Erlik Günü

BİRİNCİ BÂB

Otobüs son durakta durdu. Arka kapı son nefesini verircesine “tısss” sesiyle açıldı. Açılan kapıdan, ağır adımlarla, gecenin karanlığına sarılmış siyah paltosuyla bir genç indi. Birkaç adım ilerledi. Sonra birden durdu. Elini paltosunun sol cebine attı. Bir paket sigara çıkardı. İçinden bir dal sigara aldı. Kibritle sigarasını yaktı. Birkaç nefes çektikten sonra başını otobüse doğru çevirdi. Bir kadının gidişini seyir edercesine şaşkınlık ve kafasında soru işaretleri ile otobüse bakındı. Otobüsün şoför koltuğunda oturan kişi, kır saçlı, esmer tenli, kravatını hayatın sıkıcılığı ve boğuculuğuna karşı isyan edercesine gevşetmiş, sinirle karışık gülümsemesinden anlaşılan; hayatına yön verememiş ancak dört tekerlekli bir araca yön verip evine ekmek götürmek için mücadele eden bir Anadolu insanıydı. Otobüsün koltukları ise post-modern insanın kafası ve kalp odacıkları kadar bomboştu.

Sigarasından bir duman daha çekti. Daha sonra yoluna devam etmek için çaba gösterdi. Sokakta sadece sarhoşlar, evsizler, kimsesiz hayvanlar; bir de onlar kadar yalnız ve kimsesiz kalan o…

Kafasının içindeki düşünceler ve acılar ayaklarına pranga vurmuştu. Bu nedenle ağır adımlarla ilerliyordu; nereye gittiğini bilmediği bu yolda. Kafasının içi Ortadoğu kadar karışık ve kalabalıktı. Yetmiş iki milletin çığlıkları kafasının içinde yankılanıyordu. Kulakları patlayacak gibi oluyordu. Nöronlar yardımıyla beyninden kalbine sızan işgal güçlerine karşı en ufak bir müdahalede dahi bulunamıyordu. Çevresinde metrekare hesabı yer kaplayan dostane tavırlı popülasyon üyeleri onun acılarını anlamıyor ya da anlamamak için üç maymunu oynuyordu. Tıpkı “Dev Aynasındaki Kralcıkların” Ortadoğu’nun acılarını ve feryâdını görmezden geldiği gibi.

Ağır adımlarla ilerlemeye devam etti. O ilerledikçe kafasının içindeki yitesiye mücadele daha da şiddetlenerek devam ediyordu. İçeride atılan top ve mermiler en şiddetli şekilde beynine ve ruhuna tesir ediyordu. Hava iyice kararmıştı. Sokaklar ise daralmaya başladı. Nerede olduğunu anlamak için sorgulayan gözleriyle etrafına bakındı. Az ileride sokak lambasının altında yarım yamalak okuyabildiği tabelaya ilişti gözleri. Daha net okuyabilmek için ilerledi. Tabela mavi demir bir plaktan yapılmış, üzerinde beyaz boyayla, büyük harflerle “Cumhuriyet Sokağı” yazıyordu. Hafif tebessüm etti ve “Mavi umuttur.” dedi. Daralan sokakta ellerini pantolonunun cebine sokarak yürümeye devam etti. Nereye gidiyorum diye düşünmek istemiyordu. Zaten düşünmeye başlaması için kafasının içindeki arenada savaşan çetelerin beyaz bayrak çekmesi gerekiyordu. Adım attıkça baykuş sesleri artmaya ve kulağını rahatsız etmeye başladı. Etrafı çitlerle çevrili bir alana gelmişti. Burayı anımsıyordu. Anımsadıkça gözleri doluyor, acısı ve gözyaşları kalbinden kanına karışıyordu. Burası onun en büyük acısına, en aciz haline ve çırpınışlarına şahitlik eden topraklardı. Ölenler için son durak, geriye kalanlar içinse zihinsel ve fiziksel acının başladığı ilk duraktı. Suskunlar Mezarlığı…

