SABAH MAHMURLUĞUNUN ŞİİRİDİR SESİN

Yağmur hafifledi. Bırakalım zaman iyileştirsin bazı şeyleri.

Kaleyi gören pencereye çıkıyor ve uzaklara bakıyorsun. Sabahları süslemek mümkün, sen geceyi bekliyorsun konuşmak için. Türkü türkü çağırdığın düşlerindir yarım kalanlar. Nehir bulanık suyuyla kıvrılıyor kapında, sen kıvrılıyorsun buz tutmuş kıyıda bir musalla taşına. Kaleyi görüyorsun pencereye her çıktığında. O surlar seni kuşatıyor, şehri değil. O burçlar kalbine saplanıyor, uçurumlara değil. O mazgallarda efil efil gökyüzüne uzanan sensin, mızraklar veya oklar değil. Pencereye çıkıyorsun ama cendereden çıkamıyorsun. Kader, şiir, şehir oynuyorsunuz bahçendeki kuşlarla.

Saklanma. Saklanmalarım senden ve yaşattığın büyük yoksunluktan. Çıkmazlarda bekleyişim… İki uzun duvar arasında kısılıp kalmışım. Üçüncüsü sensin o engellerin ve geri dönmek imkânsız. Sokağın başını tutan yangının alevleri yüzümü yalıyor. Sen ise açıkta, ayan beyansın. Ben gizleniyorum yamacındaki kayalıklarda. Uygun dehlizleri arıyorum ruhumun mezar taşını dikmek için. Halimi taş duvarlara, kederimi sana… Yarım kalmış hikâyeler çağı… Bitmiyor kanat çırpışı sarhoş kuşlarımın.

Yine gözüm pencerede, kulağım zilde. Kapı çalabilir, telefon da. Karşı kaldırımdan geçebilirsin. Ve ben seni… Seni buldum ve güzelleşti kâinat. Hayatım bu kadar kısa işte.

Dün gece pazar günlerinin mahmurluğunu yazdım. Dünya haritasını karşıma alıp hayaller kurarken loş ışıklar altında, duru pınarlar gibi çağıldayıp duran sesini yazdım. Gözlerimi kapatıp da duymaya çalışmışımdır o sesi birçok sabah. Kalbimi o mahmurluğun kucağına bırakabilmeyi ne çok istemişimdir. Ki o kalp, bozkırın ayazında kavrulsaydı da bir şey eklenmiş olmazdı ızdırabına.

Pazar günlerinin güzelliğidir sabahlarımı menevişleyen sesin. Sabah olup da göz kapaklarının açıldığı o ilk anın büyüsü… Keşke görebilsem. İlk gördüğüm sen olsan ve gözlerini açınca karşında ben… Sonra dünya aydınlansa… Kesif karanlığı yırtan keskin ağızlı bir makas gibi karanlığımı ortadan ikiye biçip dünyamı ışıtsan. Çarem sensin, bilmeden çarem oluyorsun. Beni düşündüğünü söylüyorsun seni düşündüğüm saatlerde. Kalp, kalbe… Çiçekler toplamışım sana. Defterlerimin arasında kurutmuşum. Parmak uçlarının kitaplara düşen gölgesini yazmışım şiir niyetine. Şair değilim diye diye şiir olmuşum. De ki kelimelerin ardına saklanıyorsun. Olsun, ne çıkar bundan? Ben o söz bulutu içinde yerimi ve yönümü kaybettim belki. Yolumu bulamayışım, ‘‘Gel!” diye davet edip durduğun o kıyıya bir türlü varamayışım bundandır. Parmakların gölgeler dokur gecenin sabaha yetişen gergefine. Ben varamayacağım bir kıyıyı ararım sisler içinde. ‘‘Gel!” der mahmur sesin, pazar sabahları gelemeyeceğimi bile bile.

Sahici çarelerin görüntüsü boz bulanık…

Seni arayıp durmuşum. Buldukça kıvrım kıvrım saçlarına dolandığımı… Seni, bir yeşil buğuda rüyalara daldığımı… Seni, benden uzağımı ve daim uzaklığını… Uyandığımda sesin içimde yankılanmıyorsa değişen bir şey yoktur dünyada. Sesini duyabildiğim günler müstesnadır hayatımda. Sesini duyabildiğim müddetçe sıradanlığın paslı prangasını boynumdan çıkarıp atabilirim. Yazarken fotoğrafına kayıyor bakışlarım. Gözlerin ikiz adalar gibi tam önümde. Etrafları sonsuz okyanusla çevrili iki ıssız ada.

Eflatun hırka, şal… Küçük el çantasıyla takım. İncelikle hesap edilmiş ayrıntılar. Bilge kuşu kolye yapmışsın boynuna.

“Üşüdün benim için.”

Yollar, yollar ve kaşlarının kıvrımları. Sonsuz kavisler hep uzaklarda kesişir. Hep uzayan, hiç kısalmayan yollardır aramızdaki.

“Ellerin küçük ve soğuk…”

Biliyorum ellerin soğuk. Biliyorum uyluğunda bana söylemediğin bir ürperti. Güneş ısıtmıyor boynunda kavuşan damarları. Koltuk altına saplanan hançeri kolluyorsun bana hissettirmeden. Ama biliyorum, hislerin ötesinde biliyorum. Güneşi kıvrımından yakaladıktan sonra bir avuç ilaca üflüyorsun nemli soluğunu. Bileklerinde kelebekler uçuşuyor.

“Yüzünü görünce ışır yüzüm.”

Elimde gökyüzü taşıyarak sana koşuyorum vakitli vakitsiz. Sana özel zamanlarım olsun istiyorum. İki arada bir derede kapına gelivermek istemiyorum. O kapı, benim tüm hayatım olsun istiyorum mesela. Tüm boyutlarımı doldurmanı bekliyorum senden, tüm ufuklarımı kuşatmanı.

İnsanı keşfe çıkıyorsun. Ama bil ki hiçbir keşif zaaflar ve acılarla yüzleşmeden tamamlanamaz. İnsan başkasını keşfetmeye çıktı mı en çok da kendi korkuları, eksikleri, kırılmışlıklarıyla karşılaşır. Nihayetinde birçok arayış kendi karanlığında boğulmakla sona erer.

Ruhun ahengi öyle kolay kırılır mı? Kırılır. En çok da düşüncelere dalınca… Kendindeki eksikleri fark ve idrak ettikçe…

Temelleri derinlere, toprak altına gömüyor ve üstünü tılsımlı olduğuna inandığımız sözcüklerle kapatıyoruz. Buna karşın devasa binalarımızı sağlamlığından asla emin olamayacağımız bu zemin üzerine inşa ediyoruz.

Kendime inansam kahrımdan ölürüm.

Konuşmuyor. Sessizliğin şiirini yazıyor her hali. Konuşmamak soylu bir tercih olur bazen. Konuşmamak susmakla aynı şey değil ama. Öğreneceksin bunu. Konuşmayarak tedavi ediyoruz kanayan yerlerimizi. Kaçarak sadece kaçmış olursun. Kurtulamazsın çökmeyecek bir konağın lanetinden. Değişen tek şey mekândır ve bazen tebdil-i mekân da bir sıkıntıdan öte bir şey olmaz. Değişmekten ve değiştirmekten korkar insan. Korkunun sıkıntısıdır huzursuzluk payesi. Altında, yanında yöresinde duygusuzluk…

Yitirdiğim bir arayış duygusunun yansımasıdır duygusuzluğum.

 

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.