Gülümsemeyi Hatırlayınız

Sevgisizliğin dayatıldığı bu coğrafyada yaşamak gerçekten çok zor… Sevgi sözcüklerinin yerini alan bağırışlar, kötü konuşmalar, olumsuz davranışlar başını almış gidiyor. Ufacık bir sevgi kırıntısı umuduyla yaşıyor her evde bir çocuk. Anne ve babasının gözlerinin içine bakıyor her sabah o umuttan haber alabilmek için. Lakin evdeki neşe değil de pencereyi açıp baktığında güneş ısıtıyor içini. Ve büyüyor o çocuk. Günden güne sevginin bir damlası dahi toprağına damlamadan büyüyor. O büyüdükçe sanki evindeki sevgi de büyüyor. Bir şefkat bir ilgi görüyor çok sevgili büyüklerinden… Gözlerinin içine bakıyorlar o büyüyen çocuğun, bir kerecik gülsün diye. Fakat unuttukları bir şey oluyor; her fidanın nasıl ekildiyse öyle büyüdüğü. Anne ve babasının bıraktığı yerden devam ediyor sevgisizliği, umutsuzluğu, öfkeyi yaymaya; son noktasına kadar uğraşıyor cümlesini tamamlamaya.

İşte günümüzdeki ölümleri başlatan, evdeki şiddetlerin sebebi olan insanlar böyle büyüyor, böyle yetişiyor. Toprağa ekmediğimiz meyve tohumundan dolayı topraktan meyve beklemek ne kadar imkânsız ise öyle büyüyen, o şekilde yetişen çocuktan ise sevgi beklemek, şefkat beklemek de o derece imkânsızdır. İmkânsızlığın kapısında beklemek yerine, bahçemizde yetiştirdiğimiz o güzel çiçeklerimizin sevgisiyle ilgilenmeliyiz.

Şimdilerde görüyorum, insanlar gülümsemekten aciz hâle gelmişler. Herkesin yüzünde bir kayıptan haber var gibi. Ne var ki hayatın tüm ciddiyetine rağmen her sabah gülümseyerek uyansak! Ailemiz ile mutlu bir şekilde kahvaltılara otursak… İnanın böyle yapıyoruz diye hiçbir polis bize ceza kesmez. Hiçbir doktor tedavi edeyim, ateşin mi var acaba diye muayene etmez. Evimizde büyüyen hiçbir çocuk kötü yolu seçmez.

Geçenlerde gittiğim bir akraba ziyaretinde çok güldüğüm için maşallah neden hep gülüyorsun diye gülünç bir soru ile karşılaştım. Verdiğim tek cevap, “Çünkü gülmek güzel!” olmuştu. Çünkü surat asıp oturmayı değil, sevgi ile neşe ile gülümsemeyi seçiyordum. Kimsenin hayatı kolay değil elbet. İnsanız, ağlamak da, öfkelenmek de, üzülmek de hatta yeri gelir üzmek bile hakkımız olabilir belki de. Bunları da yaşamalıyız elbet fakat bu etrafımızdaki insanların canını acıtacak, haklarını ihlal edecek ve kötü anılara sebebiyet verecek dereceye kaçmamalı.

Gülmekten kaçıyor gibi bazı insanlar. Sanki gülmemek için tutuyor içindeki benliği. Neden hiç akıllara gelmiyor bir daha geçip giden günlere dönemeyeceği. Gülmenin, neşenin tarifi yok ki birbirimizden alıp kâğıtlara yazıp saklayalım! Zamanı geldiğinde o kağıtta yazanları pişirip de nasıl ortaya bırakalım?
Bu cümleleri arkada bırakırken, adı gibi kendi de zarif olan Cahit Zarifoğlu’nun bir sözü gelir aklıma:
“İnsan kendi mutlu olma imkânını görebilmeli. Mutluluksa, filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir. Ve önemli olan, ‘yaşanılan an’dır.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.