Zifiri karanlığın arasında ilerlerken yön bulma görevini, tamamen istemsizce hareket eden ayaklarına vermişti. Acı dolu gözlerle kurumuş çalılıkların, kimsesiz tek odalı, penceresiz evlerin yanından geçiyordu. Herhangi bir korku hissetmiyordu. Ne karanlığa aldırış ediyordu ne de etraftan gelen seslere. Çünkü küçükken amcası öğretmişti ona: “Ölülerden değil, dirilerden korkmalısın!” diye.  Zaten ölüler için gece ve gündüz arasında değişen bir şey yoktu. Sonuçta hepsi bu dünyayla ilişkisini en net tavrıyla kesmiş, tarihte yapılmış en büyük göç hareketini gerçekleştirmişti. Her mezarlık o ülke sınırları içerisinde yer alan birer “Özerk Muhtarlık” idi. Dış işlerinde Diyanet İşlerine bağlı, iç işlerinde ise bağımsızdılar. Kimse onlara karışamazdı, kendilerine tahsis edilen tek odadan ibaret evlerinde çevrelerine zarar vermeden hüküm sürdükleri sürece. Belki de bunu bildiği için bir haftadan fazla uzun sürmüyordu yirmi birinci yüzyılın Homosapiensinin acısı.

Mezarlığın sonlarına doğru gelmişti. Burada evler seyrekleşiyordu. Henüz imara açılmamıştı. Muhtemelen seçim dönemini bekliyordu ölmek için gariban halk. Çıkış kapısına beş on adım kala düz bir alanda durdu. Önünde birkaç tane mezar vardı. Fakat bu birkaç mezar içerisinde sadece bir tanesi onun dikkatini çekti. Sadece bir tanesi, işte burası son durak, navigasyonun sinir bozucu ses tonuyla, “Hedefe vardınız.” dediği nokta idi. Etrafına bakındı. Kuru çalılıklar, meyve vermeyen ağaçlar… Gözünü diktiği mezarda ise daha yeni filizlenmiş mor menekşeler. Bütün evlerin lambaları ise sönüktü. Herkes inzivaya çekilmişti. Çünkü diriler kadar ölülerde iyi bilirdi ki; bir yürek kor olmuşsa, biri avaz avaz içine ağlayacaksa işte böyle bir anda sadece susmalı, üç maymunu oynayarak sükûtun altın sarısına sığınmalı idi. Aksi takdirde bilirlerdi ki ateş sadece düştüğü yeri yakmaz. Yanında yöresinde ne varsa hepsini bir parça tutuştururdu. Birazda ataları yalancı durumuna sokmamak ve kemiklerini sızlatmamak içindi bu inzivaya çekilme davranışı.

Mezarın başına geldi. Gözlerinden birkaç damla gözyaşı döküldü. Eliyle silmeye gerek duymadı. Ha kanı toprağa karışmıştı ha gözyaşı. Mezarın önünde diz çöktü. Sol elini mezarın buz tutmuş mermer köşesine yasladı. Mezar taşında yazılanları okudu:

“Ruhuna Fatiha

01.01.2001

Melike Umayzâde”

“Mezar taşlarındaki ölüm tarihleri, ölülerin bizi kaç yıldır beklediğini gösterir” cümlesini hatırladı yıllar önce okuduğu bir kitaptan. “Umarım seni çok bekletmedim anne.” dedi.  “Beni neden yalnız bıraktın adına dünya denilen bu satranç tahtasının üzerinde!” diyerek serzenişte bulundu. “Sen gittiğinden beri yönünü tayin edemeyen, her an feda edilebilecek bir piyonum bu devler arenasında!” dedi.

Ortamın kasvetine kapılarak, ilk maçına çıkan bir futbolcunun dizlerinin bağının çözülmesini hatırlatan, dilsel ve fikirsel çözülmesi başlayınca kendi kendine konuşmaya başladı:

“Acaba sen mi beni terk etmiştin yoksa ben mi seni? İşte bu bir muamma idi. İlk terk edişi dokuz ayın sonunda beni sarıp sarmaladığın kozalaktan çıkarak ben gerçekleştirmiştim. İlk ben terk etmiştim seni. İlk ben kaçmıştım senden. Her evladın ilk işlediği günahtır bu. Böylece çocuklar günahsızdır tezini de çürütmüş bulunmaktayım. Artık evlatlar annelerine keşke beni bırakmasaydın diye serzenişte bulunmamalı. Keşke ben seni ilk dokuz aydan sonra bırakmasaydım demeli. Annelere serzenişte bulunmama kanun hükmünde kararname ile güvence altına alınmalı. Suçu kendinde bulmayan evlatlar pişman olduklarını dile getirene kadar hapse atılmalı!” dedi.

