Ayaz

“Biraz unuttursan kendini; zaten unuttuğun insanlara. Ne bu hüzün Allah aşkına!”

“Doğru dedin.” demek istedimse de çaydan bir yudum alırken gözlerimi gözlerinden kaçırmaktan da başka bir çare bulamadım. İnsansın, hem de çok ama suçlu da hissediyorsun kendini. İyi olmanın bir bedeli var galiba; hiç bitmeyen bir pişmanlık gibi. Sürekli kendine kızma hali, iyi olmaktan vazgeçmeye çalışırken, “Ben bunu yapamam!” demek gibi. Sonrası hep kırgınlık…

-Ya ben kinci değilim, sadece hafızam iyi tamam mı!

-O nasıl oluyormuş acaba? (gülerek)

-Şey gibi, kızmıyor, küsmüyorsun da her saniye aklının perdesinde aynı filmin sürekli gösterilmesi gibi devam ediyor. Sen de hep aynı yerde ağlıyorsun. İzlemesen de olur da ağlamak da istiyorsun gibi işte.

O da sustu şimdi. Ankara ayazının en keskin saatleridir akşam sekiz suları. Bakanlıktan aşağı akar, yakası kulaklarında memur ceketleri bu vakitlerde. Sabit dursan donarsın mesela ama işte izlemek de istersin. Hüzün kışla çöker bu şehre. Soğuk zihnini esir alınca, kimse anlamaz dudakların neden titrer, gözlerin neden yaşarır. Sohbetin bir yeri kesilir, eldeki kahve soğumuştur. Saçma ve zihin yoran bir araç gürültüsü akar gürür gürül, bir nehir gibi, şehrin içinden. Bu saatlerde kimse neşeli değildir; beyni uyuşmuş, kaybetmeyi bilmeyen kafe çocukları haricinde. Onların neşesi ürkütücüdür. Kalabalığa saklanırlar. Konuşamamazlıktan korkmamak için gürültüye teslim olurlar saatlerce. Azıcık yüz hareketleri ve ara ara kalkıp inen başın imaları… O kadar.

-Sana da saçma gelmiyor mu bu telaş?

-Nasıl?

-Ne bileyim baksana, mesela saydım, yüz on iki kişi hızlı adımlarla meydana doğru gidiyor. Muhtemelen en az yarım saat sürecek bir otobüs yolculuğu sonrasında yorgun argın eve varmak için!

-Anlatım bozukluğu oldu, yorgun argın olan eve giden kişi, ev değil. Yakıştıramadım.

Bunu hep yapar, beni kızdırmak için düzeltir durmadan cümlelerimi.

-Aslında değil. Bu kadar yorgunluğu eve teslim edince evde yoruluyor. Vazgeçiyor gibi. Evi ele geçiriyor hafakanlar mesela. Oluşan boşluğa doluyor ecinniler. Hiç olmaz mı, otururken sağın solundan bir şeylerin geçtiği?

-Oluurr!

-İşte o geçenler evin yorgunluğu, yorgunluğun varlığı. Zihninden ayrılan hayat parçaları seni terk edip gidiyor ya da artık hayallerin de umutların da bağımsızlaşıyor evin içinde. Başıboş gezenler gibi…

-Canın sıkkın sanki senin bu gün?

-Yok, sadece uzun süredir vakit bulamıyordum, bugün düşünmek için zaman buldum.

-Hadi bakalııım, geçmiş olsun!

Ne zaman buluşşsak, Bakanlıklar’ın bu bölgesinde muhabbet döner gelir bu noktada tıkanır. Haklı olduğumu bile bile canı sıkılır analizlerime. Sanki tam kurtulduğu bir gerçeklik içine yeniden çekilmek gibi… Hele de kitaplardan falan bir şeyler okursam daha da sıkılır. “Hadi bir şeyler yiyelim” diyerek kaçmak ister.

-Ben Ankara’yı seviyorum!

-Neden söyledin bunu şimdi?

-Bilmem. Ankara izin vermiyor sahte bir âna geçişe. İçin neyse o. Bu çağda mutlu olmak kolay değil. Hatta mümkün değil. Ama işte mesela kaliteli yaşamak bir tercih… Mutsuzken de mümkün. Lezzet almak da…

-Sen gizli gizli içmedin değil mi bugün?

Güldüm. Bu da yeni çıktı, biraz sıyrılınca sahtelikten, içini az dökünce dürüstçe, hep bu yafta, “İçtin mi?” Böyle olunca da susasım gelir.

-Kahve soğumuş, kalkalım mı?

-Alırım ben sana kahve.

-Üşümedin mi?

Bir şey demedi. Kalktı ve gitti kahve almaya. Ben neden üşümüyorum ki? Çantama attım elimi, ajandamı çıkardım. Yapılacakları yazarım sürekli. Kafa karışık, dumanlı, dağınık.; saçlarım gibi. Kenarına takılı kalemle son yazılanların olduğu sayfaya bakarken fark ediyorum deftere not ettiğim şiiri;

“Ben neyi kimden aldım, nerden aldım
Her şeyi bir yerden aldım.
Yorgunum, yorganım uzakta dışarda
Sabrımı bolca verdiler içerden aldım.

Sözler, gelip geçsin diyedir, öfke sen bekle
Örselendin, ağrıdın, oyuldun, henüz değil ölüm,
Ten bekle!
Bağırmalıyım, çığlığım, kıştan ilkyaza değmeli
‘A’ yasak, ‘hayır’ korkulu, ‘evet’ten usandım!”

Gülten Akın’ın, Ayrıntılar İlahisi… Ama bu kadar, devamı da var oysa, hatırlayamadım. “Buyurun, kahveniz hanımefendi”. dedi. Bir iki yudum aldım, sıcak olmasını sevdim. Üşümüşüm aslında da zıttımı bulamamışım. Neşeli insan görene dek hüznümü fark edememek gibi… Çok saçma. “Sana bir şiir okuyayım mı?”. Sol kaşını kaldırdı her zaman ki gibi.

“Hadi bir şeyler yiyelim mi?”

Güldüm. Kalktık bir anda, şehir bizi yok etti…

 

Bolu/09.10.2019

20.08

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.