımı yapmaksızın kayıt altına alırlar. Dönemin hakim ideolojisi, konjonktür gereği burada yaşayan halkların farklılıkları üzerine inşa edilmişken, Manaki kardeşlerin bakışı benzerlikler üzerine kuruludur. Sonraki yılların getirdiği karmaşa ve savaş yılları bu topraklarda güzel olan ne varsa alıp götürmüştür. Belirsizlik, yabancılaşma, yersizlik, yurtsuzluk, göçler ve yıkımlarla yüz yüze gelmiş sisler içinde bir coğrafa… (Farklılıklarıyla zengin, iç içe, ortaklaşa meydana getirilmiş koca bir kültür yok olmuştur.)

Filmin ilk bölümünde Yönetmen A, yollarda nereden geldikleri ve nereye gittikleri belli olmayan, dağlara doğru ümitle bakan, bulundukları yerde çakılı kalmış insanlara hayretle bakar. Bu insanların, geçmişin o ihtişamlı günlerine özlem duyan, yaşadıkları yerlere yabancılaşmış belki de göçe zorlanan, ne gidebilen ne de kalabilen bölge halkını temsil ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Angelopoulos oldukça özgün, şiirsel bir anlatımı olan, bu anlamda hakim sinema dilinden oldukça ayrışan bir yönetmen. Çağdaş sinema dilinin, izleyiciye düşünme payı vermeyen, ne düşünmeleri gerektiğini hazır olarak sunan yapısını reddeder ve bunun aksine uzun sekanslar, imgeler ve sembollerle izleyicinin anlam katmanlarında gezmesine olanak sağlar. Çağdaş sinema dilinin tek anlamlılığını ya da anlam bütünlüğünü bozar. Çoklu anlam katmanları oluşturur. Çıktığı yolculuğa bir anlamda izleyiciyi de katmış olur. Bazı kavramların da genel anlamı değişmiştir filmde. Mesela sisli manzaralar insanların üzerinde genel anlamda belirsizlik, karamsarlık hisleri uyandırır ya… Filmde anlam ters yüz olur. Sis, Saraybosna’da keskin nişancıların ve savaş uçaklarının görüş açısını kapattığı için kente geçici de olsa sulh ve huzur ortamı getirir. Sarajevo Sinematekini korumaya çalışan İvo Levi sisle ilgili şu çarpıcı ifadeleri kullanır:

“Bu şehirde insanın en iyi dostu sistir. Burada sisli günler bayram gibidir”

Sisin insanda negatif etki uyandıran anlamı, şehrin içinde bulunduğu şartlar gereği anlam değişimine uğrar. Sisi bir metafor olarak düşünürsek, ardımızı ve ötemizi görmemizi engelleyen bir durum yaratır. Bunu anda kalma olarak da yorumlayabiliriz. Insan, geçmiş ve gelecek arasındaki o dar alanda ânı yaşar. Sis bu anlamda ânı simgeler. İnsanlar geçmişin elemlerinden ve geleceğin kaygılarından sıyrılabilir. Öldürülme korkusuyla sokağa çıkamayan insanların sisle beraber bir bayram yerine dönüştürdükleri sokaklar bana bunları düşündürdü.

Angelopoulos’un anlatım gücü o kadar etkili ve özgün ki, Balkan coğrafyasının beş yılını(1945-50 arası) tek bir dans sekansıyla anlatır. Sekansı geriye sarıp tekrar tekrar hayranlıkla izledim.

Filmin, üzerinde en çok konuşulan bölümü ise parçalanmış koca Lenin heykelinin bir cenaze törenini andıran kısmıdır. Parçalara ayrılmış Lenin heykelinin bir mavnaya yüklenerek Tuna nehri üzerinde Balkanları dolaşması Sosyalizm mitinin çöküşü olarak yorumlanabilecek çarpıcı bir anlatım. Sözlerle anlatmaya ne hacet! Üzerine sayfalarca yorum yapılabilecek bir sekans Eleni Karaindru’nun eşsiz müziğiyle insanı derinden etkileyen bir anlatıma dönüşüyor. Neredeyse Lenin’in ardından hüzünlereceği geliyor insanın. Angelopoulos’un bu sekansla, Sosyalizm düşüncesine, yaşadığı coğrafya ile beraber bir zamanlar inandığı fakat miadını doldurmuş bir düş olarak bir cenaze töreniyle bu düşe veda ettiğini söyleyebiliriz. Bu vedayla beraber yönetmen A’nın yolu karmaşa ve kaosun ayyuka çıktığı Saraybosna topraklarına düşüyor. A’nın hem fiili hem içsel yolculuğu Saraybosna’da aradığı üç bobine ulaşıp izlemesiyle son buluyor. İzledikten sonra perdeye bakarak izleyiciye yolculuğunun sonucunda vardığı yeri özetliyor. Aradığı şey aslında kendisiydi.

“Döndüğümde, üzerimde bir başkasının giysileri olacak. Bir başkasının adıyla çağırılacağım. Dönüşüm beklenmedik olacak ve sen o tereddütlü gözlerle bana bakıp sen o değilsin diyeceksin. Sana öyle işaretler göndereceğim ki bana inanacaksın. Sana, bahçendeki limon ağacından söz edeceğim ay ışığıyla aydınlanan küçük pencereden. Sonra vücudunda aşkın işaretlerini göreceksin. Vücudun ürperti içinde yukarıdaki odamıza çıkarken, bir kucaklaşmayla diğeri arasında, öpüşmeler arasında sana yolculuğumu anlatacağım. Bütün gece ve ardından gelen bütün geceler boyunca, bir kucaklaşmayla diğeri, aşkın iniltileri arasında sana, insanlığın bitmeyen öyküsünü anlatacağım.”

Bu hitaptan da anlıyoruz ki yönetmen A’nın bulduğu şey, bu üç bobinden ziyade aslında kendisini ve insanlığın bitmeyen öyküsünü tekrar ve tekrar anlatabilme gücünü keşfetmesi. Tıpkı Santiago’nun aradığı hazinenin aslında en başından beri yanıbaşında olduğunu keşfetmesi gibi.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.