Mezarlık karanlık idi. Baykuş ve köpeklerin tiz sesleri kulaklarını rahatsız ediyordu. İçi mezarlıktan da karanlık bir hal almıştı. Baş ağrısı şiddetini iyice arttırmaktaydı. Kafasının içindeki topyekûn savaş durmaksızın devam ediyordu. Vücuduna titreme geldi. Elleri, ayakları ve bedeninin çeşitli uzuvları zangır zangır titriyordu. Dizlerinin üzerine çöktü. İki eliyle mezar taşına tutundu. Gözlerini mezar taşına dikti. Baş dönmesi şiddetlendi. Kafasının içindeki savaş arenası dönüyordu. Mezar taşındaki harfler dönüyordu. Dünyası alt üst olmuş bir vaziyette dönüyordu. Sesler tepe taklak olmuş birbiriyle itişerek dönüyordu. Sözcükleri bir araya getiren harfler dönüyordu. Burnundan ince bir sızı halinde kan gelmeye başladı. Saniyeler ilerledikçe kanın akma hızı ve kalınlığı da arttı. Ne olup bittiğini anlamak için elini burnuna götürmek isterken bir elinin boşta kalması ve dengesini kaybetmesinden dolayı yere yığıldı. Kan akmaya devam etti. Karanlık, kan, ses ve yalnız ölüler…

 

İKİNCİ BÂB

Kapının koluna eline attı. İçeriye girmeden önce kapının üzerinde kısık voltajla yanan tabeladaki “Kırık Hayatlar Kıraathanesi” yazısını okudu. Derin bir nefes çekerek içeriye girdi. Kıraathanelerin kendine has sıcaklığı, kapıdan içeri girer girmez vücuduna tesir etti. Çay ocağında tüten duman, köşede yanmakta olan sobanın ateşi ve radyoda çalan Neşet Babanın “Ah Yalan Dünya” parçası ise yıllardır hayalini kurduğu Anadolu Sosyalizmini hatırlatarak ruhunu ısıttı. Radyonun hemen yanındaki masada oturan birinin rahatsız edici bakışlarla onu süzdüğünü fark etti. Bakışlarını o yöne çevirdi. Karşısında uzun saçları, jilet kaydı tıraşı ve her gün cenazesi varmışçasına giydiği siyah kıyafetleri ve elinde siyah dosyası ile Hakan Günday oturmaktaydı. İkisi göz göze gelince gülümsediler.

“Hakan Günday hee! Eğer edebiyat popüler kültüre esir edilmeseydi, yazın dünyasını mutsuz hikâyeler yazıp, ergenler üzerinden para kazanarak mutlu olan “yazarcıklar” istila etmeseydi, belki de Türk Edebiyatını Nobel’e götürebilecek tek isimdi. Günümüz edebiyat dünyasında onun yeri “Yaşarken kıymeti bilinmeyen, ancak öldükten sonra kitapları yok satacak yazarlar” için ayrılan kısımdadır.” diye söylendi içinden. Masaya doğru yöneldi. Hakan ayağa kalktı. Birbirlerine adım atarak kucaklaştılar. Masaya oturdular. Hakan G. konuşmaya başladı:

-Hoş geldin, Erce.

-Hoş bulduk abi.

-Nasılsın bakalım?

-Bozuk!

-Neyin var?

-Anlatmak istediğim, bir dağ başına çıkıp bütün insanlığa haykırmak istediğim şeyler var ama gıkım çıkmıyor.  İçime haykırıyorum avazım çıktığınca. Haykırışlarım ruhumda depremler yaratmakla birlikte kafamın içini en şiddetli şekliyle tesiri altına alıp işgal ediyor. Bazen kafamı duvarlara vuruyorum. Sırf içimdeki acı ve çırpınışı, dışarıdan gelen darbelerin acısıyla bastırmak için. Bazen de aklıma Orta Çağ da migren ağrısı tuttuğu için tabiplere gösterildikten sonra kafasının içine şeytanlar girmiş teşhisi konulduktan sonra tıbbi müdahale olarak kafası taşla ezilip -kafasının içindeki şeytanları kovmaya çalışılırken beyninin pekmezi akıtılarak- öldürülen Yunanlı Acietus geliyor. Acaba ben de kafamın içindeki şeytanları oluk oluk kızıllıklar ile toprağa akıtıp kovsam mı yoksa toprakta filizlenmesin diye kanalizasyona mı akıtsam diye düşünmüyor değilim.

