SAYIKLAMALAR V

“a’nın hüznü…”

I

(…Dedim ki, sahteydi kehânet metinleri.
Dedi ki, gittim ve döndüm sana sığ bir derinlik gibi…)

Ne kaldı ayrılığın ardında? Sis ve pulsuz zarflardan başka?
Sanki bir alt yazının sessizliğidir durur yatağına sarkmış karabiber ağaçlarının dallarında.
Yozlaşır sanki bedenim sen içimi boşaltınca.
Koyma hiçbir rengi müşfik annelerin yaptığı tabloların dışına.
Kırıp döktüğün bu Guernika benim yüreğimdir aslında…

Kolsuz bir derviştir yaşar ayetlerden kovulmuş menkıbelerin arasında.
Yosunlarla gusledip, Yahudi namazıyla sınanmış belki de arşın ortasında.
Onun düşlerimi yoksa mantonun astarında sakladığın yara?
Islandı deniz sonbaharda, küsünce sen dalgaların Zebur’una.
(…Kayıptı Dina dervişin yakasında.
Nahiye-i Habra’da. Mina’da, Guta’da.
Kapat hadi kapıları kufi romanların kahramanlarına.
Kaç kez girdin Kusa ’ya göğüslerindeki oyukları doldururcasına?
Kaç şehri kutsadın ermişlerin kanıyla… ?)
Söyle ne kaldı ayrılığın ardında? Omurgasız bir gezegenden başka?

(…Hangi yazıtın tozudur düşer şimdi eski fotoğraflara?
Vur beni Minerva ve Venüs adına: Buhranlar, bunalımlar ve yollar boyunca…
Ayazdı, buruşuktu, dağınıktı ölülerini tanımayan nekropoller gece yarısında: Sen onlara yalınayak basınca.
Ve gece yarısında Judas’la yan yana, taşladık nevrotik bir bakireyi acımasızca. Tığ örgüsü kipalarımızla, korkunç Siyon’dan sonra…

 

II

(…Dedim ki, gittin ve döndün bana Siyer ve Kıssa kitaplarıyla.
Dedi ki, ayrılırız yine birbirimize dolanınca…)

Sigaramı bastım bacağındaki yumruya, penisimdeki hastalık yumurtana bulaşınca.
Kapat gözlerini mahremi olmayan perdelerin sırlarına. Yığılıp kalacak az sonra keşlerin müziği Istavroz köşkü avlusuna.
Kızma sakın saframdaki ipek kıvrımlı Lolita’ya. Yalnızlığın miracıdır bendeki o çoğul yanılsama.
(Neden ki karyolana aldığın bu efkârlı karmaşa?
Kimse savaşmıyor artık Salsa kılıçlarıyla, gökten dünyaya inmiş olanlar dışında…)
Bekle seni Kudüs sanan komodinin tam karşısında.
(Bekle meş’um Zelotları döpiyesindeki burjuvazi azalınca…)
Kalmaz hiçbir şey öylece ortada. Topla artık dağıttığın ne kadar ayrılık varsa. Kurudu dişlediğin festival çileği masamdaki karanlıkta…

III

(…Kalbimin en sapkın hâli sende kaldı.
Sende kaldı topukları nemlenen kızların şuh yanıkları…)

Baksam sana Maduralı bir tazenin zarında gezinirken arsızca.
Baksam, dokunsam var olduğun Lilith çamuruna; daha güzel gözükürsün belki de karantina altında.
(Daha güzel bir Şehrazat Bab-ı’yla…)
Gücenme sakın saksıdaki petunyanın karasına. Unuttu kokmayı sen dünyayı kusunca.
Ah zihnimdeki paramparça muamma! Yürü genzime kaçan kederin üzerine namus bıçağıyla. Zaman yok, mekân yok ulaşınca ihtirasın nirvanasına…

(…Sömürü yasasıdır bu retorik macera. Yuttum dilimi cinnetime bir adım kala. Ve aldattım Fuzuli’yi Lili Marlen şarkısıyla.
Aldattım neslimi buz revüsünün en güzel kadınlarıyla…)

Parisli bir çocuktum aslında.
(Yastık altında gözyaşlarımla…)
Nasıl büyüdüm Erra Manzumesi okurken mum ışığında?
Nasıl da uzakta ve yakında… ?
Bolşevik kumaşından yapılmıştım oysa. Loş bir manzara gibi, fütürist bir girdapta kaybolurcasına…

 

IV

(…Kilden oyuncaklarımız vardı bizim.
Güneşi aramızdan çekip alan kim?
Külden tabularımız vardı sonra. Ve medeniyet diskurları, Hintli Pajuriler, semitik objeler…
Darmadağınıktı bir yanımız. Bir yanımız kadavra kadar ıssız…)

Kâğıttan fenerler alacağım sana.
(Kalabalık bir parkta gün ortasında…)
Avut proleter şairleri koynunda, zevke düşkün tüm yanlarınla. Varlığın yokluk, yokluğun varlıktır kendimi özgürlüğe adayınca…
Kalsın elinde o güzel Messalina, o güzel dudaklarıyla, orgazmın boşluğunda.
Hangi okyanusta kayboldun kadın haykırsana!
Mason ülküsü mü yoksa kurban edildiğin sunaktaki bu esmer aforizma?
Şimdi gül
ve yaslan yaşadığım şehrin sokak lambalarına…