Ortamı kısa süreli bir sessizlik kapladı. Tam bu sırada kasvetli ortamı dağıtmak için Hakan G. masanın köşesindeki butona basarak çay siparişi verdi. Kısa süre sonra çay ocağının arkasında rutin işleri ile uğraşmakta olan “Saye” isimli çalışan masaya doğru yönelerek, “Ne istersiniz efendim.” dedi. Hakan Günday bu soruya “İki demli çay rica ediyoruz. Ayrıca çaylar bittikçe masayı çaylayınız lütfen.” diyerek karşılık verdi.

Çaylar geldi. Karşılıklı olarak yudumlanmaya başlandı. Hakan G. elindeki siyah dosyayı masaya koydu. İçini açtı ve üzeri yazılarla dolu olan onlarca sayfa çıkardı.

-Bak Erce, Acietus’un Orta Çağda senin ise Yakın Çağda kanla yapmaya çalıştığınızı ben şimdiki zamanda kalemle yapıyorum. Ve ben bu eyleme ne şeytanları kovmak ne de beynimin pekmezini dışarıya akıtmak isimlerini veriyorum. Benim, kollarım yorulana kadar yaptığım yazma eylemine verdiğim isim “zihinsel kusma” Kafamın içini, ruhumu meşgul eden ve beni rahatsız eden ne varsa hepsini bu beyaz kâğıtlara kusuyorum. Zihnim boş bir levha haline gelene kadarda kusmaya devam edeceğim. Masanın üzerinde gördüğün her kâğıt aslında birer tabut… Üzerindeki harfler ise amel defterimin günahlar kısmıdır. İyi bir insan olmak ve iyi bir insan olarak ölmek için günahlarımı kusuyorum kâğıtlara, gömdüğüm tabutlara. Zihnimi boş bir levha haline getirip günahsızlığa erişeceğim o kutsal güne kadar kan değil, mürekkep kusacağım.

-Peki zihnin bomboş bir hale geldiğinde ne yapacaksın abi?

-Her şeyden önce odamdaki karanlığı sarı mızraklarla delik deşik edeceğim. Perdeleri açacağım, bir annenin çocuğuna kollarını açtığı gibi, güneşle birlikte her sabah ben de doğacağım. Çiçek yetiştireceğim, birlikte filizleneceğiz. Çayı şekersiz içecek, tuzu da azaltacağım. Daha sonra Nazım Hikmet, Ümit Yaşar, Orhan Veli okuyacağım. Bırakacağım Nietzsche’yi, Kant’ı, Dostoyevski’yi ve de Halid Ziya Uşaklıgil’i. Siyaset adına ne varsa hepsini bir kutuya doldurup çöpe atacağım. Nerede bir yoksul, ihtiyaç sahibi görsem yardım eli uzatacağım. Velhasıl mutlu olacağım. İnsanlığımla kucaklaşacağım. Ne diyor Epikür: “Ne olursa olsun hayattan zevk al çünkü sadece bir kere yaşarsın, o da uzun sürmez!” Yani Erce, ya yaşamayı ya da ölmeyi ciddiye alacağız. Kurtuluşumuz ciddiyettedir. Ve unutma ki mutlu olmak ciddi ve güç bir iştir.

Sessizlik oluştu. İkisi de derin düşüncelere daldı. Çaylar içildi ve birçok kez tazelendi. Radyoda binlerce yıllık Anadolu türküleri çalmaya devam etti. Erce bir şeyler söylemek için bir iki defa konuşmaya niyetlendi ama tek bir söz bile etmeden sustu. Ortamdaki düşünsel sessizliği öksürük sesi bozdu. İkisi de başını kapıya doğru çevirdi. Kapının birkaç adım önünde uzun boylu, beyaz paltolu, sakalları roman ile karışık, yüreği post-modernizm ile barışık,  disconnectus erectusların yüce imparatoru Oğuz Atay duruyordu. İkisi de saygıyla ayağa kalktı. Hemen bir sandalye çekerek yer gösterdiler. Masaya oturdular. Saye’ye el işareti ile taze çay söylendi. Çaylar geldi. Hal hatır soruldu. Kısa süre havadan sudan konuşuldu. Oğuz Atay konuşmaya başladı:

-Kıraathanenin önünden geçerken camdan içeriye bakındım. Sizi görünce içeriye girdim. Muhabbetin koyuluğundan kapının sesini duymadınız sanırım. Sohbetinizi bölmemek için köşede bekledim biraz. Bu süre zarfında istemeden belki de isteyerek bilemiyorum konuştuklarınıza kulak misafiri oldum. Lütfen bağışlayınız. Müsaade ederseniz sohbetinize ortak olup yaşımın verdiği tecrübe ve az çok da okuduğum eserlerden yola çıkarak birkaç ekleme yapmak istiyorum.

-Estağfurullah üstadım. Can kulağı ile sizi dinliyoruz.

-Gelecek planlarınızı hayattan gizli yapın. Aksi takdirde hayat, işini gücünü bırakıp planlarınızı bozmak için her şeyi yapar. Planlarınız bozuldukça tökezlersiniz, yere düşersiniz, kolunuz, bacağınız değil umudunuz kırılır. Bir dizide şöyle bir söz duymuştum: “Güç gizden gelir.”  Düşünün! Eğer, Lala Ömer Efendi medresede eğitim verirken Sultan Genç Osman’a gücün gizden geldiğini öğretseydi, “Bu sana en mühim öğüdüm ve vasiyetimdir!” deseydi kıyılır mıydı hiç canına; birkaç devşirmenin elleriyle Yedi Kule Zindanın da. Gücü yeter miydi bir urganın, cihan padişahının nefesini kesmeye!

Oğuz Atay ın sözleri ve ses tonu beton gibi sertti. Bu sözlerin altında derin bir üzüntü ve Sultan Genç Osman’a saygı yatıyordu. Hakan ve Erce söylenenleri zihinsel süzgeçlerinden geçirirken kısa süreli sessizlik oluştu ve Atay devam etti:

-Düşünün! Tanrı’yı güçlü ve kutsal kılan giz değil midir? Eğer Budistler gibi putperestler gibi görebilseydik Tanrı’yı, ellerimizle dokunabilseydik, sinirlendiğimizde İbrahim Peygamber gibi varlıklarını ve mabedlerini yıkabilseydik yine de korkar mıydık Tanrı’dan? Yahut insan eliyle tasarlayabilseydi cenneti yahut cehennemi yine de bu kadar merak edip yarışır mıydık günah ya da sevap işlemekte?

Hakan G. çekinerek söze girdi:

-Üstadım, biz insanoğlu ölmekten çok ne zaman ve nasıl öleceğimizi bilmediğimiz için korkuyoruz diyebilir miyiz?

-Çok bilgece bir soru sordun. Tebrik ve teşekkür ederim. Dediğin gibi insanoğlunu korkutan ölmek değil ne zaman ve ne şekilde öleceğidir. Bize belirtilseydi hangi gün, hangi saat, nerede ve ne şekilde öleceğimiz planlarımızı ona göre yapar, ona göre yaşar veya altından kalkamayacağımız aşkların, savaşların, borçların altına boynumuzu uzatmazdık. Ölümümüze dair her şey belli olsaydı, düşer miydik hiç lüx içinde yaşamanın derdine, vurur muydu kardeş kardeşi, terk eder miydi Ali, Ayşe’yi, icatlar yapılır mıydı; keşfedilir miydi yeni kıtalar ve şifalı ilaçlar, bitkiler? Tabii ki yapılmazdı. Çünkü “Ne de olsa şu kadar gün ömrüm var bir lokma, bir hırka, bir de başımı sokacak çatı bana yeter.” der yaradılış amacımızı unutur, kâinatın bize sunduğu bütün nimet ve güzelliklerden mahrum kalarak, yattığımız yerde, ışıldamadan pas tutarak son nefesimizi verirdik. Fakat görüyorsunuz ki ölüm ve sonrası bir giz olduğu için, evren bir giz içerisinde yönetildiği için, hayatın her alanında yitesiye bir mücadele var. İnsanı da bu giz güçlü ve savaşçı kılıyor.