(Pastoral bir şefkatle yaklaş şehvetin oğullarına.
Alıştı duygularım kopçandaki begonvil beyazına.
Ne işin var senin tiranların kapısında? Kim düşürdü ruhunu Kîpti üzümü çiğneyen filozofların satırlarına?
Çıkma sakın kendinden dışarıya!
Sükûnet bulamazsın azizlerin sığınağında…)

 

V

(…Dedim ki, ben senin tımarhanen, yuvan, sılandım oysa.
Dedi ki, gürültülüydü rüya. Nemli, ıslak, ihtiyar bir dünya vardı ağzımda…)

İlahi bir güç müdür suç?
Vur ayağını yere! Nür direğidir sırtındaki bu erkeksi cübbe.
Azığını kaybetmiş bir karıncayı ezdim ben seninle. Üç aslanlı cebbar bir lahdin içinde, Çin Çin’deki Gize’de…
Saray nedimesi olmalıydı sen bu gece. Acı çektiğim her yerde.
Ne güzeldi etinde açmış o böğürtlenli sivilce?
Nasıl da yüceydi Kutsal Komün içinde, Zühre bir kesikle, yarı tanrıça şeklinde…

(…Tutuştur hadi beni Felluce kibritiyle.
Koca bir ordu büyüttüm ben Gabar’daki iç denizde…)

Unuttum kendimi Efrahim toprağında. Ey aşk, ey erdemsiz yaratık! Savur ömrümü alaca bir hastalığa. Horluk ve yoksullukla iliştim ve zarafetini yitirmiş tüm orospulara… : (Reçele bulanmış parmaklarımla.)
Ve mahşerden ve gafletten ve zilletten insanlarla…

 

VI

(…Sen değil misin beni Dolorosa’nın duraklarında terk eden yeryüzüm?
Benim en güzel hüznüm… ?)

İffet fakiriydik biz. Yabancı bir tene dokunur gibi ikimiz…
Boyadık tırnaklarımızı lâl rengi. Masada ruj izleri, pagan misterleri…
Kanattık genital bölgelerimizi. Habis bir ur misali yaşadık Sadda, Samud ve Henna’dan beri…

Gülümseyen bir Buddha gerekli öfkendeki süse. Seni kız kardeşinden daha çok sevmeden önce.
Ölebiliriz artık medcezir ve gökkuşağı anı geçince.
Belki de Tsoara Kenti’nde. Mutaassıp partizanlarla birlikte…

(…Sadece cenin yapabilme gücüne sahiptik.
En duyarsız organlarımızla sadece; makyajsız, kılıksız, dehşet bir eğilimle yüz yüze…)

 

VII

(…Dedim ki, ah ihtişamlı Harpya!
Neredeydin, neden döndün bunca zaman sonra?
Dedi ki, kefenimi örmekteydim ben Anzilha’da. Taşları tavaf ede ede geldim sana…)

Korkma! Gir içeri. Şuraya bırak yaptığın kelebek desenli kurabiyeleri. Kalb-i Ecred’tir bizden uzakta olanların talihi.
Korkma ey şahdamarımdaki sahya misali sevgili: Nasranî meleği, vakfe yeri.
Suçlama artık Moriah sosyalistlerini, indirdiler diye duvarındaki Ökültist rölyefleri.
Az sonra tutuklayacaklar beni. Çiçeği burnunda bir oğlanı dansa kaldırır gibi.
Soyun, çıkar üzerindeki bencil aristokrasiyi. Tıkandı tutkunun gözenekleri…
(…Ve çoğaldı şehrin meyhaneleri, kerhaneleri, batakhaneleri…
Çoğaldı örgüdeki şişin ilmek sayısı dahi. Fermuarımı çekerken takıldığım yer gibi, çoğaldı ne varsa; yılan, yarasa, kurbağa, vajina…
Bakıyorum etrafa, bakıyor sıvıları simsiyah insanlar bana…)

***

VIII

(…Seni mutlu edecek bir şeyler aradım.
Cavalı kızlara benzeyen bir şeyler…
Bulamadım; küçüldüm, kısaldım, daraldım…)

Neresinden kırıldık biz? Hayatın neresinden sessiz ve eylemsiz…
En anlamsız haliydik kentin. Sen tükenmiştin…
Kabala casusu gibiydi müstesna tekkeleri. Her yerde sperm yumuşaklığında insan eti.
İlahi bir hükümle geldi biri. Fetişistlerin en sefiliydi.
Fettan ya da dindar değildi. Ahlak onu sevmemişti. Lut’u kızına âşık bildi.
Romalı hemşirelere özenmişti. Güneşten, suçtan ve sexten daha güzeldi.
Caimite Mezhebi ’ne aitti. Bütün İspanyol kolonileriyle savaşıp öyle gelmişti.
Mısır rengiydi çıplaklığı. Sanki parçamdı.
Sanki yeşim taşım, mercan ağzımdı…

(…Ayrıldı sonra gün kararınca. Aristo’dan aldığı epik bir nazımla…
Fani değildi! Kutsal değildi! Sihirli değildi!
Kıskandığın için elindeki akıl meşalesini, onursuzluğa hapsetti seni.
Oysa ilahi bir hükümle gelmişti. Anne rahmindeki bir bebek kadar bakireydi. Testisime losyon sürüp gitti.
Çünkü fetişizm,
yeraltının en güzel hâliydi…)

 

 

 

(devamı Mart sayımızda…)

Şunlar da hoşunuza gidebilir

YAŞAR

KLASİK YONTMA

Tarifsiz Adımlar

HÜZÜN İSTASYONU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.