Ortamda kısa süreli bir sessizlik oluştu. Üçü de konuşulanları sindirerek ve zihinsel süzgeçlerinden arındırarak ruhi süzgeçlerine damıtıyorlardı. Erce hem ortamın sessizliğini bozmak için hem de sorularına yanıt bulmak için söze girdi:

-Üstadım, sizce ölüm kurtuluş mudur?

-Sevgili Erce, üç türlü ölüm vardır. Birincisi bedenin ölmesi, ikincisi ruhun ölmesi, üçüncüsü ise hem bedenin hem de ruhun aynı anda ölmesidir. Eğer sadece bedenin ölürse ruhun iki cihanda da acı çekmeye devam eder. Ruhun ölür bedenin kalırsa yani bir nevi bitkisel hayata girersen, bedeninin acı çekmeye, tıbbi işkencelere maruz kalmaya devam eder. Ama hem ruhunu hem de benini aynı anda teslim edersen işte o zaman dünyevi acılardan sıyrılırsın. Ben bu dönemin iki aşamasını atlattım. Ruhumu öldürmek için Hakan gibi günlerce, aylarca odamdan çıkmadan, durmadan yazdım. Yazdıkça ruhumdan, zihnimden bir parça kaybettim ve sonunda öldürdüm. Geriye bedenim kaldı. Fakat insanların mevcudiyeti, bakışları, bedenimi görüyor ve kabulleniyor oluşu beni haddinden fazla rahatsız etmeye başladı. Bedenim acılarla çırpınıyordu. Bedenen ölümümü hızlandırmak için zihnimle tehlikeli oyunlar oynadım. Başardım da. Ölümüm hızlandı. Şimdi, tanıdığı bir cana kıymak ve kıymamak arasında gelgitler yaşayan bir adamın tetiği çekmemek için korkuyu beklediği gibi ben de kendi ölümümü bekliyorum.  Hem bedenen hem de ruhen öldüğümüz gün, işte o gün kurtuluş günüdür Erce. Ya yaşayarak her gün öleceksin ya da her gün ölmemek için her nefesinde mücadele içerisinde olacaksın. Yahut ruhen ve bedenen ölümünü hazırlayarak her şeyden kurtulacaksın. Yiğitçe, erce yahut sefilce yaşamak tercihi senin?

Herkes sustu. Ortam buz kesti. Düşünceler ve ağızdan çıkan sözcükler hançer gibi keskindi. Çıt çıkmadı bir süre. Oğuz A. saatine baktı. “Oooo, bayağı geç olmuş. Artık gitme vakti geldi. Beni bekleyen bir ölüm ve ölümümü bekleyen birçok kişi var.” dedi. İki elini masaya koyarak oturduğu yerden kalktı. Hakan ve Erce’nin yüzüne bakarak hafif bir tebessümle, “Masada masaymış ha!” dedi, Edip Cansever vari bir edayla. Arkasını dönüp kıraathaneyi terk etti.

Hakan G. masadaki kâğıtlarını toparladı, sakin ve düşünceli bir şekilde. Yazdıklarını çantaya koydu. Hırkasını giydi. Hazır hale geldi. Erce ile tokalaşıp, “Allahaısmarladık!” diyerek karanlığa karışıp gözden kayboldu.

Erce bir müddet daha oturdu. Birkaç bardak çay içti. Çayın demiyle düşünceleri de demlendi. Konuşulanların özetini geçiyordu kendine. Saye yanına yaklaştı, “Dükkânı kapatıyoruz abi.” dedi. Erce, “Eyvallah!” dedi. Gitmek için toparlandı. İçilen çayların hesabı bu gece ona kalmıştı. Paltosunun cebine eline attı. Masanın üzerine bir kitap bıraktı. Kitabın kapağında “İnsancıklar” yazıyordu. Kırık Hayatlar Kıraathanesi’nin özelliğiydi bu; para yerine içtiğin çayın sayısına denk gelecek bir kitap bırakılırdı. Bu kitaplar girişteki kitaplığa konur, okumak isteyen mahalle sakinleri ve öğrenciler ihtiyacı olan kitabı alır ve okuduktan sonra yerine koyardı. Sonuçta paradan daha kıymetli şeylerde var hayatta.

Erce kapıya doğru ilerledi. Derin bir nefes çekerek gökyüzüne, yıldızlara baktı. İlerledikçe karanlıkta kayboldu.

 

 

ÜÇÜNCÜ BÂB

Mezarlıkta gözünü açtı. Hava aydınlanmaya yakındı. Üzeri çamur ve kan olmuştu. Bitkin bir şekildeydi. Düşüp kaldığı yerden kalktı. Ayılmak için başını sağa sola salladı hızlıca, elleriyle gözünü ovuşturdu.  Ne olup bittiğini anlamak için hafızasını yokluyordu. Bazı şeyleri hayal meyal hatırlıyordu. Köpek ulumaları ve yırtıcı kuş sesleri kulaklarını tırmalamaya devam ediyordu. Ovuşturduğu gözlerini net bir şekilde açınca gözü karşısındaki mezar taşına ilişti:

“Ruhuna Fatiha

01.01.2001

Melike Umayzâde”

Neler olduğunu ve neler yaşadığını biraz süre daha net hatırlayamadı. Hakan Günday’ı, Oğuz Atay’ı ve yaşanılan, konuşulan birçok şey gözünün önünden kesik film şeritleri halinde oynadı.

Başının ağrısı devam ediyordu. Başını iki elinin arasına koyarak acıyı bastırmaya başladı. Kulağında Oğuz Atay’ın ruhen ve bedenen ölümün kurtuluşun ta kendisi olduğunu anlattığı sözler yankılanıyordu. Ölümü düşündü. Toprak altında onu bekleyenleri düşündü. Toprağın üstündense altında daha çok seveni ve sevdiği olduğunu düşündü. “Ölmek unutmaktır. Ölmek kavuşmaktır, acıları ansızın terk etmektir.” dedi. Etrafına bakındı. Sessizce yatanlar, başını hatta bedenini sokacak yuvası olanları görünce cesaretini topladı. Belindeki kemerini çıkardı. Ağacın dalına kemerini geçirdi ve botlarının bağcığıyla destekleyerek güçlü bir idam sehpası kurdu. Artık boynuna urganı geçirmesi yeterliydi. Sonra vazgeçti. Ama korkusundan değil. “Ya urgan koparsa, ya acılarım ve düşüncelerim boğazımdaki urganda düğümlenir beni yine yalnız bırakmazsa!” diye korktu. Ağacın dibine çöktü. Belindeki tabancayı çıkardı. Bir hamlede ateş alır vaziyete getirdi. Kafasına dayadı. Acılı gözlerle derin nefesler alıp veriyordu. Eli tetikte geziniyordu. Kendine cesaret verecek şu dizeleri okudu:

Bu gün yollanıyorken bir gurbete yeniden
Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize.
Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden
İtler bile gülecek kimsesizliğimize

Gidiyorum: gönlümde acısı yanıkların…
Ordularla yenilmez bir gayız var kanımda.
Dün benimle birlikte gülen tanıdıkların
Yalnız bir hatırsı kaldı artık yanımda.

Nihal Atsız

Son dizeyi okuduktan sonra tetiği çekti. Kuşları ve diğer hayvanları ürkütüp susturacak ve tabuttakileri yattığı yerden sıçratacak derecede şiddetli gürültüyle silah patladı. Erce’ nin ağzından buğulu bir soluk ve kan dolu son nefesi çıkıverdi. Güneş kana bulanarak doğmaya başladı. Kan güneşi gölgelerken, ağacın köklerini suluyordu. Erce toprağa uzanmış, toprağın ve Tanrı’nın onu kabulünü bekliyordu. Namlunun ucu ile Erce’ nin bedeni ayna anda soğuyordu.  

                                                                   

 

 

 

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

2 thoughts on “Erlik Günü”

  1. Kalemine üslubuna sağlık dostum, sen yaz biz okuyalım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.